Patronsuz Medya

Hindistan'a gidenle gitmeyen bir olur mu hiç?

  Necdet Şen - 11 Nisan 2001


Yani, şaşıp yanılıp Hindistan'a gittik ya… Duyuldu ya Hindistan'a gittiğimiz… Artık kimi görsem, Hindistan'a nasıl gidilir? diye soruyor…

Ciddi bir telâş gözlemliyorum bizim 'kasaba'nın bu kesiminde. Kime rastlasam, sanki dersini çalışamamış da yıl sonu vize sınavlarından çakacakmış gibi bir huzursuzluk ve iştah, bir an önce Hindistan'a gitmek istediğini anlatıyor… Bir mahçup bir hevesli ki sorma… Ama işte… İş-güç, izin alamamak, yol arkadaşı bulamamak, korku, pislik vesaire… En çok merak ettiği de, buradaki konforu oraya kaç litrelik sırt çantasıyla taşıyabileceği hususu.

Ah, ben bilmez miyim bu hali? Benim canımcığım, orta sınıf insanım, eşim dostum, bundan da geri kalmayacak…

Var mı öyle? Herkes gidecek Hindistan'a, Nepal'e, sonra gelip burada havasını atacak, milleti ağzına baktıracak, yani alem buysa kıral o olacak, bizimki ikinci planda kalacak?

Yok arkadaş… Çantayı kaptığı gibi o da gider evvel Allah… Üstelik döndüğünde de susturamazsın. Çeker tapınak fotograflarını, çamurlu sularda yıkanan Hinduları, çükü açık saduları, birkaç tane de meme resmi denk getirir tele-objektifle, atar havasını kerata. Hatta bulur adamını, saydam gösterisi bile yapar. Pasaportundaki vize sayısı yeterliyse, gider papyonlu profesör beyden icazet alır ve kulüpçü gezginler arasına bile katılır.

Oralarda birkaç meşhur maceracıyla da tanışırsa değme gitsin. Eh artık, sohbetleri tadından yenmez: Ben de K2'ye çıkacaktım ama sponsor bulamadım…

Dostumuz Hindistan'ı çoook sevmiştir. Haaa, Rajastan mııı? Karış karış bilir. Hatta gezide çektiği fotograflarla bir de CD ROM hazırlamıştır da önümüzdeki hafta holding dergisiyle görüşmeye gidecektir…

Dostumuz Paşa Disko'yu da çok sever. O hem solcudur hem de liberal. Rafting de trekking de bungie jumping de yapmıştır, dalgıçlık, yamaç paraşütü, folklor, resim, gitar, sinema, biçki dikiş kurslarına da devam etmiştir. Hatta, dur hemen gitme de sana 80'li yıllardaki kafe konyak içerken çektirdiği resimleri de göstersin. Haa, yetmişli yıllar mı? Canım, o zaman sosyalisttik yaa… Sen hangi fraksiyondandın? Bizim yaşımız tutmaz abi, ama annem Hızlı Gazeteci okurdu…

Yok yaav, senin annen güzel mi?

Sevgili dostumuz büyük bir olasılıkla ya bankacı ya reklamcıdır ya da boş vakitlerinde öyküler falan yazan bir pratisyen hekim. Son yıllarda tabii ki Deep Forest, Loreena McKennit, Baba Zula (pardon, o kim yaa) ve belki rebetiko üstü az fado dinliyordur. Zülfü kâsetlerini kapıcının çocuğuna vereli yıllar olmuştur.

Benim canım dostum, sekiz yaşındaki velete cep telefonu alır, hafta içi için ayrı, hafta sonu için ayrı (dört çeker) arabası vardır, bir zamanlar parkayla ve yırtık ayakkabıyla dolanırken, son yıllardaki ani zenginleşmesini Türk solunun ahmaklığı ile açıklar. Eee, naapsın çocuk, o da hayata atılmış, azıcık para kazanmıştır. Yine de iki yakasını bir araya getirememekten yakınır; BMW'nin taksitleri henüz bitmiş ama Zekeriyaköy'deki villânınkiler bitmemiştir.

Belki böyle değildir. Onun yaşı tutmaz, ama annesiyle babası vaktiyle öyledir. Modern yetiştirilmiştir; aynı anda sekiz herifle birden yatak macerası yaşıyor olması, orospuluğundan değil, kararsızlığındandır tabii ki. Kimliğini aramaktadır.

Ya da bilmemnesi kalkar kalkmaz evlenmiş, ama karısının muşmulaya benzediğini her nedense refah düzeyi yükseldikten sonra fark etmiş, ama bu refahta karısının katkısı büyük olduğu için de insan bedeninin tek kişiyle sınırlandırılamayacağı derin gerçeğini fark etmiştir.

Erkek poligamdır.

Sahi mi? Niye?

Öyle…

Aynısını karın da yapsa hazmedebilir misin?

Evet. Ama benim karım yapmaz.

Daha fazlasını iste diye reklam sloganları yazar; çünkü onun temel içgüdüsüdür doyumsuzluk. İnsanoğlu doyumsuzdur diye geneller kendi iştahını. Ne yardan geçer, ne bardan, ne menfaatten, ne isyandan…

Haa necdet şen mi? Uçuk o herif yaa! Tanıştırsana beni. Nee? İşsiz mi? Aman kalsın o zaman, Kürşat Başar'la tanıştır.

İstanbul Film Festivali'ni kaçırmaz tabii ki. Blues festivalini, caz festivalini de kaçırmaz. Toplu bilet alır, sonra da konserden önce caz yazarının yanına sokulup, pardon, bu çalgıcı hangi milletten? diye bilgi alır, ertesi gün gazetedeki sütununda yazmak üzere.

Yürüme öncesi bebekler gibi gördüğü her şeye guuuu! diyerek elini uzatır. Sonra bir iki evirip çevirip kaldırır atar ve yeni bir şeye elini uzatır.

Çünkü onun içindeki bebek büyüyüp, çocuk olamamıştır.

Neyse, şu Hindistan konusuna dönelim:

Soruyorum: Bok mu var Hindistan'da?

Hindistan moda olmadan önce neyle oyalanıyordun? Nedir burada bulamayıp da oralarda aradığın?

Peki ya bendenizin buralarda bulamayıp da oralarda aradığı neydi?

Unuttum.

Diğerleri neden gitti bilemem ama bendeniz oralara seçkin çevrelerde poz kesmek, ön sıralara geçmek için gitmemiştim. Tam tersine, o çevrelerdi içinden kaçıp uzaklaşmaya çabaladığım. Hedonist takıntıların ardı sıra sürüklendiğim için değildi o yayan yapıldak yolculuk. Mutsuzdum. Canımın acısını belki yaraya tuz basarak dindirebilirim umuduyla, yoksulluğun ve meşakkatin kucağına atmıştım kendimi. Göğsüne jilet atan bir Müslümcü'nün mürekkep yalamış olanıydım bir bakıma. Daralıyordum.

Hiç bir yerim öteki yerime denk değildi, hızla yoksullaşmaktaydım üstelik, ev kiram pahalıydı, ucuz bir ev bakınıyordum, ama bulamıyordum. İkitelli bataklığının çamurlu sularına geri dönmek de istemiyordum. Egosu şişkinleşmiş, kapılardan sığmaz olmuş, devasa bir mideye ve hormonlu birer sebzeye dönüşmüş gibiydi etrafımdaki insanlar. Yani bana öyle geliyordu. Onların arasında kâbustaymışım gibi hissediyordum kendimi. İletişim denen şey yok olmuştu. Daha doğrusu, zaten hiç olmamıştı da, yanılsaması da yoktu artık.

Elimden gelse hiç dönmezdim. Ait olduğum ve paye beklediğim bir cemaatim kalmamıştı artık. Yabancılaşmıştım.

İç huzuruna giden yolda kendiliğinden çileye soyunmak gibi gördüğüm yolculuğu bile bir tüketim nesnesine dönüştüren, vitamin ve adrenalin oburu, bu düzenin buyruklarına tamamen biat etmiş, aşkı, evlât sevgisini, dostluğu, muhalefeti, hatta muhabbeti bile fizibilitesi çıkarılır, tasarlanır, diğer zevk nesneleriyle alt alta dizilip bitmek tükenmek bilmeyen açık büfe açgözlülüğünün yapay gündemine yerleştirilir nesneler olarak algılamaya başlamıştı geride bıraktıklarım. Yani bana öyle geliyordu.

Kaç kişiyle yattın? Kaç ülke gezdin? Kaç araba solladın? Kaç arkadaş dirsekledin? Televizyonun kaç ekran? Aynı anda kaç tüketim nesnesine odaklanabilirsin? Gözün ne zaman doyar?

Kıçına neft sürülmüş gibi oradan oraya koşuşturan, ne yardan ne de serden geçebilen, mutlaka her şeye yetişmek, moda olan her etkinliğe bulaşmak, her boka maydanoz olmak, her tabaktan bir gıdım da olsa parmaklamak zorundaymış gibi gündemini tıka basa dolduran, ısrarla buluşmak istediği eski dostuyla buluştuğunda bile, iki yudum muhabbet yerine, orada bulunmayan bir başkasıyla cep telefonundan mesajlaşan etkinlik manyağı insanlarının gündemine artık bir de Hindistan maddesi eklendi.

İllâ ki oraya da gidecek. Kentten kente koşuşturarak fotograflar çekecek. Sonra gelecek, buradakilere ben oradayken diye mavra yapacak.

Valla bir şey söyleyeyim mi arkadaşlar: ben oralara da başka yerlere de gittim, gezdim, gördüm, boka bastım, kayboldum, ishal oldum, bol bol adrenalin tükettim, fotograflar çektim, dahası, bir de kitap yazdım bu anlamsız gezileri anlatan…

Sonra ne mi oldu?

Hiiiç.

Yorumlar

Selâmlar Necdet Şen…

Bir haftadır yurt dışındaydım. Bir iş için Tayland'a gittim. Senin memleketler sayılır. Kulağını çınlattım bol bol. Takvimlerinde Buda'yı esas aldıkları için 2545 yılındalar. Son derece ince, nazik, güleryüzlü ve kibar insanlar. Buda'nın 2500 küsur yıllık gülen yüzünü halen kalplerinde taşıyorlar. Bu gülüş öyle Avrupalıların süpermarket kapılarında gösterdikleri plastik gülüşe benzemiyor.

Yani aklıma geldi, böyle naif kültürler bir yerlerde yaşıyor, ama insanoğlu hâlâ hamburger kültürünü, sidik yarıştırma kültürünü senin tabirinle Taptuk Emre yapıyor.

Türk erkeklerinden bol bol Ooo Tayland'a gidiyorsun ha! Şemsiyeni unutma orada gökten karı yağıyor falan gibi yorumlar duya duya gitmiştim oraya. Gel gör ki, o da palavra çıktı. Azgın bir seks hayatının o nazik insanların hayat tarzı ile örtüşmesi zaten mümkün değil. Anlaşılan bizim anglosakson ayıları orta yere yapmışlar da, sonra burası bok kokuyor demişler.

Seyit Balkuv - 4 Mart 2002 (11.00)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

273