Patronsuz Medya

İstanbul Efendisi

  Necdet Şen - 14 Haziran 2002


Yirminci yüzyılda entellektüeller ya da entelijansiya -fikirleri karşılığı para alan yöneticiler, profesörler, gazeteciler, bilgisayar ya da hükümet uzmanları, lobiciler, allâmeler, sendikalı köşe yazarları, danışmanlar- adı verilen genel bir gruba ait olan insanların sayısındaki artışla birlikte, insan artık bağımsız bir ses olarak entellektüel birey var olabilir mi diye sormak zorunda kalıyor. Bütün entellektüelleri sadece hayatlarını bir üniversite ya da gazetede çalışarak kazandıkları için satılmış olmakla suçlamak kaba ve son kertede anlamsız bir ithamdır.

Edward Said (Entelektüel)

Samsara Çarkı

Hint felsefesine göre samsara, doğum → ölüm → yeniden doğum döngüsü imiş. Biz insanlar bu dünyaya aslında acılar ve sıkıntılar içinde pişip olgunlaşmak, kemale ermek için gönderilirmişiz şu veya bu elbise içinde.

Hani, bu dünya bir imtihan yeridir der ya kadim göreneğimiz, onun gibi. Bu imtihan yerinde eğer dersimizi alıp da pişemeden geçip gidersek, tekrar gönderilirmişiz başka başka bedenlerde.

Yeniden doğum, bazılarına matah bir şey gibi görünse de, aslında bir nevî cezaymış. Çünkü bu dünyanın bir çile odası olduğuna inanırmış tasavvuf erbabı ve onun Hindistan alt kıtasındaki öncülleri.

Bunları kitaba falan bakarak değil, karineden yazdım. Yanlışım varsa affola. Zaten amaç, yazının sonunda edeceğim bir kelâma hazırlık olsun diyeydi.

Gelelim asıl hikâyeye. Bugün birazcık içimi dökeceğim.

Muhterem insanlar arasında

Yıllar önce muhterem bir zat tanımıştım.

İstanbul Efendisi derler ya, onlardandı işte.

Bilirsiniz, Cumhuriyet kurulup da Türkiye'nin resmî dili ne olsun? dendiğinde, düşünülüp taşınılıp en melezleşmemiş lehçenin İstanbul kadınlarının lehçesi olduğuna karar verilmiş ve resmî ağız olarak onların konuşma şekli temel alınmış ya, işte bu muhterem dostum öyle konuşurdu.

Hani şu siyah beyaz filmlerdeki Türkçe var ya yapıciim, ediciim diye, onun gibi…

Bana çok düşkündü nedense bu yaşlı dostum. Haftanın birkaç günü telefon eder, ısrarla oturmaya ya da yemeğe çağrırdı. Gitmemek diye bir seçeneği de asla kabul etmezdi.

Kendi anneme babama ona davrandığım kadar hatırnaz davranabildiğimi söyleyemem; bu yaşlı ahbabıma karşı vefada ve saygıda kusur edemez ve iki elim kanda da olsa mutlaka giderdim.

Bazen evimde bir konuğum olurdu, konuşacak özel bir mevzumuz olurdu, ama İstanbul Efendisi bunu mazeret olarak kabul etmez, konuğunu da al gel der, peki yanıtını alana kadar da ısrarından geri adım atmazdı.

Ne var ki, oraya götürdüğüm hemen hemen hiç bir konuk bir daha o evin semtinden bile geçmek istemezdi. Çünkü İstanbul Efendisi onlarla ne konuşur, ne hal hatır sorar, ne de göz teması kurardı. Adeta görünmez adam muamelesi yapardı arkadaşlarıma. Sadece beni muhatap alır, her sözünü bana bakarak söyler, sanki orada sadece ikimiz varmışız, baş başa sohbet ediyormuşuz gibi davranırdı. Yanımda getirdiğim konuğum çoğu zaman işlemediği bir taksiratın bedelini öder gibi dışlanır, bütün gece azap çekerdi. Bu durumdan pek tedirgin olduğum için, diğerlerini de muhatap alsın diye o konuşurken başka tarafa bakardım bazen.

Kafasında oluşmuş seçkin ölçütlerine uygun bulmadığı insanlarla teşriki mesai yapmaktan pek hoşlanmıyordu sanırım. Beni her nasılsa mühimsemişti ama diğerlerini bu şerefe lâyık bulmuyordu.

Eski İstanbul aristokrasisinden kalan ve artık anılarıyla avunmaya başlamış bir yaşlılar topluluğu, o eve götürüp onlarla tanıştırdığım arkadaşlarımdan mürekkep genç bir ahbap grubu edindi bu sayede. Tabii sadece meslekî ya da ailevî referansları uygun bulunduğu için dışlanmayanları kastediyorum. Bu konuda en şanslılar, ünlü sanatçılar ve doktorlardı tabii ki…

Ama o gençlerde de irili ufaklı kusurlar bulunuyor, orada olmadıkları zamanlarda bana fitleniyorlardı hafiften parkinsonlu bir artikülasyonla. Kiminde taşralılık kokuyor du, kiminin aksanı bozuk tu, kimi ham idi, kimi giyinmesini bilmiyor du, kiminin nişanlısı çirkin di. En yakın dostlar bile kapıdan çıkar çıkmaz çekiştiriliyordu.

Bu dedikoduları tavanla duvarların kesiştiği noktalara bakarak dinliyor, ilk es verdikleri anda da konuyu değiştiriyordum. Zamanla dedikodular sen dedikoduyu pek sevmezsin ama… diyerek başlatılmaya, daha sonra da diğerleriyle benim aleyhimde yapılmaya başlandı.

Dünyanın merkezinden canlı yayın

İstanbul Efendisi, insanın üzerine haddinden fazla abanıyordu. Kural dayatıcı bir kişiliği vardı. Yoruluyordum.

Yargılamamaya, anlamaya çalışıyordum yaşlı dostumu. Her nasılsa o haliyle kabul etmeye çabalıyordum. Ama onunla ve kardeşiyle yapılan teşriki mesai doğrusu normal üstü bir enerji gerektiriyordu. Kendimiz gibi olmamıza izin yoktu; en ince teferruata kadar onun belirlediği bir formata uygun davranmak ve konuşmak zorundaydık küçümsenmemek için.

Sorduğu soruların yanıtlarını bile dinlemeye üşenen bu muhterem kişi ve gün boyu zil zurna sarhoş, kibrit çaksan tutuşacak gibi duran kardeşinin insanı ziyadesiyle geren, pestile çeviren mavrasına neden katlandığımı anlayamazdım.

Yine de daha önce anlatıldığı unutulup defalarca yeni baştan anlatılan hatıraları, her cümlemin ortasında kesilen sözümü ve her kelimemde maruz kaldığım zorunlu Türkçe dersini fazla sorun etmemeye bakar, gün batımının, rakının ve eski solculuk anılarını dinlemenin tadını çıkarırdım.

Matbuat, sanat ve siyaset dünyasının meşhurlarının adlarının bolca geçtiği entel-magazin muhabbetlerdi anlatılanlar. Alt tabakadan insanların bahsi pek geçmezdi bu anılarda. Onlarla hiç bir teşriki mesaisi yoktu İstanbul Efendisi'nin.

Bir zaafım vardı sanırım: Evinde çok kitap olan ya da çok fazla alafranga kelime bilen kişileri kültürlü, hatta derya, hatta ermiş zannetmek gibi naif bir takıntı işte. Bir bakıma söylem kurbanıydım. Avlanıyordum her seferinde. Aklım sezgilerimi susturmuştu, okuduğum köşe yazıları ve o yazarların kakaladığı hempa kitaplarında okuduğum fasaryalar yüzünden.

Sanırım yanlış formatlanmıştım. Okuduğum gazeteyi, kitaplığımdaki kiloyla alınmış kitapları, hatta belki bu kafayı topyekûn değiştirmeliydim.

Bununla da yetinmeyip, dostlarımı bir bir gözden geçirmeli, bazı hoyratça kullanılmış manevî kredileri de iptal etmeliydim.

Henüz kafama dank etmemişti sanırım vehbinin kerrakesi.

Seçkin bir insanın birey olarak portresi

Bir gün yaşlı dostum, Paris'teyken seyrettiği bir piyesi beğenmeyen Fransız gençlerin sahnedeki sanatçıları yuhalamasının Batılıların birey oluşundan, bizim toplumun hiç bir şeyi yuhalamamasının da bu milletin sürü oluşundan kaynaklandığını söylediğinde kendime engel olamayıp ama… diyecek oldum… Ve hiddetli bir ses tonuyla itirazım ağzıma tıkıldı. Tabii ki beğenilmeyen bir eseri yuhalamak çağdaşlıktı… Ben toydum, bunu öğrenememiştim.

Cehaletimden utandım, sustum.

Ben hiç kimseyi yuhalayamam. Beğenmesem bile, en azından verilen emeğe saygı duyarım. Gösteri ilgimi çekmiyorsa, sırtımda yumurta küfesi yok ya, usulca kalkıp giderim. Yuhalayamam. Ne yapayım, naif im demek ki.

* * *

Bir başka gün, yine Paris'te gördüğü bir musluk tamircisinin volkmeninden Jacques Brel dinlediğini anlatıp, bizdeki musluk tamircilerinin zevksizliği üzerine konuşurken, yine ama diye itiraz edecek oldum ve yine paylandım.

Bir kez daha utandım cehaletimden.

Ayıptır söylemesi, ben kendimi Parisli gibi değil de buralı gibi hissettiğim için, ola ki musluk tamircisi olsaydım Kayahan falan dinlerdim her halde, zevksiz olduğumun farkına varmadan.

* * *

Başka bir gün bu barbar millet denizleri kirletiyor! diye yorum yapıyordu ki, dayanamadım, kendisinin de vapurdan inerken koskoca gazeteyi tutup denize fırlattığını hatırlatıverdim. Önce yok öyle bir şey dedi, sonra canım, o gazete değildi ki, broşürdü diye çevirdi.

Broşür, daha sonraki bir hatırlatmamda otobüs bileti oldu.

* * *

Bir diğer gün konu nereden açıldıysa, kadınların rahminin aslında karın boşluğunun kendisi olduğunu, bebeğin bağırsaklar arasında durduğunu sandığının farkına vardım.

Saygısızlık etmemeye çabalayarak efendim, rahim dediğimiz şey, dölyatağının sonunda bulunan ve dölyatağına açı teşkil eden girişi dar bir keseciktir; döllenmeden sonra bebek onun içinde oluşan plasentada büyür ve doğum anında patlayan plasentadan dölyatağı boyunca dışarı kayar diye bir şeyler açıklamaya çalıştım.

Dostum hiddetlendi ve ben kadınım, benden iyi mi bileceksin, rahim denen şey bizzat karın boşluğudur, bebek bağırsakların arasında büyür ve sezaryen sırasında karın yarılıp bebek alınır! dedi.

Büyüğümü daha fazla kızdırmamak için peki dedim sustum.

* * *

Asıl matrak ayrıntıyı sona sakladım.

Bir başka gün ikide bir sözümün kesilip, oradaki a harfini uzatacaksın, şuradaki e harfini büzeceksin türü diksiyon derslerinin bir yerinde dayanamayıp, siz de soğana sovan diyorsunuz ve kimse size Türkçe dersi vermeye kalkışmıyor deyiverdim.

Demez olaydım…

- Tabii ki öyle derim, ona sovan denir! diye çıkıştı dostum.

Tekrar azarlanmaktan korkuyordum ama gene de geri adım atmak istemedim.

- Onun doğrusu soğan'dır efendim dedim.

- Hayır sovan! dedi yine.

Kardeşi üşenmedi, iki fırt votka arasında kalktı sözlüğe baktı, çocuk haklıymış, burada soğan yazıyor dedi.

- Hayır sovan, o sözlük yanlış yazmış! dedi İstanbul Efendisi.

Kardeşi gerilimi algılayınca ayıldı sanırım, gene üşenmedi, tartışma uzamasın diye, gitti bu kez de Meydan Larousse ansiklopedisine baktı…

- burada da soğan yazıyor, o değil, biz yanlış biliyormuşuz dedi.

Bir kez daha hayır sovan, o ansiklopedi de yanlış! diye inat etti yaşlı dostum.

Kardeşi hazır ayaktayken tüm duvarları kitap dolu olan odanın bir yerinde üçüncü bir ansiklopedik sözlük daha buldu, ona da baktı, orada da soğan yazıyordu. Ama İstanbul Efendisi'ni sovanın soğan olduğu konusunda ikna etmek mümkün olamadı.

Gerçi o gün ikna edemedik ama bir süre sonra yine bir zorunlu diksiyon dersinin ortasında gıcıklığım tutup da bu sovan konusunu anımsatınca, ben eskiden beri hep soğan derim, uydurma bakiim! dedi çıktı işin içinden.

Çok olgundu, öyle böyle değil.

Hep mış gibi yaparak geçirilen uzun bir hayat

Az buz değil, yetmişli yaşlarını süren bu görmüş geçirmiş dostum, memleketteki neredeyse bütün eski tüfeklerle ahbaplık etmiş, kimileriyle aşklar yaşamış, adlarını gazetelerde kitaplarda falan gördüğümüz büyük sanatçılarla, filozoflarla, siyasetçilerle mâaile görüşmüş, efsane gibi dinlediğimiz bazı tarihsel olayların kıyısında köşesinde bulunmuştu. Kısacası anlatacak çok şeyi olan hoş sohbet bir insandı.

Ah, bir de sohbeti karşısındakini bunaltmadan sürdürme hasletine sahip olsaydı. Belki o zaman tadından yenmeyebilirdi. Ama ne yazık ki, bu haliyle onunla yapılan ahbaplık, büyük ölçüde ket vurma ve sabır demekti. Az önce de dediğim gibi, sorduğu soruların yanıtlarını bile dinlemiyor, daha ikinci cümlede karşısındaki kişinin sözünü ağzına tıkıp ya artikülasyon dersi veriyor ya da yerli yersiz polemiğe girişiyordu.

Sanırım kol bükmek hoşuna gidiyordu.

Öyle bir mesleği vardı ki dostumun, işini iyi yapmak için demagoji ustası olmak zorundaydı; kariyerinin püf noktası buydu.

Ama eve iş getirme huyu tahammül ötesiydi. Duygusal olarak ergenlik çağında takılıp kalmış olan insanlara özgü didişme illetinden muzdaripti İstanbul Efendisi.

Allah mı? Aaa, ne kadar banal bir sözcük ayol!

Yine de bu muhterem zata ziyadesiyle minnettarım.

Niye mi?

Çünkü onu bu kadar yakından tanıma ve kişiliği üzerine kafa patlatma şansını yakalayamamış olsaydım, ne Masumsun diye bir yazı yazılırdı, ne Düşmanlığın Kime?, ne Bir Güzellik Yap, Hayatı Kolaylaştır, ne Eleştiriye Kapalıyım, ne Beyaz Türk, ne de Entel=Yabancılaşma

O ve yakın çevresi, daha evvelki bazı yazılarımda niyet tavşanı diye de adlandırdığım entel prototipini ve bu memleketin karın ağrısı olarak gördüğüm Beyaz Türk'ü idrak ettiğim ve tanımladığım canlı bir laboratuvar ortamı oluşturdular farkında olmadan. Onlarla bir dönem bu kadar sık görüşmüş olmak, ister istemez kendi ezberletilmiş değerlerime de farklı bir açıdan bakmamı ve birer asalet sembolü gibi yanları sıra taşıdıkları çağdaşlık, demokratlık söyleminin ardında sırıtan maskelenmiş despotizmi keşfetmeme olanak sağladı.

Cumhuriyetle birlikte birkaç parçaya bölünen İstanbul sosyetesinin sol kanada düşen kısmı, kendisine kurtarıcı rolü biçmişti. Ama kurtarmaya kalkıştıkları işçi sınıfını hakir gören bir tavır içindeydiler.

İstanbul Efendisi dostum, kişilik itibariyle zorba idi. Gel gör ki, o kendini devrimci sayıyordu. Ve yine gel gör ki, eğer hasbelkader onların alafranga aşireti iktidar kavgasını kazanmış olsaydı, her halde Fransız Riviyerasından ya da İsviçre Alplerinden piyano çalan, füg dinleyen, dilimizi Fransız aksanıyla konuşan kültürlü işçiler ithal etmemiz gerekecekti.

Bu nedenle muhterem dostumun bir gün bu şeriatçılar seçimi kazanacaksa askerler darbe yapsın daha iyi dediğini duyduğumda da pek şaşırmadım.

Şeriatçı dediklerinin ne kadar fundamentalist ya da ne kadar ekmek ve hak peşindeki baldırı çıplak olduklarını fazlaca eşelemeye gerek görmüyor, koskoca İslâmî kültürü sadece ilkel bir eğilip kalkma mankafalılığı olarak değerlendiriyor, Doğu kültürünü, Çin ve Hint felsefesini, Tasavvufu zerrece merak etmiyor ve uygarlık dediği şeyi Avrupa (daha doğrusu Hıristiyan) değerleriyle bir tutuyordu.

Bana göre o cahildi, ona göre o hariç herkes…

Kuyruk acısı, diploma, eziklik

Ülkedeki şeriatçı-lâik kutuplaşmasının hesaplı yapaylığına değindiğim ve bu yüzden Jakoben-Kemalist gazetenin patron aşığı şirret yazarları tarafından küfür sağanağına tutulduğum günlerde gıyabımda necdet'in o gazeteden kovulduğu için kuyruk acısı var, ondan eleştiriyor dediğini duydum bir gün…

Bunu duyduğumda çok kırıldım. İşin gerçeğini aslında en iyi o biliyordu. Ayrılık kararımı en çok o desteklemişti. Ama demek ki gözündeki bütün değerim onu eleştirene kadarmış, o noktadan sonra onun gözünde çamur atılacaklar listesine dahil edilmişim.

Sözkonusu jakoben gazetenin lideri olan Aydınlanmanın Cuntacısının o kriz günlerinde beni telefonla arayıp, çizgi romanımda onları eleştirmekten vazgeçmemi teklif ettiğini ve benim cuntacıya emir kulu değilim; bir karikatürist olarak yanlış bulduğum şeyi hicvederim, gazete yönetimine şirin gözükeyim diye yazıp çizdiklerimi değiştirmem dediğimi ve o gazetedeki köşemi korumak adına kendi kalemimi frenlemeyi reddettiğimi en yakından bilen kişi olduğu halde bu kadar kolay yalan söyleyebilen kişi gönlümden siliniverdi.

Anladım ki hafızayı beşer nisyan ile malulmüş. Demagoglarla sahiden dost olunamazmış.

Aslında çok önceden içime daral gelmeye başlamıştı onun o iddiacı tavrından. Uzatmaları oynuyorduk zaten.

Epeydir ziyaretlerimi elimden geldiğince seyrekleştirmeye çabalıyor, ama ısrarlı davetleri karşısında çaresiz kalıp yine karşısında yerimi alıyordum.

Elinde rakı kadehi eee söyle bakalım, en son siyasî gelişmeler hakkında ne düşünüyorsun? diye konuyu açıyordu.

Amaç, beni tartışmaya çekmekti. Kazara bir fikir beyan edecek olsam, daha ikinci cümlemde hayır yanılıyorsun, öyle değil böyle diye zıtlaşmaya başlıyor ve ne desem tersinin doğru olduğunda diretiyordu. O nedenle valla bilmem ki, zaten gazete okumuyorum falan diye soruyu geçiştirmeye çalışıyor, ama yine de tuzağa düşüyordum. Bir biçimde polemiğe dönüştürebileceği bir cümlecik kaçırıveriyordum ağzımdan.

Her şeyi çarpıtıyordu. Karşısındaki herkesi salak ve kendisini baş edilemez bir tartışma ustası olarak görüyordu besbelli.

Artık sinirlenmeye ve sesimi sertleştirmeye başlamıştım ona karşı. Aradaki 30 yaş farka aldırmayıp siz karşınızdaki kişiyi hiç dinlemiyor ve anlamak için değil haklı çıkmak için konuşuyorsunuz, bu artık sizin huyunuz olmuş! diye çıkışıyordum.

Her seferinde bir daha bu evden içeri adımımı atmayacağım, bu insanla bir daha asla görüşmeyeceğim! diye öfkeden köpürerek orayı terkediyor, günlerce sinirimden hop oturup hop kalkıyor, sonra yine ısrarlı davetler karşısında yumuşuyor, giderek seyrekleşerek de olsa kendimi yine o Sarayburnu'na bakan manzaralı balkonda iddiacı ihtiyarın karşısında sinir bozucu bir tartışmanın içinde buluyordum.

İstanbul Efendisi ile kalıcı dostluğumuza gölge düşüren asıl sorunun, ondaki kendine dönüklük ve meslekî deformasyon olduğunu, saygısız ve şımarık davrandığını ve eğer ilgi odağı kendisinden başka bir noktaya yönelirse ya da her söylediğine peki diye baş sallamayan birisine rastlarsa, sohbeti tartışmaya dönüştürüp, muhatabının sözünü ağzına tıkmak gibi bir çocukluk yaptığını ve bu hatasını asla görmek istemediğini düşünüyordum.

Günün birinde çenemi tutamayıp yüzüne karşı söyleyiverdim bunu. Sıkı bir kavga koptu. Geri adım atmadım, döktüm eteğimdeki taşları. Yaş farkını falan bir tarafa bırakıp, ne düşünüyorsam açıkça söyledim.

Sonunda tartışmalar adamakıllı sertleşti ve kalkıp gittim. Bir daha da hiç uğramadım oraya. Sildim defterimden İstanbul Efendisi'ni.

Taa ki münzevî kardeşi alkolden ve mutsuzluktan ölene kadar.

Eski tas eski hamam

Geçen yaz bir gün ortak bir tanıdıktan e-posta geldi; dostumuz M…'yı kaybettik, cenazesi yarın şu camiden kalkıyor diye.

Kimin sözüydü unuttum ama ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi ne olabilir? gibi veciz bir cümle kalmış aklımda.

Birkaç yıldır ne arıyor ne semtine uğruyordum İstanbul Efendisi'nin. Her davetinde bir bahane uydurmuş ve gitmemiştim. Sonunda o da vazgeçmişti abanmaktan. Kurtulmuştum. Ama ortada bir cenaze vardı o gün, daha fazla katı davranamadım.

Telefon ettim, başsağlığı diledim. Ertesi gün de kalktım cenazeye gittim.

Yakınları bir bir ölüyordu. Yapayalnız kalmıştı artık. Yaşı seksene dayanmıştı. Onca yıllık dostluğu lüzumsuz bir şeriat-lâiklik tartışması ve bundan sonra değişmesi imkânsız çarpıtma huyu yüzünden bitirmeye kıyamamıştım sanırım. Konaklarda dadılarla hâlâyıklarla büyütülmüş, ilerlemiş yaşına rağmen şımarık paşa torunu tavırlarını aşamamış, buluğ çağının kendine dönüklüğünde takılıp kalmış şu yaşlı insana böylesine bir defterden silme cezasının biraz acımasız olduğunu düşündüm belki. Cenaze töreninden sonra kendimi gene aynı balkonda, aynı sandalyede, ama neyse ki siyaset tartışmadan ve kan beynime sıçramadan otururken buldum.

O semte uğramadığım yıllarda, tanıdığı yazarlardan biri onun 70 küsur yıllık anılarını kitaplaştırmış, görüşlerimi almak için beni de aramıştı. Bir bahane uydurmuş, yazarla buluşup görüş bildirmekten kaçınmıştım.

Ne diyecektim ki? Hayatını yazdığınız kişiyi biraz çiğ buluyorum; şu yaşına gelmiş ama durulamamış, hâlâ ergenlik çağındaki gençler gibi didişerek tatmin arayan sıkıcı biri mi deseydim? Kim kendi biyografisinde böyle bir yorum okumak ister?

Malum, şimdi entel-magazin biyografiler moda. Ben bütün meşhurları tanırım, onların gizli sırlarını bilirim cümlesinden yola çıkıp, ne kadar meyhane dedikodusu varsa ortaya döker, herkesi çekiştirir, ama kendi ayıplarından tek kelime söz etmezsin.

Dedikodu, her mevsimin turfanda sebzesi. Kitabını peynir ekmek gibi sattırır.

Magazin-biyografi yayınlanınca gördüm ki, bendeniz de, hiç değilse üç beş paragraflığına da olsa, çamur atılabilecek kadar meşhur biriymişim.

Bizim evin bilgili, yetenekli, hırçın çocuğu…

Dedim ya, ömrünün son yıllarında topyekûn dedikodu hulâsası yayınlayıp içinin kirini boşaltmak moda. İstanbul Efendisi, pislik attıkları arasında benim de olduğum biyografisini adıma imzalamış, hediye etti.

Bir solukta okudum.

Efendim, pek hırçınmışım ve alınganmışım, alttan alta satılmışın teki olduğumu düşünüyor, buluttan nem kapıyor, vay, sen bana ördek mi dedin? diye maraza çıkarıyormuşum. Dahası, belli etmiyormuşum ama diplomasızlığın ezikliği içinde kıvranıyormuşum. Biz oto-didakt lar böyle olurmuşuz. Eylülist dönem başka seçenek tanımadığı için o işleri yapan ama gizlice suçluluk duyan biriymişim…

Onunla aramızda geçen iç daraltan dalaşmaların içeriğinden, meşhurlara ve seçkinlere düşkünlüğünden, ısrarla davet ettiği konuklarına karşı takındığı saygısız şımarık tavrından, hem elâlemin sofra kültürünü küçümseyip hem de yemek masasında horrrk! diye burun sümkürmesinden, en samimi arkadaşı bile evden çıkar çıkmaz arkasından çekiştirmesinden, bağnazlığından, cehaletinden, bilmediği şeyleri biliyormuş gibi yapmasından, demokrasiye inançsızlığından, halka ve halkın değerlerine karşı beslediği düşmanca duygulardan ve bütün bunlara karşı bende oluşan ikrah duygusu nedeniyle artık davetlerini reddedip semtine uğramadığımdan, onu arkadaşlıktan sildiğimden hiç söz etmemiş. Bunun yerine biyografinin yazarının da fark ettiği gibi, kendisini kıran kişilere kara çalma huyunun gereğini yapmış.

Bana gelince… Hayat bu, belki de aynen iddia ettiği gibi biriyimdir. Hatta belki onun zannettiğinden kat be kat sefilimdir.

Peki ama muhterem, hani nerede yukarıda zikrettiğim çatışma ve kopma nedenleri? Niçin zatıalînizi defterden sildiğimi ve artık semtinize uğramadığımı anlatmadınız yazara? Niçin kendinizle yüzleşmediniz? Niçin kitabınızı ithaf ettiğiniz o genç arkadaşlarınızın tamamının aslında benim arkadaşlarım olduğunu, sizi özel şoförünüzmüş gibi arabasına atıp gezdiren, saygı gösteren, hastalandığınızda tedavi eden o çocukların hem arkasından konuşup hem de davetlerine icabet ettiğinizi, bencilliğinizi, saygısızlığınızı, iki yüzlülüğünüzü, bu huylarınız yüzünden etrafınızı çölleştirmiş olduğunuzu sakladınız?

Onlar yok. Hepsi hasır altı edilmiş. İstanbul Efendisi yalnızca kendini haklı çıkaracağını sandığı malzemelerden bir kolaj hazırlayıp, daha bir sürü tanınmış kişi gibi bendenizi de alafranga cemaatin meyhane masası dedikodularına havale etmiş.

Ama ben bu çiğliği yapmamaya özen gösteriyorum. Bu yazıda onun şeceresini değil karakterini anlattım sadece. Bu da benim -cemaat havuzuna değil- tarihin denizine bıraktığım belge. İçinde bir sürü meşhur adı geçmediği için magazin değeri pek yok. Ama belki karınca kararınca bir insan portresi çizmeyi belki başarmışımdır.

Dilerim bundan sonra dostlarımı daha titizlenerek seçerim. Dilerim bir daha hiç böyle ağzımda metal tadı bırakan bir kopuş yazısı yazmak zorunda kalmam.

Bu arada; doğrudur, bendeniz otodidaktım. Bunun ne sakıncası var bilemiyorum ama öyleyim. Ezberden değil el yordamıyla yaşıyorum. Her gün bir şey öğrenmekten ve öğrendiklerimi başkalarına da aktarmaktan haz duyuyorum.

Öğrenmenin yaşı yoktur derler, yıllar yılı içime attığım ama bu yaşıma kadar farkına varmadığım birçok ezikliğim de olabilir. Niye olmasın ki? Varsa henüz keşfedemediğim bir şeyler, onları da er geç öğrenirim. Ertesi gün de okurlarım öğrenir.

Diğer yandan, biliyoruz, diploma çok mühim bir şeydir, onsuz kalabalıktaki herhangi biri olanlar için. Özellikle de yapay boyaların döküldüğü noktada joker olarak kullanmak, hınç çıkarmak açısından, çok mühimdir.

Ama bazen insanlar seksenine merdiven dayadığı halde, hem de pek önemsediği, maarif vekâletinden verilmiş meslek diplomasına rağmen, aslında kadim bir imtihan yeri olan bu dünyada pişemeden gelip geçiverirler.

Böyleleri için şöyle der diplomasız Hintli:

Bu şahsiyetle daha çoook döner o, Samsara çarkında!

Gene bekleriz…

Yorumlar

Eskiden böyle antika insanlarla tanışınca gırgır olsun diye gelecek hayatında dünyaya bamya olarak gelecek derdik. O belki soğan olarak gelir:)

Seyit Balkuv - 27 Mart 2008 (09:54)

Yazıyı okurken şunları düşündüm: Acaba sizin en güzel yazılarınızı yazmanıza sebep olan bu Beyaz Türk'ün bu yazılardan haberi var mıdır? Ya da diyelim, tesadüfen birileri ona okutmuş olsaydı kendi üzerine alınır mıydı?

Bence o kişiye teşekkür borçlusunuz. Sizin (bir biçimde) mürşidiniz olmuş.

Suzan Balıkçıoğlu - 25 Aralık 2008 (17:25)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

144