Patronsuz Medya

Hoyratlık üzerine

  Necdet Şen - 10 Mart 2001


Popüler söylemde başarı öyküsü diye adlandırılan durumların arkasında çoğunlukla adanmış bir kişilik, yoğun bir motivasyon ve öz sermayesini son kırıntısına kadar tüketircesine çalışma temposu yatar.

İçinde yaşamakta olduğumuz maddiyatçı sistem, her ne kadar yetenek ve benzeri yoğunlukları ticaret ham maddesi olarak algılama ve algılatma eğilimi taşısa da, kendi zaviyemden yetenek ve bunun meyvalarını bize cömert davranmış olan hayata ve insanlığa karşı borcumuzu ödemek için verilmiş bir ödev gibi algıladığıma daha önceki sohbetlerde de değinmiştim.

Her ne kadar Söz'ü herkes kendi meşrebince yorumlasa da, durup dinlenmeksizin çalışmalar ve çok şeyden vazgeçişler, tek bir beklentiden, belki içinde üç beş güzel insanın soluk alabildiği minicik bir sevgi adacığı yaratabilirim umudundan kaynaklanıyor.

İnternetin paranoya duygusunu baş köşeye oturttuğu, takma adların, rumuzların, imzasız nobranlığın, vandallığın önünü açtığı bu elektronik boyutta, zor bir işe soyunduk. Ezberletilmiş olanın ötesinde düşünen, söz söyleyen insanlar için, kendi adıyla, rumuzsuz zırhsız, tüm kırılganlığı ve incitilebilirliğiyle, varlığını hoyratlıktan sakınmadan öne çıkanlar için web sitesi yapmanın, beterin beteri bir mayın tarlası olduğunu bilerek adım attık bu boyuta.

Okuyalı neredeyse 25 yıl oldu, Sevginin Ve Şiddetin Kaynağı'nda hatırlayabildiğim kadarıyla şöyle diyordu Erich Fromm:

Eğer bir insan kişiliğini üretim süreci içinde yapıcı bir biçimde gerçekleştiremezse, kendini mağlûp hissettiği dünyaya karşı varlığını, yıkarak tahrip ederek duyurmayı deneyecektir.

Diğer yandan, yol dediğin, yol eri içindir diyor bir dost. Çeyrek yüzyıl boyunca kamuoyuna açık alanlarda, göz önündeki dergilerde ve gazetelerde, her ne ise meramımız, dile getirdik. Ve ne ise bunun bedeli, ödedik durduk.

Gün oldu, yazıp çizdiğimiz dergiyi bombalama tehditleri altında, gün oldu, seni de gebertip Adapazarı'ndaki ölüm üçgenine atacağız tehditleri altında, gün oldu Ağır Ceza mahkemelerinde, kıvırtmadan, yan çizmeden, söylenmiş sözümüzün arkasında durduk. Genetik tesadüf omuzlarımıza ağır bir yük yüklemişti, hayata borcumuz vardı ödenecek, bu sevgisizlik ve hoyratlık denizinde minicik sevgi adacıkları kuracaktık.

Gün oldu, patronuna gösterdiği köpekçesine kulluğun ödülünü köşe ve makam sahibi olarak alan kelle avcılarının, gün oldu, kandırılmış, beyni yıkanmış, üzerimize salınmış hazımsız, çiğ, şirret budalaların boy hedefi olduk. Takma adların, zırhlı arabaların ve angaje olunmuş istihbarat örgütlerinin korunaklı ortamı değil, herkesin incinebileceği, herkesin her an bir varmış bir yokmuş olabileceği, hiç kimsenin mutlak bir güvenlik içinde bulunamayacağı bir dünyada yaşadığımızı kabullenmenin, kendi değersiz benlik duygumuzun boyunduruğundan kurtulmanın bağışladığı özgüven idi yegâne sermayemiz.

Güldük geçtik bütün o kuru gürültülere, hasta ruhlu küçük insanların husumet duygularının üstünden atlaya atlaya yürüdük kendimizi adadığımız, kimse tarafından emredilmemiş, kendi kendimize emrettiğimiz vazifenin yolunda. Ben, Bana, Beni diye bir şey yoktu, olamazdı, biz, hepimiz, sonsuz hayat ırmağının içinde birbirine karışarak akıp giden berrak bulanık damlalardık.

Cahil ile etme sohbet, her sözü bir baş incitir diyor bir halk türküsü. Madem ki kamuya açık bir alanda kendi hakiki adımız ve sokaktan gelen yabancının da destursuz girebileceği anonim bir konuk defterimiz var, o kapıdan evliya da girebilir, çapulcu da.

Kim girerse girsin, o bizim misafirimizdir. Minderimizde oturduğu sürece; edebiyle iffetiyle mi oturur, çemkirir, haykırır, kirletir mi, bu onun meşrebine ve tıynetine kalmıştır, diye düşündük önce. Ama tıynetsizliğin girdiği yerde bet bereket kalmadığına tanık olduk.

Herkes heybesinde kendi öz sermayesini taşır. Herkes girdiği kapıdan kendi donanımı ve kendi mazisiyle girer. Nezaket gördüğü mecliste pespayeleşen, amelince kabul görür. İnsan sohbetlerinde yeri yoktur. Çünkü gittiği her yere kendi berbat Karma'sını taşır. Hoş Memo çizgi romanındaki Felâket Ahmet gibi, başının üstünde hep o uğursuz kara bulut ile dolanır durur.

Kendi cevheriyle ortaya olumlu hiç bir şey koyamayan güdük insancıklar, sokak lâmbalarını taşlar, kaldırımdaki bankları parçalar, anıtların duvarlarına kahrolsunlu sloganlar yazar hoyrat diliyle. Onlar çizemez, onlar iki lâfı bir araya getirip cümle kuramaz, onlar gecesini gündüzüne katıp eser yaratamaz… Onları alkışlayan, gönül okşayıcı sözlerle öven yoktur… Onlar ıssızlıkta doğmuş ve ıssızlıkta ölecek olanlardır… Onlar öyle derinlemesine düşünemez, sabahlara kadar göz nuru döküp okuyamaz, emek harcayamaz, onlar taş taş üstüne koyarken sıkılırlar…

Onlar belki de bendeniz Sevginin Ve Şiddetin Kaynağı'nı okuduktan beş yıl, solcu olduğum için mimlenip devletin kıyıcı gücüyle cebelleştikten on yıl sonra doğmuştur. Ama yine de asla hadlerini bilmezler ve kendilerinin başarmak şöyle dursun, cesaret edip kalkışamayacakları işleri başaranlara karşı derinden husumet duyarlar. Emeğin ne demek olduğunu hiç kavrayamadıkları bir dünyada sözüm ona emekçi dostu geçinirler. Hayatları boyunca uzaktan seyrettikleri talihli kişilere karşı hissettikleri düşmanlığı içlerine atar ve harekete geçmek için linç ortamlarını beklerler.

Ellerinden gelen tek şey budur belki de: Fırsat kollayıp, dayanışacak hempa bulduklarında sinsi, kaba, hoyrat, yaralayıcı yüzlerini açığa çıkarırlar. Çünkü onlar tortudur, ayak takımıdır. Faşizmin olmazsa olmaz yapı taşı, kitaplarda adı zikredilen lumpen proleterlerdir bizatıhî kendileri. Cehaletin verdiği bönlük ve densizlikle öne atılırlar. Kelle koparma törenlerinin, linç kalabalıklarının ana malzemesi bunlardan oluşur.

Hayatlarında hiç bina inşa etmemişlerdir ama taş üstünde taş bırakmamakla övünürler. İçlerinde hiç sevgi taşımamayı kuvvet sanırlar. Şairleri otele doldurup yakmaktır en büyük eserleri. Manzaraya göre bazen devrimci, bazen islâmcı, bazen milliyetçi kılığına bürünürler.

Aslında hiç-bir-şey'dirler.

Kendileri gibi kavruk, kendileri gibi kara yürekli insanlarla bir araya geldiklerinde neleri tahrip ettiklerini, kimlerin gönlünü incittiklerini anlatarak hayatlarına çeşni katmaya çabalarlar.

Onların düşmana ihtiyaçları vardır, çünkü ölümcül bir ıssızlık içinde yaşarlar küçücük dünyalarında. Korkuları gölgeleri olmuştur.

Ama yine de onların kara yürekli oluşu döner dolaşır, gelir bu hakirin içini acıtır. Kendi değersiz benliğim adına değil, onların kara bahtı ve kara yüreği için yas tutarım barbarlığa ne zaman tanık olsam.

Çünkü bilirim ki, yaşam denen sonsuz ırmakta hepimiz birbirimize karışarak akarız. Ayrımız gayrımız yoktur.

Ne zaman karşılaşsam insanın sonsuz budalalığı ve körlüğüyle, sağ gözüm sol gözümü oymuş gibi acı çekerim. Ama her şeye benlik penceresinden bakan insan kardeşlerime bunun benlik meselesi olmadığını dilim dönüp anlatamam.

İnanırım ki, birbirimize karışarak akarız hayat denen sonsuz ırmakta kâh bulanıp kâh durularak. Hayattan emaneten aldığım ne güzellik varsa fazlasıyla geri yansıtmak, bönlük denizindeki dalgaların arasına kâğıttan minik gemiler yapıp bırakmak, güzel insanlara içinde soluk alabilecekleri gönül bahçeleri sunmak isterim.

Bilirim ki bir yerlerde bu minicik kâğıt gemilere yapışarak başını suyun üstünde tutmaya çabalayanlar vardır. Hiç değilse onlar için umudu diri tutmak isterim.

Minicik bir sevgi adacığı yaratmaya çalışmıştım burada, ama sanki bir yerlerden bir düğmeye basılmış gibi, bir gün içinde barbarların istilâsına uğradı. Kendi çölünü taşıdı sevgisiz kavruk küçük insancıklar bu adacığa. Osmanlı'da oyun çoktur sözünü anımsayıverdim nedense. Bu kez kimlerin nasırına basmış olabileceğimi bulmaya çalıştım.

Oysa herkes kadar onlara da sunulmuş bir kardeş sofrasıydı bu defter; değerini bilemediler. Bu edep yoksunu, çiğ, içten pazarlıklı konuklara daha fazla ev sahipliği yapmak istemedim. Çünkü birden bire ortaya çıkıveren bu vandalların yarattığı manevî şiddet ortamında o deftere sevgi dolu, olumlu sözler yazan herkes, hakarete ve alaya maruz kalma riski altındaydı. Kasabada haydutların borusu ötmeye başlamıştı.

Ama bundan sonra bu kapı demagoga, hayduta, densize değil sadece olgun insanlara açık olacak. Terbiyesizin bu mecliste yeri yok.

Sevgisizlikle kirletilmemiş yeni bir defterde buluşmak dileğiyle…

Yorumlar

Cancağızım. Eğer bütün hesaplar sayısal çokluk üzerine yapılsaydı Tanrı yeryüzünü ortadan kaldırırdı.

Herkesin sen anlıyor olması senin için hiç de hoş olmazdı bana göre. Herkes her şeyi anlamak zorunda değil. Muhakkak ki insanoğlu pek zalimdir İçinin acıması yüceliğinden, acımaması tehlike.

Sorunlu ve sorumlu olma bilinci herkeste olabilseydi hikmet e lüzum kalmazdı. Nitelik önemli. Sevgisizliğin çokluğunu ben sistemin esasının sevgisizlik olmasına bağlıyorum. Sistem fabrikası standart mal üretiyor. Sağcısından solcusuna, atesinden İslamcısına kadar hepimiz sistemin ürünleriyiz.

Son derece sığ, korkak, kendi halkını sırtından hançerlemeye, sırtından hançerlenmek korkusu ile hazır bir sistemden kaliteli mal beklemek boşuna heves. Toplumsal rehabilitasyona ihtiyacımız var ve bütün aksamın tek tek elden geçmesi gerekiyor.

Adam adama markaj şart. Bıkmadan usanmadan, her insanın çiş tutma süresinin farklı olduğunu gözönüne alarak ve belki bir ana hoşgörüsüyle uğraşmak durumundayız.

Yapmamız gereken inci avcılığı ruhum. İnci yok demek denize iftira olur, dalgıç olmalıyız, emek vermeliyiz. Elimizdeki hamur ve çamur insan. İnsanla uğraşmaya değer be!

Ahmet - 10 Mart 2001 (01.30)

Okuyucu mektuplarını okudukça ağlamaklı oldum…

Biz sözünü bu kadar sık ve bu kadar içten söyleyebilen insanlarla birbirimizi görmeden bir arada olduğumuzu bilmek, kelimelerle ifade edilemiyecek kadar hoş bir duygu. Yazınızda yazdığınız gibi, anlaşılan bu sitenin müdavimleri de Ben, Bana Benim gibi sözcüklerden bihaber. O yüzdendir ki sıkı, sağlam bir okur kitleniz var.

Boğazında bir düğüm, göz pınarlarında akmaya hazır iki damla yaş, dudakları titreyerek yaşamanın, her şeye rağmen direnmenin ne demek olduğunu bilen insanları hissetmek umudumuzu canlı tutuyor. Küçük bir kızken, yazları büyük şehirden, çiftliği olan zengin akrabalarımın yanlarına tatile giderdik. Kavurucu Ege sıcağında yaşıtlarım denize girerken biz tarlada tatilimizi geçirirdik ve bundan büyük keyif alırdık.

Tarlanın orta yerinde kocaman bir meşe ağacı vardı, öğlen ve akşam yemekleri o ağacın gölgesinde yenir, sohbetler o ağacın altında yapılırdı. O ağaç benim için çok özel ve önemliydi… Bir gün dayılarım o ağacı çok yer kapladığı gerekçesiyle kesmeye kalktılar (!) Bense çocuk aklımla hemen ağacın üstüne tırmanıp onu keserseniz beni de kesersiniz diyerek eylem yapmaya giriştim. Dayılarımın ciddi olduğumu anlayıp ağacı öldürmekten vazgeçmeleri epey bir zaman aldı ama ağacımız kurtuldu…

Hâlâ tarlanın orta yerinde tüm heybetiyle duruyor ve yine bizi, aileye yeni katılan çocukları, gençleri gölgesinin altına alıyor, kavurucu sıcaklarda serinletiyor. Ben de onun yaşamasında pay sahibi olmakla övünüyorum…

Bugün sitenizde dolaşırken aklıma yine o ağaç geldi ve sizi ona benzettim… Meşe ağacının altında sıcaktan kaçıp dinlendiğim, yaprakların sesini dinleyip hayal kurduğum çocuk günlerimin hasretini sayfanızda yazılarınızı okurken gideriyorum.

Figen - 29 Mart 2001 (23.00)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

155