Patronsuz Medya

Ejderha olsan kâr etmez

Necdet Şen - 8 Mayıs 2020  


Koca Yusuf'u bilir misin? Gemi aslanı gibi bir adam! Kapılardan sığmaz, güç kuvvet yetirilemez bir cihan pehlivanı.

Bu dev cüsseli memleket evlâdının bileğini bükebilen, sırtını mindere yapıştırabilen bir denk kuvvet çıkmamış, çıkamamış. Namı ta avrupalara, oradan amerika diyarlarına ulaşınca, demişler ki, gel yiğidim, bir de bizim güreşçilerle sına gücünü kuvvetini…

Hikayenin tamamını anlatacak değilim elbet; merak edenler için arama motorları bir tık uzaklıkta. Fakat kendinden önceki dünya şampiyonlarını tuttuğu gibi minderin dışına fırlatan bu adam azmanının akıbetinden üç beş cümleyle söz etmezsem olmaz.

Önce avrupada, ardından amerikada yaptığı -ve tabii ki kazandığı- güreşlerden topladığı yüklü hasılatı yanında nakit cinsinden taşımak istemediği, bankaya borsaya falan da güvenmediği için (eft, swift, iban falan ne arasın o zamanlar) altına çevirmiş, belindeki kuşağına sarmış, dönüş yoluna koyulmuş Koca Yusuf.

40 kilo kadar olduğu tahmin ediliyor yanında taşıdığı bu altının ağırlığının. Eh, yaklaşık 140 kilo da kendisi çekiyor ki, bu da az şey değil.

Tarifeli uçak seferleri de yok o zamanlar, dönüş vapur ile. Vapurun adı La Bourgogne.

Kadere bak ki daha yolun başlarında bir başka şilep ile toslaşan La Bourgogne sulara gömülüyor.

Rivayet odur ki, cüsse olarak zaten fazlasıyla ağır olan cihan pehlivanı kendini okyanusun sularında bulduğunda, kuşağına zulaladığı altın külçelerinin de katkısıyla bekleme yapmaksızın dibe batıyor. Hiç bir insan evlâdının güç yetiremediği bu dev adamın yiğitliği atlantiğin derin ve serin sularına sökmeyince, böyle hazin bir şekilde bitiyor hikâye.

* * *

Nereden geldi şimdi aklına bu eski mevzu diye sual eden olursa, geliyor işte, karantina günlerinde vakit bol. Lüzumsuz mevzulara kafa yorarak gönlümüzü oyalarken ve dünyamız -bir dizi düzen kaynaklı olumsuzlukla- frenleri patlamış hafriyat kamyonu gibi yokuş aşağı giderken, bu furyadan nasıl menfaat devşiririz hesabı yapan (gizli gizli değil, alenî), ceplerine doldurduğu, kuşağına sardığı, kamyonlarla tayyarelerle gemilerle bilinmeyen adreslere taşınan ganimetine tapınan başka sikletten cihan pehlivanları geçiverdi zihnimden.

Demiş ya hani şair, sarhoş oldum da seni hatırladım yine, sağ elim, aç gözlü elim, budala elim diye, bu da o türden bir hikâye.

Nerede kullanacaksın be mübarek o kadar nakiti, çivisi çıkmakta mahvolmakta olan bir dünyada, diye sormak geliyor içimden, biraz tırsıyorum. Hangi adaya hangi çöle hangi ziggurata sereceksin postu ahalinin zoraki köleliği olmadan? Kaç tane uçak kaç tane tanker sığdıracaksın yoksul çoğunluktan gasp ettiklerinle yaratacağın yalancı cennetine? Var mıdır mı öyle asude bir belde? Radyoaktivite yüklü bulutları, kasırgaları, siklonları, tsunamileri nasıl yasaklayacaksın? Sanayi atıklarına, böcek zehirine, mikroplastiğe bulanmış eti sebzeyi hububatı nasıl yiyeceksin? Bu doymak bilmez oburluk nereye kadar? Artezyenlerle hortumlanıp şişelere doldurulmuş çakma zemzem suları dindirebilecek mi hararetini? Daha ana rahminde kansere anemiye diyabete yakalanmış bebelerin -belki de kendi torunlarının- yüzlerine bakabilecek kadar dirayetli misin?

Bir yanda artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak diyenler (biraz o tarafa meylediyorum), diğer yanda sistem ne yapar eder yürütür trenini diyenler (kısmen hak vermiyor değilim) ve bu ikisinin arasında durmuş e ama biz bu yaz ispanyaya tatile gitmeyi planlıyorduk yaa diyen, yaşanmakta olan hadisenin iki eğlence arası pis bir şaka olduğu konusunda ikna edilmek için münhal yaşam gurusu bakınanlar…

Yoksul doğmuş yoksul yaşamış ve şimdi eski yoksul günlerini bile özlemle anacak kadar dibe çökmüş bir işsizler kalabalığı ve onlara bölük bölük eklenmekte olan yüksek tahsilli yeni işsizler… En kalbur üstü üniversitelerin diplomasını aldıktan sonra çay bahçesinde garsonluk ya da markette kasiyerlik bulabilince sevinç gözyaşları döken bahtsız prekarya

Hoşgeldiniz kardeşlerim! Cesur Yeni Dünya'nın yeni proleterleri; iphonelarımızdan başka kaybedecek bir şeyimiz kalmadı diyenlerdenseniz, fazla iyimsersiniz. Bunlar iyi günleriniz. En yukarıdan başlayıp zait alfa olmayı hayal etmiştiniz, yamaçtan aşağı kayıp durduğunuz bu irtifa kaybında nakıs ipsilonluğa bile fit olacak, muhtemelen orada dahi tutunamayacaksınız.

Azıcık kasılayım lütfen; biliyor musun ben bunları sezmiştim zamanında. Çok uzak görüşlü olduğumdan mı, yoksa manzara benim gibi bir miyopun bile görebileceği kadar açık ve net olduğundan mı, kestiremiyorum. Ta seksenlerde böyle bir dünyanın yaklaşmakta olduğunu düşünmeye başlamış, dur şu mevzuyu bir çizgi roman ya da dizi film falan yapayım diye niyetlenmiş, bir yerlere notlar falan almış, en nihayetinde üzerime çökmüş olan mahut tembellikle bu hikâye taslağını kendimle birlikte öteki tarafa götürme ihtimalini görüp, özet kabilinden yazıya dökmüştüm. (Bu yazıların birkaçı bu sitenin Distopya bölümünde duruyor.)

Açıkçası, bugün olan bitenin bir kısmını otuz küsur sene önce kahve falında gözlemlemiş olsam da, halihazırdaki aşamaya bu kadar erken geçilebileceğine o zamanlar pek ihtimal vermemiş olmalıyım ki, ağırdan alma, meyveyi olgunlaştırma işini bayağı uzun tutmuştum.

Ne var ki, o günlerden bu günleri -her nasılsa- az buçuk kestirebilenlerden olsam da, bugün artık, değil otuz kırk yıl sonrası, bir yıl sonrasına dair bile öngörüde bulunamıyorum.

Belki şunlar söylenebilir sesli düşünme kabilinden: Kapitalizmin bolluk masallarının nereye vardığı ve buradan düze çıkılamayacağı, akıllı insanlar tarafından zaten söylenip duruyordu. Bizim gibi hamşoların bile kafasına dank ettirebilecek bir görüntü netliği anca şimdi oluşuyor gibi. Popüler deyişle, hikayesi bitiyor Refah Toplumu masalının.

Peki şairin bir zamanlar buyurduğu gibi, bu kan denizinin ardından kızıl güneş mi doğar? Sanmam. Sosyalizm, insanlığa bugüne kadar önerilmiş en onurlu en hayırhah ütopya olabilir, şahsen hâlâ o kafadayım. Ama iş sahaya aksettiğinde, teori kitapta durduğu gibi durmuyor; süreç bir biçimde polpotlar stalinler üretiyor, asıl amaç hasıl olamıyor.

Sittin senedir bir gıdım değişmeyen, yenilenmeyen, taassup içindeki devrimci tipolojisiyle bundan sonra da bir şey olacağı yok zaten.

Özetle, şu an itibariyle kitleleri ardına katıp sürükleyecek yeni bir heyecandan, romantizm dalgasından çok, bizi, hatta belki bizden sonraki birkaç kuşağı da önüne katabilecek bir anafor, çoğunluğun nefesini kesecek türden bir yıkılış yaşanacak gibi görünüyor. Üstelik öyle bir yıkılış ki bu, tabii ki en yoksulların en altta kalıp yamyassı olacağı ama en üsttekilerin de öyle sıyrıksız atlatmalarına fırsat vermeyecek bir dingil kırılması ve kontrol kaybından söz ediyorum. Bıçak kemiğe dayandığında -ki o an hangi andır bilemem- olayların akışı, sekiz milyara yaklaşmış bir dünya nüfusuna ne haliniz varsa görün diyerek gününü gün edebilecek tıynetteki birkaç yüz bin vampirin gönlüne göre gitmeyebilir.

Sadece bugünün neoliberal distopyasında mı? Tarihin hangi döneminde egemenler o kadar korunaklı bir hayat sürdürebilmiş ki zaten? İnsanlığın makus talihine bakan, her sayfada kan ter ve gözyaşı görür. Kişi evlâdı kendisi için girilemez kaleler, tırmanılamaz burçlar, aşılamaz lazer kalkanları, yaklaşanı cozz diye yakan dron orduları falan kurabilir, ama mikroplastiklerin okyanuslarda adacıklar oluşturabilecek, antarktikadaki buzulların alt katmanlarında bile yuvalanabilecek kertede özgürce seyahat edebildiği, karbondioksitin ve metan gazının, virüslü kaka fışkılayan kuşların tepemizde fink attığı, toprağın çölleştiği, tarım ürünlerine sıkılan mikro ölçekli zehir damlacıklarının rüzgârlarla ve akarsularla uzak coğrafyalara taşınabildiği bir dünyada hangi sığınak yeterince güvenlidir?

Uçuşları daha ne kadar durdurabilir, alışverişi ne kadar erteleyebilir ki küresel kapkaç sisteminin muktedirleri? Virüsün uçağa ihtiyacı var mı, böcekler, tozlar, akıntılar ve rüzgârlar bu kadar özgür ve dizginlenemezken? Ayda kurulu istasyonlarımız, Satürn'ün Titan uydusunda ya da Mars'ta yerleşmiş kolonilerimiz yok halihazırda. Hepimiz buradayız ve okyanusun en ıssız adası bile kişisel güvenliğimizi garantilemiyor.

Bugün için belki şu kadarını söylemek gerçekçi olabilir: İnsanlığı birkaç yüz yıldır tutsak etmiş, köleleştirmiş olan büyük bir yanılsamanın sonuna geldik. Buna isteyen kapitalizm, isteyen klientalizm, makyavelizm, nasyonalizm veya başka bir şey diyebilir. Şimdi -muhtemelen- yeni bir fasıl başlıyor. Ya da çoktan başlamıştı. Adını, ana fikrini, giriş gelişme sonuç bölümlerini bilmiyorum. Bilen var mı, onu da bilmiyorum. İyimser miyim? Hayır. Kötümser miyim? Pek değil. Toplumların eve kapatıldığı, hayatımızın akışının sekteye uğratıldığı böyle bir döneme denk geldiğim için mutsuz muyum? Yooo.

(Ayıptır kendimden örnek vermesi ama ben zaten uzun zamandır bir çeşit gönüllü karantinada, insanlardan ve onların parayla satın alınan mamul zevklerinden uzakta, toprağı ellerimle işlediğim, barınağımı kendim yaptığım mütevazı bir hayat pratiği içindeydim. Kişisel anlamda hazırlıksız yakalandığım ve fazladan fedakârlık yapmamı gerektiren bir sıkışma yaşamadım. Böyle de olabiliyor.)

Bunu bizzat deneyimleyerek olabildiğini görmenin verdiği özgüvenle şunu bir daha tekrarlayabilirim sanıyorum: Sahip olduğumuz -ya da olmaya çalıştığımız- tüm o ıvır zıvır hakikaten ihtiyaç mıydı? Daha azıyla yetinemez miydik? Sosyal medya hesabımızdaki arkadaşların kaçta kaçı sahiden arkadaş? Bu nesne düşkünlüğü bu heves bu iştiyak bizi sahiden de mutlu ediyor muydu?

Belki bu yaşadığımız günler yukarıda sorduğum ve artık daha fazla detaylandırmayı gereksiz bulduğum sokma aklı sorgulayanların sayısının artmasına yol açacaktır. Hatta belki açmıştır bile. Umarım. İnsan kaç yaşında olursa olsun değişebilir. Ne kadar akıllı ne kadar bilgili olursa olsun bilmediği ve öğrenmesi gereken bir şeyler hâlâ vardır. (Kendi adıma ben, daha yakın zamana kadar vejetaryenlerle kafa bulan biriyken bir gün bir de baktım ki hiç bir sağlık sorununun zorlaması ya da doktor zılgıtı falan olmaksızın veganlığın kapısından içeri adım atmışım. Olabiliyor yani. İnsan yontulabiliyor.)

Bizi insanlıktan, hayatı yaşanmaktan uzaklaştıran bu berbat düzenin tekerine çomak sokmak için ille de göğsü çapraz fişeklikli kent gerillası olmak ya da ölmeye yatmak falan gerekmiyor. Şunu aklımızda tutabilirsek belki de onca seçenek bolluğunda adımımızı hangi kapıdan yana atacağımızı sezinleyebiliriz:

Bize dayatılan her melâneti kader belleyip susmak, sineye çekmek, normalimiz olarak kabullenmek zorunda mıyız?

Belki korktuğumuz ejderhalar da bizden (onurlu kalabilme ve gözlerinin içine bakabilme potansiyelimizden) korktukları için o kadar taş yürekli ve kıyıcıdırlar.

Mikroskopla bile zor görülebilen bir virüsün yıkılmaz sanılan kurumların duvarlarını çatlattığı bir dünyada -koskoca insanlar olarak- bizim korkup saklanmaya, sus pus olmaya hakkımız var mı?

Yorumlar

Kapitalizmin avukatlığını yapmış gibi olacağım ama; virüsün çıkışını kapitalizme bağlamanın mesnedi yok bence, veba salgınında kapitalizm mi vardı? Belki tedavi süreçleri çelişkiyi görünür kılmıştır, o kadar. Diğer taraftan, mevcut yaşam biçiminin (kapitalist, kendine ve doğaya yabancılaşmış) kabul edilemezliği için virüse gerek yok, insan olmak yeterli. Kaldı ki virüsü ve insanların ölümünü tehdit olarak görmüyorum. Asıl sorun; insanların değil, insanlığın ölümü ve bunu uzun süredir yaşıyoruz. İnsanı insan yapan şeyin biyolojik varlığı değil de bu biyolojik varlığından bile feragat edebileceği değerler olduğunu düşünüyorum. Aşı olan çocuğun çığlıklarını da atıyor olabiliriz. Dışsal müdahale ile, küresel felâkete (küresel ısınma, kirlilik, kuraklık, vicdansızlık) giderken, insanlığın yaşayış ve düşünüşünü değiştirecek bir etki de yaratabilir bu virüs. Mevcut istatistiklere göre 8 milyarın 1 milyarının bile alma gücü yok. Ama insanî değerler hızla eriyor, sizin tabirinizle içim acıyor.

Özkan Basat - 9 Mayıs 2020 (20:58)

Halihazırdaki salgını kapitalizm yüzünden böyle oldu gibi algılamıyorum. Öyle bir anlam çıkıyorsa, meramımı ifade etme konusundaki beceriksizliğime verebilirsiniz. Bunun dışındaki tüm tespitlerinize yürekten katılıyorum. Balon irtifa kaybederken gözden çıkardığımız, yükselebilmek için attığımız ağırlıkların başında -sizin de işaret ettiğiniz gibi- insanlığımız geliyor. Buna esef ettiğim için yazıldı bu yazı biraz da.

Necdet Şen - 10 Mayıs 2020 (10:22)

İnsanlık öldü ya da can çekişiyor bu konuda azıcık izanı olan herkes hemfikir anladığım kadarı ile. Fakat herkeste bir başkası yaptı havası var insanlığın can çekişmesinden sizler de en az benim kadar suçlusunuz. Bu kadar yalancı, fırsatçı insanlıktan nasibini almamış insan müsveddelerini amerika ya da israil ya da illimunati göndermedi biz yetiştirdik, kendi başarımız hepimiz 80 milyonda 1 oranında gurur duyabiliriz. Hiç bir şey yapmadık eğriyi görünce başımızı diğer tarafa çevirdik. İslam dinini referans alanlar 'Emri bil maaruf Nehyi anil münker' meselesini görmezden geldiler. Muhterem Muktedire ve saz ekibine de ondan öncekilere de göstermemiz gereken şerefli dik duruşu sergileyemedik üç kuruş maaşa, ihaleye fit olduk sattık insanlığı.

Bu işin en kötü tarafı gelecek nesli de biz yani ya menfaati ya da korktuğu için susanlar yetiştirecek. Armut nereye düşer acaba?

Mehmet Karaman - 11 Mayıs 2020 (15:00)

En büyük devrim, tüm girişimlerin en büyüğü belki de en anlamlı olanı kendini değiştirmektir diye düşünüyorum. Dünya, bizim gerçekte ne olduğumuzun yalın, samimi ve dürüst ifadesidir. Ne olduğumuzun mükemmel bir göstergesi.

Züleyha Ekici - 18 Mayıs 2020 (14:18)

Üstadım biraz aykırı bir yorum olacak. Yanlış olmasını da en çok ben arzu ediyorum.

Ancak virüsün öncelikle zayıfları, kronik rahatsızlığı olanları ve yaşlıları öldürdüğü malûm. Acaba bu hastalık bizzat egemenlerin artık işlerine yaramayanlara maaş ödememek için kullandığı bir yöntem olamaz mı? Artan yaş ortalamasıyla, azalan genç nüfusla Batı ülkelerinde çökmesi yaklaşan emeklilik sistemlerine ilâç gibi gelecek çünkü.

Emre Sermutlu - 9 Ağustos 2020 (18:43)

Emre Bey, bu kuşkuları paylaşmak için çok nedenimiz var tabii ki. Sistemin egemenlerinin ve onların akıl danelerinin en akla ziyan en hunhar projelere zihnen ve vicdanen yatkınlıklarını zaten her adımda görüyoruz. Aklımıza gelenlerden daha beterini bile hesaplıyor, tartıyor, fizibilitesini değerlendiriyor olmaları mümkün, hatta kuvvetle muhtemel.

Diğer yandan, bu tarz dolambaçlı ve kendi beyaz kıçlarını da tehlikeye sokan ayak oyunlarına ihtiyaçları var mı gerçekten? Önceki kuşakların bin bir meşakkatle, yüzyılları bulan mücadelelerle ve tırnaklarıyla kazıya kazıya elde ettikleri temel haklar bir gece yarısı aniden buharlaştığında, kitlelerin cirmi, üç beş gün sokaklarda pankart taşıyıp kahrolsunlu sloganlar bağırmak ve üç beş vitrin camı indirip sonra netflixte dizi seyretmekle sınırlı kalıyorsa, atı alan üsküdarı sorunsuzca geçiyorsa, kim niye uğraşsın o türden gidişatı öngörülemez, ters tepme ihtimali yüksek planlarla?

Şu yaşın üstündeki ve şu gelir düzeyinin altındaki herkesi sosyal güvenlik şemsiyesinden çıkardık derler, olur biter. Gırtlağımızı kesseler ağzımızı açıp ıh dediğimiz yok zaten.

Necdet Şen - 10 Ağustos 2020 (11:20)

diYorum

 

Necdet Şen neler yazdı?

80
Derkenar'da     Google'da   ARA