Patronsuz Medya

Alkış ve Yumurta

  Necdet Şen - 28 Ekim 2002


Taşa tutulmanın gündelik olay haline geldiği bir toplumda, ikisinden birini seçmek zorunda kalsaydınız, taşlayan mı yoksa taşlanan mı olmak daha az acıtırdı canınızı?

Yazıp çizmek ve benzeri hayata tutunma yollarından birini kendine yol edinmiş de ter döküyorsan, günün birinde olanca kırılganlığınla maruz kalabileceğin hoyrat yumurtalara da hazırlıklı olmak gerekiyor.

Mızrağın ucundaki kral kafasına bakıp, bu mızrak size pek yakışmış Kral bey diyebilen sıradan insanın, nasıl bu kadar yabancılaşmış olduğunu sorgulamak da sanatçının işidir. Darp edilmiş insana kol kanat gerip yarasını sarmak yerine birkaç adım arkasından yürüyüp alay edebilen, melek yüzlü ve zebani yürekli insanları anlayabilmek de…

Bendeniz tabii ki ikisinin yerinde olmayı da istemezdim; ama illâ birini seçmek zorunda kalsaydım, alnının ortasına yumurta yiyen yazar olmayı zor da olsa içime sindirebilir, diğerini çürümeyle eşdeğer tutardım.

Çünkü biliyorum ki, saldırıya uğramış incitilmiş onca yılın birikimi bir anda yok sayılarak linç edilmeye kalkışılmış bir yazara (bırakın yazarı, alimi, kanlı katile karşı bile) merhamet duymak yerine, arkasına takılıp alay etmek demek, aslında yaşayan bir kadavra olmak, ama bunun farkına varamamak demektir.

Mustafa Kemal, halen yaşayan bir vecize kaynağı olsaydı ve o çok bilinen sanatçı güzellemesini şu şekilde değiştirseydi

Hayatınızı yazıp çizmeye, sadece kendiniz adına değil, tanıdık tanımadık herkes adına ANLAMAYA vakfeden, bunun için birçok şeyden vazgeçen, ağır bedeller ödemekten kaçınmayan bir insan olabilirsiniz. Ama muktedirlere kafa tutabilecek cesareti gösterdiğiniz an kara listeye alınacağınızı bilin. Ve onların korkutma sindirme yolları, çoğunluğun dile getirmeye ürktüğü acı gerçekleri kütür kütür söyleme cesaretinizi kıramadığı için cezalandırılacağınızı da bilin. En zayıf noktanızdan vurulacaksınız; yüreğinde bir parça sevgi ışığı yakabilmek için didindiğiniz insanlar üzerinize saldırtılacak. Bizzat evlâtlarınıza parçalatacaklar sizi. Ve siz alnınızda patlayan yumurtadan çok, bunu eğlence gibi algılayacak kadar sevgisizleşmiş insanları görüp kahrolacaksınız.

Bu biçimde bir söz söyleseydi ve bu vecize pirinç levhalara parşömenlere bastırılıp üniversite kampüslerinde sergilenseydi, bu kez hangi Kemalist ayet/alet kullanılırdı düzene muhalif aydınları incitmek, yazmaktan çizmekten konuşmaktan vazgeçirmek için?

Ne zamandır dürtükleyip duran, her esintide bunu yazayım deyip ertelediğim Husumet Kültürü konusu içimde karıncalanıp duruyor. Çünkü biliyorum ki yazarken canımı acıtan tatsız hatıraları eşeleyeceğim; beden kimyam bozulacak. Sonra oturup yüreğim kanaya kanaya boşluktan yankı bekleyeceğim.

Belki bir-iki kişiden eline sağlık e postası gelecek, belki o bile gelmeyecek. Belki bazılarınız amma ilgi budalası adam diyecek. Belki size husumetin çürütücülüğünü anlatmaya çalışırken, yeni hasımlar edineceğim.

Ama şu web sitesini her gün ziyaret edip sayacı kabartan o tutuk çoğunluk, hep olduğu gibi o zaman da ne olumlu ne olumsuz tek kelime görüş bildirmeyecek. Sitenin her yerinde gözlerine sokulan e posta linklerini bi zahmet tıklayıp kuru bir merhabayla da olsa orada olduğunu hatırlatmaktan ısrarla uzak duracak. Hiç bilemeyecek suskunluğun da yumurta ve alay kadar heves kaçırıcı, yıldırıcı bir zehir olduğunu.

Peki o zaman yazar yazsa ne yazar yazmasa ne yazar? Birkaç mahfiyetkâr okur dışında kimin umurunda? Kültürel ihtiyaçlarını popüler medyanın her gün yeni yeni kral adaylarını kutsadığı ve linç ettiği çadır tiyatrosu ortamına endeksleyip, en yakın dost larımızın bile yaşıyor muyuz öldük mü, anca popüler medyada haber olursak ilgilendiği bu çorak adada, yazmak-çizmek ne gibi bir pratik yarar sağlayacak hayatımıza?

Bir tarafta suskunluk ve inkâr, diğer tarafta eserlerini ve seni kolay tüketilir market ürününe dönüştürmek için aportta bekleyen holding medyası; kırk katır ve kırk satır; seç birinden birini, ortası yok.

Bir kısmımızın en fazla bakılan artist olduğu, diğerlerinin de onu için için kıskandığı ve zamanın aşındırmasıyla yerler değişince eski ünlünün yeni ünlüye bakıp mundar dediği küçük dünyamızda, yazar-çizerin yeri neresi?

Gazetelerin Pazar eklerinde metreslikten medya starlığına terfi ettirilmiş gece-kondu starlara mülâkat vermeye başladığımızda patlamış sayılmaz mı aslında o yumurta alnımızın çatında?

Bir kez yazıldıktan sonra yazılar, belki de ortaya ulvî sonuçlar çıkar; ama yazar denen insan sahiden de ulvî amaçlar için mi yazar? Dışarıda gürül gürül akan bir hayat varken herkesten uzaktaki odasına bunun için mi kapatır kendisini? Yoksa herkes kadar (ya da belki birazcık daha fazla) görülmek, yanılsama değil de etten kemikten varlık olduğu bilgisinin karşıki duvardan yansıyıp geldiğini bilmek, rahatlamak mıdır içten içe arzuladığı?

Hayatını başkalarının yerine de acı çekmeye, kendi içini eşeleyip gün be gün toprak silkelemeye, içinden çıkan en ufak ışıltıyı bile sesinin ulaşabildiği herkese akıtmaya soyunmuş olan sanatçı, yani adanmış kişi, bir kapısı yok sayılmak diğer kapısı yumurtayla infaz edilmek olan karanlık koridorda neden bir o tarafa bir diğer tarafa savrulup durur?

Sanatçıları putlaştıran da, onların mağrur kellelerini mızrağın ucuna geçirip sokak sokak dolaştıran da hep aynı gizli kıskançlık ve hınç duygusu değil mi? Bazı sanatçıları abartılı alkışlar karşısında sarhoş edip ben sahiden de mühim adamım yanılsamasına iten, karşısındaki kara kalabalığın bugün nasıl göklere çıkarıyorsa yarın da aynı sürü ruhuyla linç edeceğini unutturan da hep o anlaşılabilir insanî zaaflarımız değil mi?

Popülarite tuzaktır bunu biliriz, hatta başkalarına da söyleriz. Ama nasıl olduysa, paçamızı kaptırırız işte. Tercihimizi, hayatı sürü mantığıyla hareket eden insanların ince eleyip sık dokumadan putlaştırdığı ve kitle halinde satın aldıkları bir yazar olmaktan yana yaptığımız an, günün birinde kellemizi mızrağa geçirecek olan barbar sürüsünün linç edilebilir kralı olmayı da kendi irademizle seçmiş oluruz. Unutuveririz Onur Belgesi ile Yumurta'nın ikiz kardeş olduklarını.

Artık 1. Kuvvet Medya çağında yaşıyoruz. Kamuoyu bir nevî Lucifer artık. Onunla yapılan aidiyet sözleşmeleri istenildiği zaman ben caydım denilip iptal edilemiyor. Medya artık bize kameraya poz veren akıl ve ruh rehberleri ve de canlı yayında infazlar seyrettirme yarışında. Gündem hızla değişiyor. Her gün yeni bir müsamere sergileniyor. Unutkanlık hastalık boyutunda. Topuğundan vurulacak ya da alnına yumurta atılacak meşhurlar, maruz kalacakları hoyratlığın hemen öncesinde, karşılarında sıram sıram dizilmiş kameralara bakıp ne kadar da özel bir insanım yarabbi! diye düşünüyor mu bilemem, ama televizyon kameralarını ya da muhabir teyplerini ne zaman görsem kıçımızı kollamamız gerektiğini kendi hesabıma öğrendiğimi sanıyorum.

Bunu onca hayat tecrübesine karşın, yine de zamanında öğrenemeyen sevgi oburu medya kahramanlarının iplerinin çekileceği güne kadar sürdükleri sefanın, uzun yıllar önce babamdan işittiğim tatlı tatlı yemenin acı acı yellenmesi olur özdeyişine cuk oturduğunu aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum.

Ama bu zaafı da küçümsemiyorum. Kim istemez birazcık daha fazla sevilmeyi? Elinin tersiyle kim itebilir hayranlık dolu sözleri? Karşı cinsin tanrısı olmaya -bunun yanılsama olduğunu bilse bile- kim bir çırpıda hayır diyebilir? Şöhret denen o hercai afeti öyle kolayca kim reddedebilir?

Sadece sanatçının değil, bir günlüğüne ya da birkaç haftalığına meşhur olan herkesin alnında yazılıdır günün birinde yükseltildiği yerden kazazede karpuz gibi yere bırakılmak. Ama üç gün sonra, ama üç asır sonra. Moda olan, demode olmayı da beklemelidir.

Ne var ki, insanların yanılsamalarından mülhem hayranlık ve şöhret kaftanını kuşanma konusunda gösterdiğimiz naif heves, o yanılsamanın aynı kontrol edilemezlikle diğer uca doğru da savrulabileceğini unutturabiliyor. Kamuoyuyla ve medyayla imzalanan flört anlaşmasının giriş maddesi, gösteriyi her ne şekilde olursa olsun sürdürmeyi gerektiriyor. Kral ya da sürgün; tanrı ya da şeytan; onurlu ya da beş paralık; jiklet ya da omlet olarak. Biraz daha popülarite, biraz daha, biraz daha derken, farkında olmadan televole kültürünün kapsama (-ve dokunabilme- alanına da girebiliyor sevgi tutkunu sanatçı.

Peki var mı bu açmazdan korunmanın kestirme bir yolu?

Belki vardır, belki yoktur. Varsa da bendeniz bilemiyorum.

Yalnızca şunu hissedebiliyorum bulanık sezgilerimle. Ne kadar kesin kararlar alsam, inzivalara sürüklensem, zırhlara bürünmeyi denesem de, insanlardan kendimi sakınamam.

Ama sanırım magazin dünyasının üç beş günlük baş tacı ve miadı dolunca ipi çekilen fanî krallarından biri olmayı reddedebilirim.

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

98