Patronsuz Medya

Uğur Mumcu

  Necdet Şen - 25 Ocak 2002


Uğur Mumcu öleli 9 yıl olmuş.

Sanırım dün (yoksa evvelsi gün mü?) ölüm yıldönümüydü, gazete okumadığım ve televizyon seyretmediğim için fark edemedim.

İrkiltici haberin memleket gündemine bomba gibi düştüğü ve televizyonların olayı müzikal dramaya çevirdiği o günlerde Joker dergisinde Memet ile Memo'yu çiziyordum. O hafta öyküye ara verip Uğur Mumcu neden öldürüldü? sorusunun yanıtını aradım kendi çapımda.

Hatırlıyorum, 100 bin kişi yürümüştü cenazede ve o kalabalığı fırsat bilen aydınlanmanın cuntacısı megafonu kaptığı gibi o kalabalığa gazete reklamı yapmış, kalabalığın gözyaşlarını tiraja tahvil etmeyi denemişti.

Bilmediği bir şey vardı o kalabalığın: Uğur Mumcu eğer Pazar sabahı arabasında patlayan bombanın kurbanı olmasaydı, Pazartesi günü uçağa atlayıp İstanbul'a gelecek ve büyük bir olasılıkla vahim bir kan uyuşmazlığı yaşadığı Nazi muhibbi gazete yönetimine istifasını sunacaktı.

Bu kararını bir iki gün öncesinden gazetenin yazarlarından birine telefonda anlatmıştı.

Ama istifa etmeye ömrü vefa etmedi ve o şeceresi karanlık cunta bağımlısı, Uğur Mumcu'nun ölümünün yarattığı tepki atmosferini cenazeyi izleyen günlerde de son kırıntısına kadar istismar etti.

Uğur Mumcu ile nasıl tanıştık?

Aynı gazetede çalışmakla birlikte tanışıklığım yoktu Uğur Mumcu ile. Zaten o Ankara'da yaşardı ve kırk yılda bir İstanbul'a uğradığında da biz ecirlerin olduğu katlarda değil de, en üstteki ağır yazarlar katında takılırdı. O nedenle Mumcu'nun da onlardan biri yani biz ecir tayfasıyla muhatap olmaya tenezzül etmeyen sivil paşa tayfasından biri olduğunu düşünürdüm.

Sonradan tanıdığımda öyle olmadığını gördüm. Sohbet sırasında, yıllarca neredeyse stajyer muhabir ücretine çalıştırıldığını, İstanbul'daki ağır ittihatçılar kastının kendisini hep dışladığını, ama en sonunda şurasına gelip de resti çekince ücretine zam yapıldığını anlatmış, sonra da acı bir tebessümle eklemişti:

- Yani zam yapıldı derken, sanma ki çok yüksek bir ücret kopardım; ben de artık Ali Sirmen ile aynı ücreti alıyorum.

Oysa Uğur Mumcu haftada beş gün yazıyordu ve her yazdığıyla yer yerinden oynuyordu. Ama belli ki cuntacıların gözünde o bir derkenar idi.

Bir ihbar

Seksenli yılların bitmesine bir iki yıl kalmıştı. Günün birinde bir okur aradı ve o dönemin çoook mühim bir devlet adamının büyük oğluyla ilgili önemli sırlar ifşa edeceğini söyledi.

Buluştuk. Anlattıklarını dinledim. İddiasına göre, yönetici olarak çalıştığı şirketin gümrük brokerliği yapan patronuyla büyük adamın büyük oğlu çok sıkı fıkı ahbapmış. Büyük oğul patronunun odasından çıkmazmış ve bütün o rüşvet ve yolsuzluk işleri o odadan yürütülüyormuş.

Bütün bunları neden bana anlatma ihtiyacı duyuyorsunuz? dedim, namus, ahlâk, fazilet yaveleri dinledim. Niye orada çalışıyorsunuz? dedim, ekmek parası dedi. Pek inanasım gelmedi. Belki patronunun defterini dürmek, piyasayı kapmak istiyordu, belki bir yerlerle bağlantısı vardı, belki konu tamamen duygusal idi, bunu bugün de çözebilmiş değilim.

Netice itibariyle, muhbir vatandaş, bu ülkedeki her gazetecinin üzerine balıklama atlayacağı bir yem tutuyordu elinde: Çok mühim bir siyasetçinin oğlunun kellesi.

Ama ben gazeteci değil, çizgi romancıydım. Buna benzer daha önceki ihbarları doğrudan yazı işlerine havale etmiştim. Örneğin, büyük bir gazetenin patronunun eşinin Kekova'dan tarihi eser kaçırdığı yolundaki bir okur ihbarı gibi…

Ne mi olmuştu? Hiiç! Ne olmasını bekliyordunuz?

- Gazetenin parasıyla bedava tatil yapacaksın değil mi? Yağma yok! Niye seni göndereyim, Deniz Som'u gönderirim demişti yazı işleri müdürü kisvesindeki bostan korkuluğu.

- İyi o zaman, sana da gelirse böyle bir ihbar, gönderirsin samimi arkadaşını demiş ve bırakmıştım işin peşini.

Ama bu seferki konu -görünüşe göre- çok büyük olduğundan, böyle küçük çaplı adamlarla muhatap olmaktansa konuyu doğrudan doğruya Uğur Mumcu'ya aktarmayı düşündüm. Gazetenin faksından ona bir mesaj yollayıp durumu özetledim.

Aynı gün Uğur Mumcu'dan yanıt geldi:

- Önümüzdeki günlerde İstanbul'a geliyorum, bunu o zaman daha ayrıntılı konuşalım.

Birkaç gün sonra onu yazı işlerinde -ilk kez- gördüğümde kendimi tanıttım, bir köşeye çekildik, ayrıntıları naklettim. İlgilendi. Muhbir vatandaşa (adını bile hatırlamıyorum artık) bana bıraktığı numaradan telefon ettik. Gayrettepe cıvarındaki kafe ile birahane arası, berbat, gürültülü, duman altı bir yerde buluşuldu.

Ben böyle işlere alışık değildim, kendimi ajan filmlerindeymişim gibi hissediyordum ama Uğur Mumcu rahattı. Bizi her halde bir komplonun içine çekmeye çabalayan haspa, insanı rahatsız edecek kadar rahattı. Kırk yıllık ahbap gibi davranıyordu Uğur Mumcu'ya. Ünlü ve karizmatik bir gazeteciyle yeni tanışan birinden beklenecek çekingenlikten eser yoktu üzerinde. Bana anlattığı hikâyeyi bir de ona anlattı.

Uğur Mumcu ona bu iddialarınızı kanıtlayacak belgeleriniz varsa verin, yayınlayayım dedi. Muhbir, belge yok, her şey bizim patronun kasasında kilitli, beni odaya sokmuyorlar bile, ama -siyasetçinin- oğlu hep orada, bütün işler o odadan yürütülüyor, odaya dinleme cihazı yerleştirelim diye önerdi.

Uğur Mumcu'nun aklına yatmadı bu fikir; bu suçtur, öyle işlere ne ben kalkışırım, ne de size tavsiye ederim dedi.

Muhbir tek çözümün bu olduğu konusunda ısrarcıydı.

Mumcu elini ceketinin iç cebine attı, şimdiki volkmenlerin kulaklıklarına benzeyen kablolu bir şeyler çıkarıp gösterdi.

- Bunu yurt dışına giden bir arkadaşa getirttim; dinleme cihazı dedi.

O zamanlar o tarz elektronik zırıltılar bugün olduğu kadar kolay bulunan şeyler değildi.

Başka bir şey daha çıkardı. Kıravat iğnesine benziyordu.

- Bu da dedi, mikrofilm çeken bir fotograf makinesi; bunu da dışarıdan ısmarladım. Ama bu tarz şeyler yasal değildir, kullanamayız. Belgeniz varsa onları getirin, belge yoksa, kendinizi tehlikeye atmayın boş yere.

Kalkma zamanımız geldi. Uğur Mumcu saati sordu, söyledim. Kolundaki eski saati kurmaya çalıştı. Yine bir ultra-elektronik numara gösterecek sandım, meğer saati o kadar külüstürmüş ki, on dakika geri kalıyormuş. O yüzden saati sormuş.

* * *

Dönüşte ne düşünüyorsunuz abi? diye sordum. Temkinliydi, her şey olabilir dedi, provakatör de olabilir.

Ama çok samimi görünüyor dedim.

- Bunlar acaip iyi rol yapabilirler dedi.

O olaydan yola çıkarak yazdığım Komplo adlı bir senaryom yıllardır çekmecemde duruyor. Belki bir gün kifayetsiz muhterislerden bize de sıra gelir de bir yerlerden para bulur çekerim. Belki çekemeden ölürüm, fikir ve sanat eseri hırsızlarına gün doğar, bol bol talan ederler bıraktıklarımı.

* * *

O günden aklımda kalan en yoğun duygu ne, biliyor musunuz? Gazetede çalışıyordum. Çizgi romanım o aralar çok popülerdi. Ama gene de beş parasızdım. Bindiğimiz taksinin parasını Uğur Mumcu ödedi. Bundan çok utandım. Konuğumdu, ben ödemeliydim.

Karanlık dehlizler

Birkaç yıl sonra, Hızlı Gazeteci'nin Nazi muhibbi gazeteden şutlanmasına neden olan bantlarda, sizi gidi sahte demokratlar, hem kendi gazetenizi sağa kaymakla suçlayıp batırmaya çalışıyorsunuz, hem de Kenan Evren'in anılarını manşetten yayınlayan gazeteye kapağı attınız bağlamında bir şeyler yazıp çizdiğimde, Günaydın gazetesi Necdet Şen sizi Evren'le aynı gazetede çalışmakla suçluyor, ne diyorsunuz? diye rahmetliden demeç almıştı.

Oysa bir tek o değildi o gazeteye transfer olan. Belli ki amaç, bizi kavga ettirip kenardan seyretmekti. Bu da gazetecilik işte. Buralarda pek revaçta.

* * *

Yine o ayrışma günlerinde, Nazi muhibbi gazetenin Ankara bürosundaki toplantılardan birinde, gazeteyi cümbür cemaat terk eden ekip bir toplantı yapmış. O toplantıda Hızlı Gazeteci'de çizilenlerden de konuşulmuş.

(O günlerde ben tarafımı seçmiş ve gazeteyi çete savaşı yaparak ele geçirmeye çalışan bu kesime karşı tavır almıştım.)

Muhabirlerden ikisi toplantı biter bitmez arayıp dedikoduyu yetiştirdi:

- Necdet, toplantıda Uğur Mumcu senin için 'bilmemne 'dedi.

Güldüm. Derse desin dedim, ne olmuş?

- Şaka değil, ciddi söylüyoruz, böyle dedi.

- Yahu derse desin. Böyle dandik konulara mı takayım kafayı şimdi?

Ama o iki arkadaş da -neden, bilemiyorum- beni ona karşı kışkırtmak için epey abandılar.

- Bu adamla mahkemede hesaplaşmalısın, onu dava et.

- İyi de niye? Böyle zırva bir nedenle koskoca iki adamın mahkeme koridorlarında boy göstermesi ayıp değil mi?

- Ama dediler, bu adamın ruhundaki karanlık dehlizlerin herkes tarafından bilinmesi gerek.

Karanlık dehliz haaa? Hımmmm… Bir düşüneyim bakalım.

Ertesi gün aynı toplantıya katıldığını bildiğim bir başka muhabir arkadaşı aradım ve sordum:

- Uğur Mumcu benim için bazı ayıp sözler sarfetmiş, doğru mu?

- Pek sayılmaz dedi arkadaş. O, asıl senin o tarz sözler sarf ettiğin kanısına varmış, toplantıda öyle bir konu açtı dedi.

- Nasıl? dedim.

- Hani sen gazeteden ayırılanları Sodom ve Gomorra kentlerini topluca terk eden Lût kavmine benzetmiştin ya, Uğur Mumcu buna takılmış. 'Necdet bizi niye Lût kavmine benzetiyor? Lût kavmi, Gomorra, Sodom, Sodomi (oğlancılık) sözcüğünü çağrıştırıyor; yoksa Necdet bizi o tarz şeylerle mi itham ediyor?' diye sordu.

- Yani benim için 'i… 'demedi mi?

- Hayır, tam tersine, senin öyle şeyler ima ettiğin izlenimine kapılmış, o konuda şaşkınlığını dile getirdi sadece.

Hadi, buyur, buradan yak.

Ben bir akşam evvel arayıp telefonda gaz veren o iki değerli gazeteci arkadaşın kışkırtmasıyla kaleme kâğıda sarılıp ahfad-silsile dümdüz gidebilir ya da sahiden mahkemeye verebilirdim. Düşünebiliyor musun maskaralığı?

- Sensin oğlancı!

- Hayır, sensin!

Hakikaten de bayağı karanlık dehliz var bu medya dünyasında.

O iki arkadaşın ikisi de daha sonra televizyonda ve gazetelerde medya etiği konusunda kalem oynatmaya başladı. Bu işi yapmaya en uygun kişi onlar olduklarındandır her halde.

* * *

Pazarda limon satayım diyorum ama orada da vardır mutlaka dehliz mehliz.

Ya da oturup şu bizim medyanın neyin nesi olduğunu anlatan bir kitap falan yazayım. Ya da en iyisi, bunları hicveden bir sit-com komedi falan…

Peki televizyon dünyasında yok mudur hiç dehliz mehliz? Kralı var hem de. O da başka bir yazının konusu. Hızlı Gazeteci'yi dizi film ya da sinema filmi yapmak için getirilen teklifleri ve daha sonrasında tanık olduğum bin bir ayak oyununu da anlatayım bir ara, apışıp kalın.

Unutturmayın ama, hatırlatın.

Bir de zaman zaman şu donuk bakışlı, rahip kılıklı aydınlanmanın hırs küpü ittihatçısının 32 kısım tekmili birden hayat hikâyesini, 9 Mart cuntasını, varlığı inkâr edilen Roz teyzeyi, Simon dayıyı, askeri okuldan atıldıktan sonra ölen kardeşi, seçimlerden sonra MHP genel başkanına ithafen yazılan övgü dolu yazıyı, mafya babalarıyla kurulan ahbap çavuş ilişkilerini, her toplu sözleşme öncesi ölümsüzler katından alt katlara inip sendikayı terk etmeleri konusunda çalışanlara baskı yapan solcu postuna bürünmüş o faşistin romanını yazayım diyor ve her seferinde otur oturduğun yerde necdet, adam 77 yaşında, ertesi gün ihtiyarlıktan ölür, kendini berbat hissedersin deyip vazgeçiyorum.

Ve tabii ki eşeklik ediyorum, konformist davranıp topluma karşı yükümlülüğümü ertelediğim için.

Sonra ne toplumu lan? diyorum; işçi sınıfı devrim değil, sınıf atlamak istiyor; solcular ihaleyi askere devredip kendi hayatını yaşama derdinde. Müslümanlar başörtü inatlaşmasına saplanıp kalmış. Milliyetçiler Amerika'yı Anadolu'dan daha fazla seviyor. Liberallere sorarsan, köylülerimiz piyano dersi almaya başlayınca tüm dertler bitecek. Entellektüel dünyanın ufku, en çok satan gazetelerin manşetleriyle sınırlı. Hangi toplum?

Toplum, tercihini Reha'dan, Hıncal'dan, Seda'dan, İbo'dan, Edi'den Büdü'den yana kullanıyor. Biraz da onlar borçlu hissetsinler kendilerini topluma karşı diyorum.

Ne toplumu?

Ve siz kıymetli okur…

Siz de toplum değil misiniz? Nooluyor size şunca yazı yazıyor, bir şeyler anlatıyoruz da? Her gün otuzbir çeker gibi gizlice siteyi açıyor verilenleri aldıktan sonra bir iyi günler maili bile göndermeden ikileyip gidiyorsunuz.

Anlayın çocuklar, o kadar kara delik gibisiniz ki, size gönderilen hiç bir ışık hüzmesi geri yansımıyor. Aydınlığı yutuyor ve karanlıkta saklanmaya devam ediyorsunuz. Muhtemelen özgüveniniz eksik; imlâ yanlışı yaparsam necdetten azar işitirsem falan gibi çocukça korkularınız var. Hani şu Nasreddin Hoca fıkrasındaki, fillerden şikâyetçi olan, ama yarı yolda çaktırmadan sıvışan tabansızlar var ya, onlara benziyorsunuz.

Göt korkusunun adını ekmek parası koymayı, kıvırtmak, küspeleşmek, duyarsızlaşmak için yeterli sebep sayıyorsunuz.

Hadi bilmeyenler henüz bilmiyor ama şu siteyi her gün ziyaret eden şunca kişi kimdir, necidir, yazdıklarımı okur mu, okuduğunu anlar mı, bunu bilmek benim hakkım değil mi sizce?

Karşınızda çırılçıplak duruyorum, karanlıkta ağaç tepelerine tünemiş, çaktırmadan seyrediyorsunuz. Yapmacıksız dostluğu pornografik bir nesne gibi algılayışınızdaki çürümüşlüğü ne zaman kavrayacaksınız?

Karşınıza geçmiş, size gece gündüz öyküler anlatan masalcı dedeye bir merhaba deyip kendinizi tanıtmak çok mu büyük bir külfet?

Ama yapmıyorsunuz. Tebessüm etmekten bile acizsiniz. Sevmeyi öğretmemişler mi size?

E, ben de insanım. Üstelik de ağzım bozuk. Bu gibi çölleşme durumlarında öyle bilmem neye böyle bilmem ne diyesim geliyor, daha fazla hasbıhâl etme ihtiyacı duymuyorum.

Haa, bu yazıları kime mi yazıyorum öyleyse?

Zamana yazıyorum. İnanın, oramda bile değilsiniz. Ben bunları gecelerden bir gece küçük kara balığın öyküsünü dinledikten sonra sabaha kadar uyku tutmayıp okyanusu hayal edecek olan küçük kırmızı balıklara yazıyorum.

O siz değilsiniz. Olsaydınız bilirdim.

Siz, minik neco'yu çok seviyorum, çünkü ben de onun kadar çılgınım falan diyen bir bağımlı türüsünüz sadece.

Sizin donukluğunuz nedense beni üşütüyor.

* * *

Son bir Uğur Mumcu anımı daha anlatacaktım ama birden bir isteksizlik çöktü üstüme, değmez duygusuna kapıldım.

Hadi Allah rahatlık versin.

Yorumlar

Bu yazıyı tekrar okudum da biraz önce, bir iyi günler demeden geçmek istemedim.

Yazının sonunda, Son bir Uğur Mumcu anımı daha anlatacaktım ama, birden bir isteksizlik duygusu çöktü üstüme, 'değmez' duygusuna kapıldım diyor ya yazar; irkiliyor insan ister istemez.

Bu yazıda korkaklıktan başlamak üzere üstüme alınacağım ne çok şey var bilemezsiniz.

Ama en azından bu yazının da, diğerlerinin de, geceler boyu oradan bize kendisini açmak için, bize kendimizi açmamız için çaba sarfettiğinin de farkında olduğumu söylemek istedim.

Biliyorum, bu sitede her gün yeni eklenen ya da daha 'şık' olması için uğraşılmış bir şey var.

Sözü daha fazla uzatmadan da iyi günler :) diyorum.

Bu arada, biliyor musunuz, şapkalı â yazmayı Derkenar'dan öğrendim ben.

Cesur İlkuş - 28 Temmuz 2007 (20:21)

Öyle sanıyorum ki zaman sizden o azılı faşistin romanını da bekliyor. Ve muhtemeldir ki siz, içsesinizi dinleyerek bunu yapacaksınız.

Metin Göz - 28 Temmuz 2008 (10:01)

Son Uğur Mumcu anısını da anlatın. Kesinlikle değer. Yukardaki yazınızı yazarken bugün, yani altı yıl sonra yaşayacaklarımızı ve karartılan geçmişimizle hesaplaşacağımızı biliyor muydunuz? Zamana yazmaya devam edin lütfen. Yılmadan ve usanmadan.

A. Karasu - 28 Temmuz 2008 (12:51)

Ben de geçerken merhaba diyeyim dedim.

Merbaba Necdet Bey (abi, emmi, birader, hangisi hoşuna giderse)…

Edit kutucuğunun başında Görüşlerinizi Paylaşın yazıyor ama benim paylaşacak bir görüşüm yok şu ana kadar. Çünkü bize Küçük Kara Balık'ı okuyabilecek bir dedemiz, babamız, annemiz bile olmadı. Çünkü onların okuma-yazma öğrenmek için bir fırsatları dahi olmamıştı Anadolu'nun sıradan bir köyünde. Bu yaşta da küçük kara balık okumak biraz komik kaçar heralde.

Yaş 35, yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Haa… Ben mi? Ben bir Köy Enstitüsünde öğrendim okuma ve yazmayı.

Ya da okuyamayı ve yazamamayı. Geç kalmışız sizleri tanımaya… Ve hayata.

Sağlıcakla kalın…

Steve Harris - 28 Temmuz 2008 (13:14)

Sayın Şen, üzgünüm sizi bugünkü yazınız vesilesiyle tanıdım. Bu benim eksikliğim elbet ama, sizin bunda hiç mi dahliniz yok?

Edi - Büdü ile uğraştığını sandığınız insanlar yeri geldiğinde ne yapmaları gerektiğini bilirler. Bence insanlarımız her şeyi biliyor ve takip ediyorlar. Ben şahsen basınımızda birçok değerli yazarı elimden geldiğince takip etmekteyim. Ama birgün birisine yazmadım. Sebebi çok basit; riyakarlık olmasın diye. Fikirlerine katılmadıklarıma zaten yazamazdım; hem şartlar eşit değil hem de gereksiz ve faydasız bulduğumdandı.

Bugünkü yazınızı keyif alarak okuduğumu, aslında kara delik olmayı içime sindiremediğimi ifade etmek ve rahmetli Uğur Mumcu ile ilgili anınızı dört gözle beklediğimi belirtmek için yazdım. Elinize, yüreğinize, kaleminize sağlık.

Selamlar, saygılar ve sevgiler.

Dr. Nail Aydilek - 28 Temmuz 2008 (18:34)

Yazılarınızı gazeteden takip ediyorum ve bugün ilk defa girdim bu siteye. Ne yalan söyleyeyim buradaki yazınız, gazetedekilere nazaran sert olmasından sanırım, tarz olarak daha çok hoşuma gitti. Sonundaki serzeniş dolu siteminiz olmasa muhtemelen bu selamı vermezdim, yalan yok.

Ama düşündüm de, adam (affınıza sığınarak) bu kadar kızdıysa, bu kadar üzüldüyse bu işe, demek ki hakikaten selamsız bandosu bir kitlesi var.

Emirle selâm mı verilir dedim sonra kendime, koyun olma dedim, gurur yaptım ama, ne gururu lan, ne gururu .

Hoşça kalın.

Özer E. - 28 Temmuz 2008 (22:14)

Ayıp bana, at gözlüğü takmış gittiğim yollarda Necdet Şen'i yeni keşfediyorum. Star Gazetesi'nde neşeli neyzenvari yazılarını okumasam ve de tanışmamış olsam es geçmiş olacağım. Türkiye'de bilinmeyen ne kadar çok şey var, veya ne kadar da çokmuş bilinen. Artık okuyorum, teşekkürler dostum.

Hüseyin Emiroğlu - 28 Temmuz 2008 (00:05)

Yazıyı kim ve ne olduğunuzu anlamadan okudum. Ancak Hızlı Gazeteci çizeri necdet şen olduğunuzu daha sonraları Cumhuriyet'e çok seneler ara verdiğimden ancak anladım. Sanırım Cumhuriyet benden çok önceleri ara vermiş 'CUMHURİYET'e. Yazdıklarınız bir medya analizi, ama geç kalınmamış mı?

Bir alıntı:

'Vakt-i istibdatta söz söylemek memnu idi
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı
Devr-i hürriyetteyiz şimdi değişti kaide
Söyletirler evvela sonra s… Ler ananı'

Cumhuriyette çalışmak buna benziyor galiba.

Engin Karaca - 29 Temmuz 2008 (01:18)

Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir okuru iken sizi de beğeniyle izliyordum. Ancak malûm gazetenin çizgisini kavrayınca bir daha gazeteyi almadım. Doğrusu çizgileriniz ve konularınızı beğeniyle izlerdim. Yıllar sonra star gazetesinde denk geldim isim benzerliği diye düşündüm. Yazıyı okudukça ne kadar yakın düşündüğümüzü gördüm ve çağrınıza da cevap vermek zorunda kaldım. Her neyse biraz giyin üşüteceksin ayrıca oranı ört yalnız değilsin:)

Emin Turan - 29 Temmuz 2008 (02:27)

İyi günler demeden geçmeyeyim dedim, söyleyecek sözünüz bu kadar az mı iletisi geldi.

Fatma Seçkin - 29 Temmuz 2008 (17:15)

Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan gonulden de irak olurmus hesabi. Uzun yillar memleketten uzak olmaktan kaynaklaniyor bu tabi. Yazinizi okuyunca yuregimin bir kosesindeki hasretlik denen sizi depresti gene. Saglikla kalin.

Cihat Sahinkaya - 30 Temmuz 2008 (03:20)

Biricik Necdet Abi! Bak abi diyorum ona göre. Kalay yemekten korkan biri olmadığımdan ya da böyle sanal ortamlarda atılan kalayların eski tadı vermemesinden midir nedir yine de uğrayıp bir fırça da ben yiyeyim dedim (malûm kısa süre öncesinden kalma küçük bir düzeyli yanlış anlaşılma hukukumuz var ne de olsa.)

Bundan sonra okuduğum yazılarını tekrar okuyup hepsini en az bir kere yorumlamaya karar verdim. Yanlış anlama tırstığımdan falan değil. Kendi kendime dedim ki: Ya adam haklı valla. Sonuçta burada başçavuşun beygiri osurmuyo ki!

Ancak benim de sana söylemek istediğim bir şey var. Yani hem yorum yazmamız için o kadar laf saymışsın hem de gönderdiğim yorumlarımı yayınlamıyorsun be abi. Oldu mu şimdi? Dün Totem ve Tabu adlı yazına bir yorum göndermiştim saat 24. 00 civarı meselâ. Hani gönderdiğim bir yazıyı beğenmeyip yayınlamaman neyse ama yorum bu be abi. Ben burada ne yorumlar okuyorum öfke, şiddet vs. Dolu. Onlar bile yayınlanırken benim önemsiz bir yorumumun yayınlanmaması şaşırttı beni doğrusu.

Ancak şunu bil ki sana ve bu siteye karşı herhangi olumsuz bir düşünce içerisine girmedim. Belki de eline ulaşmamıştır canım. Değil mi? Hadi kal sağlıcakla…

Yazan: Kalay bekleyen bakır ibrik.

Serdar Demirdirek - 7 Ocak 2009 (16:50)

Sevgili Necdet Ağabey (Yoksa abi deyip geçsem mi, ama edebi olsun ağabey diyeyim).

38 yaşıma rağmen benden büyük olduğunuzu tahmin ettiğim için ve hatta kanımca saygıyı da hakediyor oluşunuza -en azından okuduğum o muhteşem Hızlı Gazeteci ciltleri yüzü suyu hürmetine- fazlasıyla inandığım için ağabeyimsiniz. Ben derkenar'ı bir kaç yıl önce tesadüfen keşfettim. Nereye? kitabınızı okuduktan sonra bu adam nereyedir acaba? diye nette aratırken rastlayıverdim. Zaman zaman çok severek, kimi zaman da bazı şeylere kızarak, hatta anlamsızca alınarak.

Ara verdiğim de oldu tüm internetteki forumumsu yerlere küstüğüm dönemlerde.

Ama şimdi bu Mumcu yazısını okuyunca, özellikle de o son satırlardaki serzeniş ötesi giydirmelerinizi de görünce, artık bir selâm verme zamanıdır dedim.

Öncelikle bu web aleminde yazılan ya da yapılan pek çok yazının ya da işin havaya sallanan balık oltası gibi olduğunu düşünür oldum iyiden iyiye. Yazıyorsunuz, çiziyorsunuz ama bazen geri dönüş olmayınca tüm bunlar boşa harcanan çaba mıdır, karanlığa okunan ezan mıdır deyip sinirlenmeye ve hatta bir de utanmadan alınmaya başlıyorsunuz. (Bu sözlerim kendimedir, aman diyim Necdet ağabey alınma!)

Fakat bana göre web ortamında da aslında toplumun genelindeki yansımalarla çokça karşılaşmak mümkün. Dışarısı neyse burası da az buçuk o yani. Yani fazla büyük beklentilere kapılmamak lâzım. (Ama yazılar çiziler de bir gün, bir aralık mutlaka asıl ulaşması gerekenlere ulaşıyor emin olun.)

Selamlar abi.

Çağrı Öztürk - 10 Mart 2009 (22:28)

Merak etmeyin necdet bey sizi takip ediyoruz hem de BACI'dan beri hem de anliyoruz.

Raif Alçin - 8 Eylül 2009 (01:05)

Malûmunuz, sevgili Uğur Mumcu'nun katledilişinin 18. Yıldönümünün idrâki içindeyiz.

Elbette Uğur Mumcu deyince aklımıza yalnız parçalanmış ceset parçaları, katiller gelmiyor.

İtiraf etmesi çok zor, utanç verici de olsa aklımıza 12 Eylül öncesi solculuk günlerimiz ve işçi sınıfının göz bebeği DİSK geliyor. Bu garip kulunuz da DİSK'e bağlı bir sendikanın yöneticisi. Ve o günlerin egemen siyasetinin aktif neferi!

Uğur, o günlerde kamuoyuna keşfettiği bir gerçeği açıklıyor ve gazetedeki köşesinden diyor ki; ülkemizde anarşinin arkasında silâh tüccarları da var. Bunların başında da komşumuz Bulgaristan'da devletin bizzat kontrolunda faaliyet gösteren XXX şirketidir. (İnanın şirketin adını hatıralmadığım için boş bıraktım. Exportlu bir şeydi galiba.)

O zaman da biat ettiğimiz siyaset Enternasyonal ya… Ve dal budak sarmış tüm ilerici kuruluşlara… Anında düzenlenir Spor ve Sergi Sarayı'nda (şimdiki Lütfü Kırdar) toplarsın binlerce insanı…

Ayağa kalk Uğur Mumcu, Sen CIA ajanısın, Nasıl lâf edersin Bulgaristan Komünist Partisi'ne, Dostumuz, yoldaşımız Jivkov'a…

Bağırıyoruz koro halinde, binlerle birlikte!

Macit Cününoğlu - 24 Ocak 2011 (16:28)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

154