Patronsuz Medya

Neee! 'Yazar' haaa! Vay canına!

  Necdet Şen - 11 Nisan 2003


Hayatımı karikatür çizerek kazanmaya başladığım 18 ve sonrası yaşlarımda altından kalkmakta zorlandığım ufak bir sorunum vardı. Yolda sokakta, ahbap akraba meclislerinde falan, ne iş yapıyorsun? sorusuna muhatap kaldığımda kıvranırdım.

Çünkü karikatüristim dediğimde karşımdaki yüzüme boş boş bakar, yanii? derdi.

Tekrarlardım: Karikatüristim.

Tamam, anladık da, ne iş yapıyorsun? derdi yine karşımdaki.

Karikatüristim işte, basbayağı! diye yinelerdim ben de.

Muhatabım taş kafalı birine çatmış olmanın sıkıntısıyla, karikatürist olduğunuzu anladık; hayatınızı kazanmak için yaptığınız işinizi, mesleğinizi soruyorum diye dayatırdı.

Onlara hayatımı karikatür çizerek kazandığımı, hatta çoğu zaman o eciş bücüş çizgilerle babamın emekli maaşının üç-beş katı para kazandığımı anlatana kadar göbeğim çatlardı.

Gün geldi, pes ettim. Çünkü necip cemaatim doğal olarak karikatürü meslek olarak değil hobi olarak görüyor, buna para falan ödendiğini tahmin edemiyor, öğrenince de çok şaşırıyor, muhtemelen içinden bu da adalet mi, ben bütün gün çalışıyor şu kadar para kazanıyorum, daha sakalı çıkmamış bir velet iki dakikada bir şeyler çiziktirip çuvalla para kazanıyor! diye düşünüyor, hatta bazen bunu açık açık söylüyordu.

Karikatürün -hele çizgi romanın- iki dakikada çizilmediğini, gecesi gündüzü, bayramı seyranı, tatili izni falan olmadığını kime nasıl anlatacaksın ki? O öyle zannediyor ve daha ötesini merak bile etmiyor. Söylesen de dinlemeyip duygusal tepki veriyor.

Zamanla ne iş yaptığım sorulduğunda, Sirkeci taraflarında bir yerde çalıştığımı falan söylemeye başladım. Çok sıkıştıran olursa da tezgâhtarım, defterdarlıkta memurum falan diyor, konuyu başka taraflara kaydırıyordum.

Ama zamanla televizyonlarda falan görünüp, dergilerde röportajlar makaleler falan çıkmaya başlayınca, çizerliğim -ve önemim - tescil edilmiş oldu. Dolayısıyla bu işten para kazanıyor olmam daha az tuhaf karşılanmaya başlandı. Yine de çoğu zaman asgarî ücret düzeyinde bir maaşım olduğu düşünüldüğünden (o kadarını lâyık görüyorlardı), zaman zaman neredeyse milletvekili kadar kazandığımı öğrenen kimi insanların allak bullak olduğunu, morarıp bozardığını falan gördükçe, gelirimi de saklamaya başladım.

Bencillikten değil, etrafımdaki insanları üzmemek için.

Oysa ne olacak ki, denizden midye toplayarak karnımı doyurmak zorunda kaldığım, yine de o çuvalla parayı reddettiğim de oldu zaman zaman. Etrafımdaki insanlara bunu anlatmaya kalktığımda da ya uçuk olduğumu ya da ezikliğimden palavraya başvurduğumu düşündüler.

Bazıları ayrıldığım gazetenin en muktedir kişisi ve bir yazarı ardımdan mükerrer yazılar yazdıkları halde, bazı dostlarım bana öylesini daha çok yakıştırdıklarından mı, yoksa başka türlüsüne akıl erdirmeleri mümkün olamadığından mı bilemem- yine de oralardan kovulduğumu ve utancımdan söyleyemediğimi düşündüler.

* * *

Artık Yazar'ım

Paraya ve markaya odaklanmış orta sınıf insanıyla bu konularda bir türlü senkron tutturamadığımı -ve tutturamayacağımı- biliyorum artık. O nedenle asla ve kat'a çizgi romancıyım ya da karikatüristim falan demiyorum. Bu yakınlarda işin kolayını buldum, soranlara yazarım diyorum.

Kendimi yazar sandığımdan falan değil; başka soru sormasınlar diye.

Çünkü çizerim dediğimde hemen ardından hangi gazete? sorusu geliyor. Hiç bir gazete, artık çizmiyorum dediğimde de içlerinden vah zavallı, işsiz, ama bunu söylemeye utanıyor diye düşünüyor ve bunu ister istemez belli ediyorlar. Yüzlerinden geçen acıma ifadesinden anlıyorum.

Ama denedim, yazarım dediğimde başka soru almıyorum. Önce kısa bir suskunluk oluyor. Belli ki karşımdaki acaba hangi kitapları yazdı, şimdi sorarsam okumadığım, dolayısıyla da cehaletim ortaya çıkacak diye endişeleniyor. Bir süre ne yapacağını kestiremeden iç hesaplaşma yaşıyor.

Bazıları hemen başka bir konuya atlıyor. Çok azı aaa, sahi mi, ne yazıyorsunuz, roman falan mı? diye sorabilme cesareti gösteriyor.

Onları da bir tür seyahatname, Hindistan'a gittim geldim. Ayrıca internet sitemde yüz küsur yazı yazdım diye yanıtlıyorum.

O zaman da bir tuhaf ifade geçiyor muhatabımın yüzünden. Belli ki bir nevi sahte yazarla karşı karşıya olduğunu düşünüyor.

Sadece tek çizgisiz kitabım olduğundan değil, internet sitesindeki yazıları yazıdan saymayışından. Zaten internette site demek, işsizliğin bir nevi tescili.

Çünkü necip cemaatim için iki tür yazar var:

İlki, gazetelerde köşesi olan kişi. (Yazıp yazamamak önemli değil, yeter ki bir köşen olsun.)

Diğeri de roman falan yazanlar. (Yazıp yazamamak önemli değil, yeter ki basılmış kitabın olsun.)

Ben ne oyum ne diğeri; arada kalmış, ne yaptığını tam olarak tarif bile edemeyen bir tür ipsiz-sapsız.

Yine de -belki ayıp olmasın diye- yazarlığım kayda geçirilmiş oluyor. Daha önce çizer olduğumu ve şu ana kadar yayınlanmış onlarca kitabım olduğunu söylemiş olsam bile yazarlık kadar mühimsenmiyor. Çünkü onlar kitap değil Tommiks-Teksas. O tarz şeyler yapmak da iş değil avare eğlencesi. Kitap dedin mi aklımıza, içinde resim olmayan, sadece okunan (yani satın alınan, ama belki de hiç okunmayan) şeyler gelmeli.

Bu bağlamda benim kitaplarımın sayısı bir ya da kırk bir, bakış açısına bağlı.

Her ne kadar Orhan Pamuk falan türünden sahici bir yazar değilsem de, o an o ortamda daha makbulü bulunmadığından yine de yazardan sayıldığım için daha fazla soru yağmuruna tutulmuyorum. En azından ne çiziyorsun, nerede çiziyorsun, ekmeğini neyden kazanıyorsun? sorularına muhatap olmadığım düşünülürse ve sanırım insanın yazar olmak için mirasyedi falan olması gerektiği sanıldığından olsa gerek, çok garipsenmiyor. Hatta Avrupa görmüşlere ve bohemlere gösterilen bir nevi saygıya mazhar olduğum bile oluyor diyebilirim.

Saygı, hayranlık, iltifat filân istemem, yan cebime koyun diyeceğim, ama yazarım demek bana ufak da olsa bir dokunulmazlık, sorguya çekilmezlik zırhı sağlayacaksa bundan sonra da -hiç bir şey yazmasam bile- yazarım demeyi sürdürürüm zannediyorum. Yemin etsem başım ağrımaz; kıytırık mıytırık da olsa, hiç bir satış başarısı kazanmamış da olsa, bir sürü kitabım var işte.

* * *

Bu da bir çeşit marka

Eh, bunun bazı yan etkileri de oluyor haliyle. (Mamafih, çizerim dediğimde de oluyordu, o nedenle yeni bir sorun değil.)

Bu sorun şu: Bir yerlerde ismin yayınlanmışsa, az çok okuyanın ve adını hatırlayanın varsa, biriyle tanıştırılacağın, hakkında birine söz edileceği, hatta yakınların senin gıyabında birilerine takdim edileceği zamanlarda bile tanıştırayım, filânca… Yazar necdet şen'in dıdısının dıdısı olur diye tanıtılıyor.

Tabii diğer kişiler aval aval bakıyor olmalı ilk anda. Çünkü hiç biri ne necdet şen diye birini duymuş ne de herhangi bir yazısını çizisini okumuş. Seda Sayan dense hemen bilecekler de necdet şen kim ola?

Canım, yazar necdet şen işte… Hani şu Hızlı Gazeteci'yi çizen…

Haaaa! Demek gazeteci! Ne kadar enteresan! Bizi de tanıştırsana!

Sakallı kadın ya da sekiz bacaklı tavşan görmek gibi bir şey olsa gerek. Bir çeşit sosyal etkinlik bugün bir yazarla tanıştım diyecek.

Yazdığım tek satır yazıyı okumamış, günde birkaç saatini internette orayı burayı tıklayarak geçirdiği halde Derkenar'ı bir kez bile ziyaret etmemiş, kitaplarımı imzalayıp hediye ettiğim halde kapağını açıp içine bakmamış olan bazı dostlarım ve yakın akrabalarım bile en azından marka olarak kayıtlara geçiriyorlar adımı.

Yani, necdet şen var ya necdet şen, hani şu Hızlı Gazeteci'yi çizen, o benim dayımın kayınbiraderinin damadının eniştesinin kuzeni olur diye hava basanlar mı istersin, rakı sofralarında ben necdet şen'i yakînen tanırım, filân öyküsünün konusunu benden aldı, falan yazısında anlattığı benim, hatta falan zaman onun bir bürokratik sorununu çözmesine yardımcı olmuştum, biliyor musunuz, o vaktiyle falanca ünlüyle şöyle bir ahbaplık yaşamıştı, gazeteden ayrıldığında o kadar yoksulluk çekti ki, mutfağı tamtakırdı, gene de tüm iş tekliflerine hayır diyordu, ben hepsini bilirim diye hayatımı magazinleştiren ve kendisini de paparazzileştirenleri mi?

Ya da internet sitelerinde şurda burada hakkımda tamamı hayal mahsulü özgeçmişler dedikodular yazıp oradan oraya forward edenleri mi?

Bütün bunlara bakıp vay be, meğer meşhurmuşum da haberim yokmuş! falan demiyorum tabii ki. Biliyorum çünkü -çok dar bir çevrenin dışında- ve neredeyse hiç kimse tarafından -neyse ki- tanınmadığımı.

Ama bir birey türü var ki cennet vatanımda, o tür, kendisini Batılılaştıran (yani yabancılaştıran) bir eğitim sürecinden geçirilmiştir ve Urfa'da Oxford var mıydı yok muydu? konusunu hiç kurcalamadan, Doğu'dan gelen herkesi zonta, onların büyük kentin yiyip bitirici ortamında yaşadığı travmadan kaynaklanan acemiliği de zontalık diye adlandırır ve yerle bir olası Tüketim Toplumu değerlerini evrensel değer sanır.

Böyle bir budala azınlığın okuduğu, aslında sadece marka bulundurma ve kendini markayla ifade etme bağımlılığının sonucu para verip satın aldığı, biraz göz gezdirip yatak altlarına zulaladığı, sonra toptan attığı gazete namıyla maruf paçavralarda uzunca bir süre çizgili tefrikalarımla boy göstermiş, zaman zaman da milletin ağzına sakız olan bazı tartışma başlıkları atmış olmam nedeniyle -kendi biliyor ya- herkesin de aynı derecede bildiğini, bilmesi gerektiğini vehmeden o cahil azınlığın gözünde meşhur biriyim belki de.

Gel gör ki ben seçimimi uzun zaman önce fazla bilinmemekten, ortalıkta boy göstermemekten, mürekkep yalamış -ama boşuna yalamış- sersemlerin ağzına sakız olmamaktan yana yaptığım için bu konuda ikircikli bir durum söz konusu değil.

Ne var ki bir kez bu fakiri marka olarak benimsemiş, beğenmiş ya da ifrit olmuş bir salak azınlık, derya içre olup da deryaya bîhaber ol mahiler gibi, kendisinin tanıdığı, bazı rakı masası yavelerine konu (sakız) ettiği necdet şen'i bütün Türkiye ahalisi bilmek zorunda -hatta biliyor- sanıyor.

İyi, sansın. Ama zaman zaman ortaya böyle komik durumlar çıkıyor işte. Koskoca necdet şeni tanımıyor diye halkı küçümseyeni mi istersin, bu hakirle tanıştıktan sonra ben de tıpkı sizin gibi düşünüyorum diye başlayıp, ardından şeriat geliyor tatavası yapanı mı ya da beklediği azamette davranmadığım için necdet bey diye başlayıp, lan necdet diye devam edeni mi, hatta sonradan ben de onu bir bok sanmıştım, meğer sıradan biriymiş diyeni mi? Çeşit çok…

O nedenle -sözüm meclisten dışarı- hayranlarımdan uzak duruyor ve onlarla görüşmemek için bin dereden su getiriyorum. O nedenle -mesela- imza günü ve söyleşi yapmıyorum.

Zaten artık talep eden de yok. Çünkü, bazıları her ne kadar buna inanmak istemese de, ben meşhur biri değilim.

* * *

Üstelik de asosyalim, yabaniyim, sivri dilliyim…

Geçenlerde bir yakınım falanca kişi seninle tanışıp sohbet etmeyi çok istiyor dediğinde aman kalsın, yeni biriyle tanışmak, ahbaplık kurmak istemiyorum diye yanıtladım. O da bunu yabaniliğime verdi.

Ben de ona dedim ki:

Tanıştığımızda olup bitecek olanı biliyorum. Arkadaşın konuşmasına bana nasıl hayran olduğunu, adeta tapındığını anlatarak başlayacak, sonra 'ben de aynen sizin gibi düşünüyorum' diye devam edip, konuyu gazetede okuduğu falanca köşe yazarının filânca konuda fişmekân yazarla yaptığı ağız dalaşına getirecek ve fikrimi soracak. O noktadan sonra ne söylesem tuzağa düşeceğim. Çünkü arkadaşın karşı safa geçip benimle tartışmaya başlayacak. Sussam bir dert, çünkü bu kez yeni bir konu bulup onu kaşıyacak, yanıtlasam başka dert; çünkü sonunda 'haklısın' diyeceği bir tartışmayı saatlerce sürdürüp kanımı iliğimi kurutacak.

Yakınım da bana dedi ki: Biraz önyargılı mısın ne?

Ben de ona dedim ki: Sen istersen önyargı de, ben buna tecrübe diyorum.

Sonra ikimiz de sustuk, konuşmadan yürüdük, kedilere ağaçlara baktık, az sonra başka (daha zararsız) bir konuda tekrar sohbete başladık.

Yakınım ne düşündü -ve ne düşünüyor- tabii ki bilemem. Ama ben bir kez daha kanaat getirdim ki, insanlarla aramda ciddi bir iletişimsizlik sorunu var.

Daha doğrusu, insanlarla insanların arasında -bizatıhî dilin kendisinden kaynaklanan- feci bir iletişimsizlik sorunu var.

Sanırım şu Dil'i icat eden pek hayırlı bir iş yapmamış. Homo Sapiens'in eline hayatını zorlaştıracak karmaşık ve tehlikeli bir oyuncak vermiş.

Çünkü bana sorarsan Dil, uzunca bir zamandan beri ifade olanağı değil didişme ve mış gibi yapma yolu olmuş.

Sözcüklere ve içerdikleri yoğun anlamlara bu kadar derin bir aşkla bağlanıp da o güzelim sözcüklerin fasulyeden konuşmalarda heba edildiğini, çoğu zaman da lâfazanlık yaparak minik iktidarlar kurma vasıtası olduğunu gördükçe insanın içi cız ediyor.

Son yıllardaki görece suskunluğum biraz da bundan olabilir. Dilin bu kertede hor kullanılmasına katlanamıyorumdur belki de.

Diğer yandan, en azından bu tarz sağır monologlara karşı güçlü bir korunma aracım olmasından dolayı memnun olmam gerektiğini düşünüyorum. Doktorların, avukatların, psikologların, müzisyenlerin, krupiyelerin, polislerin, elektrikçilerin, pezevenklerin, gazetecilerin, hosteslerin, cambazların, remayözcülerin benden daha avantajlı durumda olmadıklarını, icra ettikleri mesleğe ilişkin özel hayatlarını zorlaştıran önyargılara karşı direnmekle geçtiğini bilmek, kısmen de olsa içimi rahatlatıyor.

Ee, ne yapalım, elle gelen düğün bayram.

Yorumlar

Yazılarınızı (ve Derkenar'ı) keşfedeli çok olmadı. Keşfettiğimden beri de her gün 3-5 yazı okuyorum mutlaka. Gözlerim böcek gibi oluyor bazı akşamlar.

Aşağıdaki cümlenizi okuyunca da susmayayım, bir ses edeyim dedim:

Çünkü bana sorarsanız dil, uzunca bir zamandan beri ifade olanağı değil didişme ve 'mış gibi yapma' yolu olmuş.

Ne diyeyim, dilinize sağlık…

Dilâ - 7 Ocak 2009 (23:00)

Mağrur olma padişahım senden büyük allah var. Insan kendini övmek, beni herkes tanır demek için bu kadar lâf yazar mı, ne ayıp ya

Ayşe Düzkan - 9 Ekim 2009 (15:12)

Bu Düzkan benim bildiğim Düzkan ise, son 25 yılda epeyce inkişaf etmiş. Bu kadar zaman zarfında meyhane basan, kıçlara iğne batıran militan feministlikten sadece ne ayıp ya diye yorum yazan esef dolu bir orta yaşlı kadına dönüşmek her yiğidin harcı değildir.

Hele onca sene erkek egemen toplum, kadın hakları falan diye cart curt ettikten sonra bir gazetenin magazin ekinde bikinili manita fotograflarının altına resim altı yazan biri olmak, ağır travma olsa gerek. Allah kimseyi bu raddelere düşürmesin.

Gene de temkinli olmak lâzım. Belki bu yorum komiklik olsun diye bu adı ve onun mail adresini kullanan başka biri tarafından yazılmıştır.

Hem de iki kere temkinli olmak lâzım. Kadın Hakları kavramını çete düzüp yazar/çizer dövmek olarak algılayan sıkı bir feministten söz ediyoruz. İşin ucunda darp edilmek de var.

Mağrur Padişah - 12 Ekim 2009 (13:50)

Adım Battal, soyadım Takoz. İlkokulu 14 senede bitirebildim. Ama gene de yazıdaki şu cümleleri doğru anlayabildiğimi sanıyorum:

Bendeniz seçimini uzun zaman önce fazla bilinmemekten, ortalıkta boy göstermemekten, mürekkep yalamış (ama boşuna yalamış) sersemlerin ağzına sakız olmamaktan yana yaptığım için bu konuda ikircikli bir durum söz konusu değil.

Ne var ki bir kez bu fakiri marka olarak benimsemiş, beğenmiş ya da ifrit olmuş bir salak azınlık, derya içre olup da deryaya bîhaber ol mahiler gibi, kendisinin tanıdığı, bazı rakı masası yavelerine konu (sakız) ettiği necdet şen'i bütün Türkiye ahalisi bilmek zorunda -ya da biliyor- sanıyor.

Bu cümleleri okuduktan sonra kişinin yine de insan kendini övmek, beni herkes tanır demek için bu kadar lâf yazar mı, diye bir cümle kurabilmesi için ya afyonunun patlamamış ya da körkütük önyargılı olması lâzım.

Acaba Ayşe Hanım yazının buralarını okurken geçici bir idrak zaafiyeti mi yaşadı?

Battal Takoz - 13 Ekim 2009 (00:28)

Bu medya çok kirli bir medya. Ne yazık ki alışmışız, küfür ede ede olsa da her gün bakıyor, okuyoruz maalesef. Sonra da panzehir arar gibi, Derkenar'a ve sürekli takip ettiğim birkaç bloga daha girip zihnimi sağaltıyorum.

Bu kadar çürük insanı bir araya getirdiklerine ve asıl okumak istediklerimizi ısrarla yok saydıklarına göre, belli ki bu medyayı yönetenler aslında ne yaptıklarının bilincindeler.

Erhan Ümit - 19 Ekim 2009 (13:52)

Bu yazıyı okuyana kadar yazarların sadece devletle ve geri kafalı insanlarla sorunu olduğunu düşünürdüm. Başka bir açı daha varmış, bunu şimdi fark ettim. Ama üzülmeyin Necdet Bey, her mesleğin kendine göre sıkıntıları vardır. Sizinki de bu olsun.

Not: Yorumu yazarken altta Necdet Şen'e özel mesaj yazıyorsan, sağ üst köşedeki iletişim linkini kullanmalısın Zeliha. Yok eğer yorum yazıyorsan, bu uyarıya aldırış etme. diye bir ikaz çıktı. Bir an kendimi alışveriş merkezlerindeki kameralar tarafından gözetleniyormuşum gibi hissettim;) Nasıl karar verdi ki bu şey benim size özel mesaj yazdığıma?

Zeliha Bingöl - 25 Mart 2010 (14:00)

Bana kalırsa Necdet Bey mesleğinden dolayı üzülmüyor. Mesleğinin sıkıntılarına da sıkıntı gözüyle bakacak birine de benzemiyor. (Sadece yazıdan bunu anlamak mümkün değil ama bazen kalem yazanı ele veriyordur belki okuyana.) Sadece insanların sorularından sıkılmış bundan kaçmanın da bir şekilde yolunu bulmuş biri. Çok güzel yazmış insanlardan duyduğu garip sorulardan sıkılmışlığını.

Bir avuç insan kendisini tanıyor diye burnu havalarda gezen insanların varlığını da göz önüne alacak olursak sizin bir damla -çok fazla olmadığını söylediğiniz- tanıyanınızdan sıkılmışlığınız akrabaların sizi övünç kaynağı ilân edişinizden bıkkınlığınız takdire şayan bir şey bence.

Şeyma Baş - 27 Nisan 2011 (18:11)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

174