Patronsuz Medya

Siyasî Magazin

  Necdet Şen - 16 Temmuz 2008


Susurluk skandalı patlak verdiğinde Hürriyet'te Değişim Rüzgârı diye bir çizgi roman yapıyordum.

Olay ayyuka çıkınca, gazetelerin yazarları ve haber merkezleri topyekûn bu olaya kilitlenmişti hatırlanacağı gibi.

Bir zaman sonra ortalık o kadar bilgi ve yorum kirliliğiyle doldu ki, sapla saman iyice karıştı birbirine.

İddialar, komplo teorileri, ciddiyeti su götürür belgeler, olur olmaz varsayımlar ve daha neler…

Bu kakofoninin içinde boş konuşmaktansa susup izlemeyi daha anlamlı bulmuştum o günlerde.

Gazetede aynı ofisi paylaştığım Neşe Düzel köşemdeki bu kasıtlı suskunluğumu farketmiş olmalı ki şu espriyi yapmıştı:

Susurluk olayı başlayalı iki hafta oldu, Türkiye'de sadece iki kişi o konuda tek lâf etmedi; Bülent Ecevit ve sen.

Bu zekice espriye gülümsemiş ve gene susmuştum.

O skandalın hangi mecralara kanalize edildiğini ve her nasılsa Genelkurmay'ın da herkesle birlikte ışıkları yakıp söndürdüğünü daha sonra görmeye başlayacaktı Türkiye aydını…

Susurluk kazasını izleyen sürecin kimleri saf dışı edip kimlerin kılına dokunamadığını da…

Bugün de Ergenekon davası ve darbeci koalisyon konusunda pek kalem oynatasım gelmiyor.

Çünkü bugün de aynı 12 yıl öncesi gibi muazzam bir toz duman ve bilgi kirliliği var.

Kaba bir münazara ortamı ve bağırgan köşeler…

Kendine ve köşesine mistik bir önem atfeden yazar kalabalığı…

* * *

Gazetelerde en fazla önemsenen ve sektör içi protokolde en ön sıralarda yer alan kanaat önderleri daha çok iç politika hakkında kalem oynatanlar olduğu için, zamanla spor yazarları bile punduna getirip getirip siyaset yazmaya başladılar.

Ama özellikle de Ankara sosyetesinin frapan aktörleri hakkında ve mutlaka o günlerde olan bitene dair sataşkan ve tarafgir yazılar.

Bu tarz yazılar -kim yazarsa yazsın- bir parça futbol yorumuna benziyor. Bazen ben de kendimi zaptedemeyip yazıyorum. Sonra yazdım da ne oldu? diyorum.

Konu mankenleri her ne kadar iç siyaset alanından seçilseler de, bu yazılar tarihsel ve sosyolojik anlamda büyük resmi göstermekten uzak oldukları için, esasında apolitik oluyorlar.

Bir anlamda siyasî magazin .

Sürekli didişen kravatlı pop starlarının falsolu reflekslerini bir kere daha yersen ne olacak hiç lâfını etmesen ne olacak, dünya algıları severim / nefret ederim seviyesinde seyreden niyet tavşanlarına o günkü husumet dozunu zerketmekten başka?

Bu bağlamda, fikirlerine katılsam da katılmasam da olaylara makul bir sağduyu mesafesi alarak bize büyük resmi işaret eden yazarların yorumlarına öncelikle göz atıyorum.

Diğerlerini okuyup okumamam ise birazcık tesadüflere kalıyor.

Yorumlar

Bu yazıyı Ergenekon konusundaki haberler üzerine mi yazdınız? Eğer öyleyse bugünkü keşmekeşi önceden görmüşsünüz. Selamlar.

İsmail Kerestecioğlu - 20 Ocak 2009 (17:54)

Alper Görmüş, benzer bir kaygıyı Taraf gazetesindeki köşesinde dile getiriyor:

İletişim kuramcısı Neil Postman, 'Televizyon: Öldüren Eğlence' adlı kitabında, 'gelecek tasarımları' karamsar olan iki düşünür-romancıyı (Orwell ve Huxley) karşılaştırır ve günümüz dünyasının Orwell'i değil, Huxley'i haklı çıkardığını söyler…

Neydi iki romancı arasındaki temel fark? Orwell, gelecekte toplumların 'yasaklar ve enformasyonsuz bırakma' marifetiyle denetim altında tutulacağına inanıyordu… Huxley ise 'Bizi pasifliğe sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlar'dan korkuyordu.

Postman, şöyle özetler durumu: 'Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu…'

Televizyonun toplum hayatına girdiği ilk yıllarda ona bağlanan ümitlerle, bu kitle iletişim aracının günümüzde başarabildiklerini kıyaslamak, Postman'ın tespitinin ne kadar haklı olduğunu göstermeye yetebilir…

Şöyle düşünülüyordu başlangıçta: Artık televizyon sayesinde dünyanın en uzak yörelerinde gerçekleşen haksız uygulamalar bile tek tek odalarımıza taşınacak, böylece oluşacak uluslararası kamuoyu tepkisi sayesinde bu tür haksızlıkları gerçekleştirenler eskisi gibi rahat hareket edemeyecekler…

Bu iyimser yaklaşım, 'Yağmur halinde gelen enformasyon'la ona 'maruz kalan' insan arasındaki ilişkinin doğasından bîhaber olmaktan kaynaklanıyordu…

Ortaya çıkması zaman gerektiren ve ancak 1990'lardan itibaren teorileştirilebilen bu 'doğa', başlangıçta düşünülenin tam tersi bir tarzda işliyordu… Buna göre, ne kadar 'acı' olursa olsun, insanlar tekrar tekrar izledikleri olaylar karşısında bir süre sonra 'sıkılmaya' başlıyorlar, o olaya karşı ilgilerini yavaş yavaş kaybediyorlardı… Sözünü ettiğimiz olay hele bir de anlaşılması ve izlemesi zor, çaba isteyen bir şeyse, kopuş daha da hızlı gerçekleşiyordu…

* Yağmur halinde darbe haberleri ve kamuoyu (Alper Görmüş - Taraf)

Hasan Saka - 26 Ocak 2010 (18:26)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

148