Patronsuz Medya

Kahraman nedir?

  Necdet Şen - 15 şubat 2000


Öykü kahramanlarını çekici kılan unsurlardan en önemlisinin alttan alta varlığını hissettiren, fakat okurlara açıkça söylenmeyen, yalnızca ima edilen SIRLAR olduğunu düşünüyorum.

Sır, öyküsüne tanıklık edilen kişiye o anda resmedilmekte olan zaman parçasının öncesine ve sonrasına uzanan bir derinlik ve devamlılık kazandırır. Öykü başlamadan önce sır vardır; daha evvel ne olmuşsa olmuş, yaşanmış ve içe gömülmüştür. Ama kamera, izleyiciye yine de bir şans tanır: Görülenin üstünü kazı ve alttaki sırrı keşfet, bir çeşit zihinsel bir kazı-kazan oyunu.

Herkes gibi Hızlı'nın da sırları var: Bunu okurlar bilmez (hatta Hızlı'nın kendisi bile bilmez), yalnızca yazan çizen bilir. O sır, onun rüyalarında sık sık karşısına çıkan simgesel olaylarla varlığını sezdiren (kaygı, birikmiş öfke, saldırganlık, bu evrendeki varlığının henüz onaylanmamış olduğu ve benzerleri) konulardaki kirli atıkları olabilir.

Hızlı, erdeme tapar. Sanki her an, affedilmez bir günah işleyecek ve cennetten ilelebet kovulacakmış gibi bir bilinç altı rahatsızlık içindedir. Yani daha açık bir deyişle, süper egosu ile başı derttedir. Sanki herhangi bir köşe başında tanrıyla karşılaşacak ve sınavdan geçirilecekmiş gibi hisseder.

Ama bu hissi bilincinde değil, ufak ayrıntılar karşısında takındığı tavırlarla, beden dilinde taşır. Belki nezaket takıntısı bundandır, adalet takıntısı da bundandır (belki de kahraman nedir? sorusunun yanıtı adalet takıntısı olan kişi diye verilmelidir);. Dinsiz geçinir ama belli ki kılık değiştirmiş bir 'hesap günü' korkusu her an ense kökünde onu gözetlemektedir.

(Temel İçgüdü filminde Nick (Michael Douglas), gerilim içinde olduğu bir akşamüstü çok içip kanepenin üzerinde sızar. Ve bir süre sonra çalan telefonun sesiyle uyandığında, uyanmadan hemen önce onun kâbuslar görmekte olduğunu anlarız. Çünkü açık unuttuğu televizyonun ekranında kâbus gibi bir film (korkunç bir canavar tarafından kovalanan insanlar) vardır. Yönetmen, kamerayı öyle bir yere yerleştirmiştir ki, televizyon ekranı Nick'in kafasının üstünde duran bir düşünce balonuna dönüşmüştür.)

Hızlı'ya gelince: O uyandığında okurların az önce -dolaylı bir biçimde- tanık olduğu rüyalarının birçoğunu hatırlamaz bile. Onun niçin sinirli yahut şen olduğunu okurlar bilir. O kendi davranışlarına anlam vermekte zorlanmaktadır.

(Ne sinir şey; bilmen gerekeni sen değil de, başka bir boyuttaki başka türlü varlıklar biliyor. Eğer Hızlı'nın sanal dünyası gerçek olsaydı ve onu gözetlemekte olan okurlarını görebilseydi, bu gördüğünü 'sanal gerçeklik' olarak mı algılaması gerekecekti? Yoksa 'öteki dünya' burası da, esas dünya orası mı? Yoksa Hızlı'nın rüyalarında gördüğü biz miyiz? Sorular çoğaltılabilir.)

Hızlı'nın yaşadığı hayatı gerilime dönüştüren açmaz, onaylanma ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir. (Bu onayı almadığımız müddetçe sanal bir dölyatağında sıkışıp kalmış durumdayız, tam doğmuş sayılmayız). Öyküyü sürükleyici kılan tansiyon, onun sınav endişesinden kaynaklanan mükemmeliyetçilik ile içinde yaşamakta olduğu kaotik düzen arasındaki çatışmadan kaynaklanır.

Hızlı aslında 'inançlı' bir insandır. (Kutsal kitabı Tommiks olan bir erdem savaşçısıdır da diyebiliriz).

Onu kahraman yapan şey de budur zaten; yeldeğirmenlerine saldıran bir Don Kişot gibi, karga sürüsü tarafından gagalanmamak için renklerini saklamaya çalışan bir Boyalı Kuş gibi, eğer yalan söylerse burnunun uzayacağını sandığı için hep doğru konuşmaya mahkûm bir Pinokyo gibi, zorbaya itaat etmektense çarmıha gerilmeyi yeğleyecek kadar gururlu bir Spartaküs gibi, boyun eğme ahlâkını reddetmeyi onur meselesi olarak gören her başı dik mağlûp gibi, aslında buraya ait olmayan bir uzaylı gibi, yani bir nevî Dünyaya Düşen Adam gibi…

Şaşkın gözlerle hayata bakan bir yabancıgibi, aslında robotlaşmamış olan herkes gibi…

Az önce sözünü ettiğim 'var olma hakkımızın onayı 'ilk önce anneden alınır. Ve anne, bilinç altıyla farkında olduğu bu suskun 'onay talebini' kendi lehine kullanır; beklenen onayı çocuğuna asla tam olarak vermeyerek onu hayat boyunca kendine bağımlı kılar.

Yaşlı annelerimizin bitmek tükenmek bilmeyen yakınmalarının ve bebekmişiz gibi, sürekli aynı basmakalıp öğütleri tekrarlamalarının ardında bu bilinçsiz iktidar tutkusunun (annenin hayattan karşılığını bulamamış onay talebinin) yattığını düşünüyorum. Belki de anne ya da baba olmak, 'doğmak 'için verilen çabanın bir devamıdır. Dış dünyadan tam olarak alamadığımız onayı çocuklarımızdan almak içindir.

Belki hepimiz kulak tozumuzda şöyle bir fısıltı işitmek istiyor olabiliriz: Pekalâ çocuk, sen bu dünyada yedek listede değilsin; senin için ayırılmış özel bir yer var; varlığın onaylandı; arkana yaslan rahat et.

Bu 'boşlukta olma' duygusunu kesin olarak giderebilecek ne bir kilise ne de bir cemaat biliyorum; ya beynini uyuşturacaksın ya da Gılgamış gibi uçsuz bucaksız karanlık tünelin içinde yol almayı göze alacaksın.

Bireyi kahraman yapanın sıradanlığa yabancılaşması olduğunu düşünürüm. 'Normal 'dediğimiz şey, aslında, içinde yaşamakta olduğumuz kültürün iradesine boyun eğen kişinin sıfatıdır; farklı olana ise 'deli, anormal, suçlu' gibi sıfatlar uygun görülür. Bu 'anormal' kişi, başkaldırma cüretini gösterebildiği andan itibaren, 'kahraman' mertebesine giden merdivenin ilk basamağına adımını atar. Efsanesinin büyüklüğü, sırtüstü yıkılana kadar gösterdiği direncin uzunluğuyla orantılıdır (bir çeşit rodeo oyunu gibi yani).

Başkaldırı, mutlaka krallara karşı yapılmak zorunda değildir. Başka bir deyişle kral bazen şekil değiştirir. Bugünün dünyasında Cumhurbaşkanı'na sövüp saymak, ucuz kahramanlıktır. En fazla Ağır Ceza'da yargılanır, beraat eder, orada burada 'ben ne badireler atlattım' diye böbürlenirsin. Ama içinde yaşadığın 'kabilenin' doğrularıyla çatıştığın anda, öyle bir aforoz edilirsin ki, kendini uzay boşluğuna fırlatılmış bir atık madde gibi -ya da 'av' gibi- hissedersin. Kahraman olup olmadığın da işte o zaman ortaya çıkar.

Günümüzün kahramanının kim olduğunu doğru olarak saptayabilmek için, günümüzün zorbasının ve softasının kim -ya da ne- olduğunu anlamak gerekir.

Bence bugünün softası ben yalnızca bilime inanırım diyen kişidir; bugünün zorbası da 'çağdaşlık' adına her türlü farklı olguyu kaynağında red ve imha etme eğilimindeki ezberci mürekkep yalamışlar kastıdır.

Peki bunların Hızlı Gazeteci ile olan ilgisi nedir?

Şudur: Hızlı Gazeteci, kendini hep yalnız hisseden, rüyalarında bile onu taciz eden bir baskıyla birlikte yaşamaya çabalayan zoraki bir kahramandır. Onun uyum sağlayamadığı toplum, gecekonduda yaşayan, oruç tutan kalabalık değildir; çünkü Hızlı onlarla kırk yılda bir yolda geçişirken karşılaşır. Oysa yanı başındaki insanlar, onu çevreleyen toplumsal doku, bu ülkenin 'seçkin 'azınlığıdır. Hızlı, onların doğrularıyla, onların hal ve tavırlarıyla, onların göreneğiyle çatışma halindedir. Sorgulayıcı aklı, hayatı sorgulamaya önce en yakın çevresini irdeleyerek başlamış ve onu en çok görüştüğü, en çok gereksindiği kişilere yabancılaştırmıştır.

Kadınlarla olan sürtüşmesi de bu yüzdendir, düzenle olan uyumsuzluğu da, haber kaynağıyla olan itişmesi de, kendisiyle olan hesaplaşması da…

Farklı ama yine de benzer bir alandan örnek vermek gerekirse, televizyonlarda kitleleri kendine bağımlı kılmış bütün yabancı ve yerli dizileri bu perspektif açısından analiz edebiliriz. Ortaya çıkacak olan sonuç, büyük bir olasılıkla şu olacaktır:

Yalan Rüzgârı'ndan Komiser Kolombo'ya, Uzay Yolu'ndan Dallas'a, Rambo'dan Terminatör'e kadar bütün modern öykü kahramanları, Sümer, Hint ve Antik Yunan / Anadolu söylencelerindeki kahramanların yeniden doğmuş halleridir. Homeros, belki de bilinen ilk -ve en büyük- senaryo yazarıdır. Odisea, tüm zamanların en iyi film senaryosu. İlyada ise, bütün 'vurdu-kırdı' filmlerinin ağababası.

Çalıkuşu ve Vurun Kahpeye gibi eserlerdeki 'kötü adam', cami imamı idi. Çünkü o eserlerin yazıldığı 'ateşten günler'in tasfiye edilmek istenen güç odağı, halkın ağzına baktığı rehber, din adamları sınıfıydı. O eserlerin yazarları bu tasfiyeyi yapmak isteyen politik kadronun safında militanca yer almışlardı.

O dönem için her halde haklıydılar; bize yüzü modernleşmeye dönük Cumhuriyet rejimini miras bıraktılar. Ama ben, bugünün Türkiye'sindeki mürekkep yalamışların kalemlerini ya da kameralarını dolduruşa gelmeden, militanlaşmadan kullanmalarından yanayım. Köylüye, çiçeği burnunda kentliye ve akademik olmayan alt kültürlere karşı küçümseyici tavır takınmayan, 'pis magandalar' ya da 'gidinin yobazı 'ucuzluğuna düşmeyen bir yayıncılık anlayışının çok daha geniş bir toplum kesiminin gönlünü kazanacağı kanısındayım.

'Telkin edilmiş' sığ sloganlar atmaktan yana değilim. Kendi halkını müstemleke yerlisi gibi gören Beyaz Türk'ün dünyasını değil, dinamik Türkiye'nin İkitelli'den pek görülemeyen bin bir rengini yansıtan bir anlayıştan yanayım. Bu zihinsel kopuş, Hızlı'yı yakışıklı bir Fil Adam yapıyor. Buradan da sayısız öyküye kaynaklık edecek doğurgan bir tema çıkıyor. Batı kültürünün beşiği sayılabilecek olan Troya kenti madem bizim memleketimizde; o halde artık hemşehrimiz Hektor'la tanışma zamanı.

Yerel renklerimize, Keloğlan, Hoca Nasreddin ve Kerem ile Aslı birikimine sıcak, 'iş bitirme, kestaneyi çizme ve malı götürme' furyasına soğuk bakıyorum.

Yani, Hızlı Gazeteci öyle bakıyor.

* * *

Sıkça hatırlattığım bir fıkra var ya hani, savaşa giden bir devekuşu ordusunun anlatıldığı:

Komutan, askerlerinden birini huzuruna çağrır ve git bak bakalım der hani, savaşacağımız ordu bize pusu kurmuş mu?

Asker, baş üstüne diyerek selâm çakar ve tozu dumana katarak koşar gider. Yarım saat sonra, gene aynı hızla tozu dumana katarak geri döner ve raporunu verir:

- Komutanım, tepenin arkasında büyük bir ordu var ve üzerimize geliyorlar.

Komutan, ordusuna döner, tam siper diye komut verir. Emri işiten tüm devekuşları kafalarını kuma gömerler.

Aynı anda karşı tepeden dürbünle onları gözetlemekte olan bir asker, kendi komutanına şöyle bir rapor gönderir:

- Komutanım, üç saniye önce aşağıdaki vadide bir ordu vardı; şimdi bir anda yok oluverdi.

* * *

Ben bu ayrıntılı tahlilleri kafa karıştırmak, bu tarz işlere soyunanların hareket alanını daraltmak için yazmadım. Eldeki malzemeyi (devekuşu ordusunu) elden geldiğince görünür kılmaya çalıştım. Hızlı Gazeteci, kendisi için 'öteki dünya' olan bizim boyutumuzda, neredeyse bizimki kadar gerçek olan bir varlık edinmeyi, bu temele oturarak başardı.

Entellektüellerin popüler alanlarda başarısız olacağı gibi bir kanaat varsa eğer, bu kanaat, kökenini korkularımızda aramamız gereken boş bir inanç, su katılmadık bir hurafe'dir.

Çizgi Roman ve muadilleri, öğrenmek isteyen için öğrenilebilir birer Dil'dir; Hızlı Gazeteci formatının içini daha önce 20 yıl boyunca doldurmuş -ve bundan sonra da dolduracak olan- bakış açısını yukarıda kısaca özetlenmeye çalıştım.

Hızlı Gazeteci dünyasının He-Man'i -bence- sorgulayıcı akıl, Gargamel'i ise ezbercilik idi.

Hızlı ise, seyis Arthur'un kayadan söktüğü kılıç.

Peki, o halde Arthur kim? Kılıcın saplı olduğu kaya kim?

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

133