Patronsuz Medya

Eski Devrimci!

  Necdet Şen - 26 Mart 2001


Yine şimdiki gibi işsizlik günlerimden birindeydi…

Despot'a despot dediğim için çalışmakta olduğum gazetenin belki de en popüler köşesi olan Hızlı Gazeteci cart diye yayından kaldırılmış, hesap soran okuyucuların akınına uğrayan gazete santrali günler boyunca kilitlenmiş, Boğaziçi, ODTÜ ve Bilkent'teki hiç tanımadığım prof ve doçentler Hızlı Gazeteci'yi geri isteriz, yoksa bu gazeteyi bırakırız diye uzun imza listeleri fakslayarak gazeteyi baskı altına almış, ama dalavereler çevirerek, kapıları tekmeleyerek ve ortalığı kırıp dökerek kendine yıkıntı halinde bir iktidar alanı açan barbarlar tükürdüklerini yalayamamıştı.

Yetenekli, popüler ve işsizdim. Oysa daha az yetenekli ya dahiç yeteneksiz olanlar işsiz değildi. Çünkü onlar bende olmayan bir haslete sahiptiler: Üç kuruş maaş uğruna körü körüne İTAAT.

Boşta kalır kalmaz büyük tirajlı gazeteler üzerime hamle yaptılar. Ama içimde bir şeyler kırılmıştı. Üstelik kolay değildi boyalı basın çığlıkları ve yazar-çizer kellesi koparmaya pek hevesli Robespiérre bozuntularının küfürleri arasında o gazetelerden birinin açacağı sütuna yerleşmek.

Tekliflerin hepsine isteksiz davrandım, kimine açıkça hayır dedim, kimine biraz kafamı dinlemeye ihtiyacım var dedim ve pek bayıldığım yoksulluğun kollarına atıverdim kendimi.

Belki bir parçacık yas tutmaya ihtiyacım vardı hayatımdan çalınan yıllar için.

* * *

Bir akşam bitişikteki komşumla (o da aynı gazetede çalışıyordu ama despotun takımındaydı) sohbet ederken, ona kafamdaki bir projeden söz ettim:

Televizyon ekranında sanal bir mahkeme kurulacak, kamu vicdanında kanayan bir yara gibi kalmış eski ve şaibeli mahkeme kararları halk jürisi önünde bir kez daha görüşülecekti, bütün gerçek kanıtlar, iddianameler ve mahkeme tutanakları esas alınarak.

Örneğin Deniz Gezmiş ve arkadaşları yeniden, ama bu kez olağanüstü olmayan doğal hukuk koşullarında yargılanacak ve hukukun terazisi kamu vicdanı önünde yeniden denenecekti. Ya da Nazım Hikmet. Ya da Adnan Menderes ve diğer 27 Mayıs mağdurları. Ya da İstiklal Mahkemelerinden geçenler…

Sonra birden nasıl bir camiada yaşadığımız hatırıma gelmiş olmalı ki, komşumu uyarmıştım, aman sakın ortalık yerde anlatma bunu, birileri aşırır diye. O da ayıpsın ortak, aramızda kalacak, inşallah yaparsın bu güzel projeni demiş ve konu kapanmıştı.

Ama komşum, iki gün sonra omuzları düşük, yüzü sıkıntılı kapımı çaldı:

- Affet ortak dedi, ben bir bok yedim…

- Ne oldu ki? diye sordum.

- Dün akşam Yakup'ta (meyhane) eski gazeteden arkadaşlarla toplanıp rakı içtim. Sen bana 'kimseye bahsetme' diye tembihlemiştin ama ben dilimi tutamadım. Masada herkes televizyona yapmayı düşündüğü programlardan falan bahsediyordu, ben de alkolün etkisiyle boş bulunup 'Necdet'in de böyle bir projesi var' diye seninkini anlattım.

- E ne yapalım, olmuş artık, bizim çocuklar da çalacak değil ya projeyi, dert etme dedim.

- Ama dahası var. Masada bizim E.D. de vardı; sabah kalkar kalkmaz büyük kanallardan birine götürmüş ve satmış senin programı fikir kendisininmiş gibi… Üstelik anlaşmışlar.

Sözünü ettiği kişi de eski çalıştığım -ve sepetlendiğim- gazeteden. Dahası, eski devrimci. Zamanında Deniz Gezmiş'in etrafında bulunmuş, kitap bile yazmış o konularda.

Suratımı ekşittim.

Komşum, öğrenir öğrenmez aradım, sordum neden yaptığını dedi.

- Eeeee? dedim.

- Naapiim, işsizdim demiş eski devrimci.

Ben de işsizdim oysa; on gün sonra aybaşıydı ve kiramı nasıl ödeyeceğimi bilemiyordum.

Bu yaptığından dolayı hesap sormadım hiç bu eski devrimciye. Utanmışımdır muhtemelen onun adına, daha fazla yerin dibine batmasın diye sormamışımdır.

Bir süre sonra bir başka gazeteden teklif aldım zaten, o konuyu da unuttum gitti.

* * *

Plaza gazetesinde, yazarlar katında aynı odayı paylaştığım değerli bir gazeteci arkadaşım vardı. İyi bir insandı. Günlerden bir gün heyecanlı bir koşuşturma içinde olduğunu fark ettim. Uzun zamandır ayrı kaldığı televizyona bir program hazırlıyordu sanırım.

Nasıl bir şey olacak programınızın içeriği? diye sordum.

Baktım, bana söylemekten kaçınıyor.

- Utan! dedim, şurada seninle dirsek dirseğe çalışıyoruz, bana ketum davranıyorsun; senin yapacağın programın formatını araklayıp bir başka kanala satacağımdan mı kuşkulanıyorsun?

- Afedersin dedi, sen tabii ki yapmazsın öyle şeyler, ama bunu yapanlar da az değil.

Ve sonra aramızda kalmak kaydıyla anlattı programının formatını:

Bir mahkeme kuracaklardı ekranda… Sonracığıma eski davalar…

Gerisini anlatmama gerek yok sanırım.

- Bunu sen mi önerdin televizyona? dedim…

- Hayır dedi, bu proje E.D'nin fikriymiş, kime yaptıralım diye düşünmüşler, ekran partnerimle bana önerdiler; biz sadece sunuculuk yapacağız, asıl yapımcı o.

- Hayırlı olsun diyebildim yalnızca. Kırılgan bir insandı, çalışma isteğiyle doluydu ve manevî olarak ekrana dönmeye ihtiyacı vardı o günlerde. Motivasyonunu bozmak istemezdim. Zaten nereden haberi olacaktı ki işin aslından.

Yaptılar o programı, ama tutmadı. Çünkü o iş öyle olmazdı. Çalıntı fikir ancak o kadar ruhsuz ve yapay uygulanabilirdi.

Hani Nasreddin Hoca hayatında ilk kez ciğer almış, ama nasıl pişirileceğini bilmiyor, yanında da ciğer yahnisinin tarifini yazmış vermiş ciğerci. Eve giderken, yolda bir karga kapıp kaçıvermiş ciğeri. Karganın arkasından seslenmiş Hoca:

- Ciğeri çaldın ama tarifesi bende

Bu da tam o hesap.

O çalıntı programda bilmeden sunuculuk yapan iki değerli gazeteci arkadaşı bugün de çok severim. Her ikisi de bulundukları yerleri alınlarının akıyla hak etmiş onurlu insanlar. Ama farkına bile varmadan böyle bir olayda konu mankenliği yaptılar. Onları incitmeme kaygısıyla yuttum bu olayı yıllarca. Yalnızca bir iki yakın arkadaşıma sır diye anlattım. Zaten olmuş bitmişti her şey; program beğenilmedi, ikinci bölümünden sonra yayından kaldırıldı. Beceriksizce sahneye konmuş yerli drama gibiydi, yaşlı başlı hukukçulara Avukat Petroçelli gibi rol kestiriliyordu yayında.

Dağarcığında herkesle paylaşılacak cevheri olanların karşısına konu neydi? diye soran sekreterler dikip, hırsız ve uğursuzlara kapılarını ardına kadar açan sistem, o kadarına lâyıktı zaten. Ama olan biz sessiz sedasız çoğunluğa oluyordu. Kendi rüyalarımızın ırzına geçilmiş hallerine bakıyorduk beyaz camda.

* * *

Adı bir kadın adını andıran o hırsız herif, şimdi artık benim fikrimi çalarak kapılandığı yayın grubunda önemli bir mevki işgal ediyor. Az önce nette dolanırken, onun medya etiği üstüne kalem oynatan bir sitedeki bir yazara ahlâk dersi veren mektubunu görünce bu eski ve küllenmiş olayı anımsayıverdim. Ve bu önemsiz sırrımı bu siteye göz atan üç beş okurla paylaşma ihtiyacı hissettim.

O artık dolgun maaşlı bir medya yöneticisi. Ola ki şaşıp yanılıp o holdingin yayınlarından birinde ekmeğimi arayacak olsam, kaderim onun iki dudağının arasından çıkacak onaya bağlı.

Ne yapsam? Kapısına gidip iş istesem, bu çapulcu beni işe alır mı?

Yorumlar

Merhaba Necdet Şen…

Siteni birkaç aydır ziyaret ediyor, o tarihlerden bu yana yazdıklarını, çizdiklerini izliyorum ama, bir buçuk yıl önce yazdığın ve adımı anmadan beni tarif ettiğin, üstelik bugüne kadar muhatabı olmamak için neleri göze aldığımı hayal bile edemeyeceğin hakaretlerle dolu yazından haberdar değildim, okumamıştım.

Yazıyı sonunda bana da ilettiğine göre, yazmakla yetinmemiş, belli ki canımı iyice yakmak istemişsin.

Yaktın da.

Böyle bir yazıyı bir gün posta kutunda bulsan sen ne yaparsın bilmiyorum ama, ben, meselâ bundan on - on beş yıl önce olsa çıldırırdım, bundan emin ol. Ve yine emin ol, böyle bir çılgınlığın sonuçları ne olursa, hepsini ikimiz de yaşardık.

Ama, çoktandır, bir yerime saplanan, saplanmak istenen bıçaklara bile içime tutulmuş birer ayna gibi bakmaya çalışıyorum. Böyle her bıçakta Acaba ben bu bıçağın sahibine bir şey yaptım mı diye kendi kendime soruyorum.

Ama bunu bıçağın bedenime girdiği gün yapamayacağım için, önce acının biraz olsun dinmesini bekliyorum.

Şimdi de öyle yaptım. Kendimi tanıyorum, neleri yapıp neleri yapmayacağımı biliyorum ama, insanız, hepimizin içinde bir parça şeytan var, üstelik aradan uzun zaman geçmiş; o yüzden sana ait bir projeyi Yakup'un meyhanesinde bir arkadaşının zevzekliğinden istifade edip çalıp çalmadığım, bunu hemen ertesi gün bir büyük kanala satıp satmadığım, bu konuda benden hesap soran o arkadaşına 'ne yapayım, işsizdim' pişkinliğinde bulunup bulunmadığım konusunda belleğimi iyice yokladım, sana ondan sonra yazıyorum.

1. Ben sana ait olduğunu yazdığın ve gerçekten de kötü uyguladığımız projeyi, aşağı yukarı 25 yıl önce, Fransız Devrimi'nin 200. Yıldönümü kutlamaları için Paris'teyken, o günlerde küçük bir Fransız gazetesinde yayımlanan hayali Mirabeau söyleşisini okuduğum günlerde geliştirdim. O söyleşide hayali Mirabeau, yargılanması sırasında haksızlığa uğradığını, suçsuz yere giyotine gönderildiğini anlatıyordu. Sonra da bir başka şeyden, Malcolm X'in çoktan ölmüş olan katilinin ya da katil sanığının gıyabında yargılanmasını konu alan ve bir İngiliz televizyon kanalında yayınlanan dramadan esinlendim.

2. Projeni ağzından çaldığımı yazdığın arkadaşının kim olduğunu bilmiyorum ama, sana anlattığı doğru değil. Çünkü ben öyle çok gezen, meyhane dolaşan biri değilim, Yakup'un meyhanesine de hayatım boyunca sadece beş defa gittim: İkisi 1990'dan önce, seninle aynı gazetede çalıştığımız sıradaydı; birinde 1993 ya da 1994'te, Galatasaray Lisesi'nden iki eski arkadaşımla (bunlardan biri yurtdışında yaşıyor, öteki de zaman zaman gazetecilik yapıyor) birlikteydim; öteki ikisinde de, son iki yıl içinde, eşimleydim. Bunlardan hiç birinde sözünü ettiğin gibi bir projeden söz edilmedi, tarihleri itibariyle edilemezdi de.

3. Hayatımın hiç bir döneminde, bana 'Neden falan ya da filan projeyi çaldın?' sorusunu soran birisi olmadığı gibi, kimseyle böyle bir hesap sorma cesaretine sahip olacağı türden bir ilişki kurmadım, böyle bir hayatım olmadı.

4. O projeyi uygulamayı kabul eden kanala sunan, kabul ettiren de ben değilim, bunun çok tanığı var; bunlardan birini sen de iyi tanıyorsun, çalıştığın plazada oda arkadaşlığı yaptığını yazıyorsun yazının bir yerinde. Bir başka tanık da o kanalın halen genel müdürlüğünü yapıyor.

5. Özetle, sana aktarıldığını yazdığın 'proje hırsızlığı, ' 'proje hırsızlığı pişkinliği' gibi iddialarla birlikte anılacak adamlardan değilim, hiç olmadım.

6. Bu gönderdiğim metin üzerinde düşünmek, ardını araştırmak ve yazdığın yazıya bir buçuk yıl sonra ancak gelebilmiş bir cevap olarak sitene koyup koymamak senin bileceğin şey. Ama birini bir kez olsun 'Nedir bu hikâyenin aslı' diye sormadan suçlamak, her şeyini tarif edip adını açıkça anmadan, böylece kendini savunma olanağından yoksun bırakarak onu hakaret dolu bir metnin nesnesi olarak ortaya salmak, eleştirdiğin 'plaza gazetecileri'nin işi; bunu yapmamanı tavsiye ederim.

7. Yıllarca aynı yerde çalıştık ama, sende 'O adam bunu yapmaz' hissi yaratacak bir tanışıklığımız olmamış, bunu becerememişim, bundan ötürü üzgünüm. Ben o gazeteden ayrılalı on iki yıl oldu; bu on iki yılda 'plaza patronları'nın istediği gibi bir gazeteci' yönetici olmadığım için, çalıştığım her yerden istifa ederek ayrıldım, sözünü ettiğin medya grubuna o proje sayesinde girmediğim gibi şimdi orada yönetici de değilim; yapmam istenen tetikçiliği reddettiğim için bir yıl önce işten atıldım. İzleme kolaylığı olsun diye yazıyorum, son durum bu.

E.D. - 25 Haziran 2002, İstanbul

Merhaba E.D.

Yazdığım-çizdiğim şeyleri kelle koparmak amacıyla değil, gördüklerimi öğrendiklerimi, aldığım dersleri hayata geri yansıtmak, borcumu ödemek amacıyla yazıyorum. Konu ne olursa olsun, şahsıma yapılmış yanlışlarla ilgili hiç kimseyi isim zikrederek topluma afişe etmiyorum. Okurlarımdan gelen o kimdi? tarzı sorulara yanıt vermiyorum. Yazıp çizerken en gözünün yaşına bakmadığım kişi de çoğunlukla kendim oluyorum.

Şunca yıldır kalem oynatan ve sayılamayacak kadar çok kişiyi kendine düşman etmiş biri olarak, delirmeye eğilimli okurlarımın delirdiklerinde ne yapacakları konusunu pek dert etmediğimin de farkındasındır sanırım.

Gerçekten de tanışıklığımız vardı denemez. Zaten olsaydı da peşinen yapar ya da yapmaz sonucuna varmazdım. Bu tarz şeyleri yapanların boynuzu kulağı yok.

Senden yanıt alana kadar o vakitler ne yaptığının çok iyi farkında olduğunu ve bunu da içine sindirdiğini düşünüyordum. Ama bu mektubu okuyunca şu şık da olası görünmeye başladı:

Daha önceden aklında olan bir fikir, bir sohbet sırasında benzeri zikredilince yeniden kafanda canlanmış olabilir ve sana o çağrışımı yaptıran konuşmayı -önemsemediğin için- ertesi sabah unutmuş olabilirsin. İlham denen şey zaten çoğu zaman bulunduğumuz ortamdaki dip seslerden oluşur, yarattık sanırız.

Bu konuda en olumlu ihtimal neyse, ona inanmak isterim. Ahbaplığım olmasa da, eski bir tanıdığın böyle tatsız bir konuda temize çıkması beni olsa olsa mutlu eder.

* * *

Bana sorsaydın diyorsun. Bunun gerçekten çalan ve işi pişkinliğe vurmayı kafasına koyan birine karşı pek geçer akçe olmadığını bilmen gerekir. Bugüne kadar çizgi romanlarımdan pek çok bölüm, cümle, paragraf, hatta topyekün hikâye apartıldı ve bunu yapanların bazılarına sorduğumda yooo, o fikri ben kendim buldum yanıtını aldım.

Bir diğer sormayış nedenim de, yakın zamana kadar fikirlerimin ve eserlerimin tırtıklanmasına aldırış etmiyor ve böyle şeyler için kimseyi incitmek istemiyor oluşum idi. Ama artık aldırış ediyorum ve eskisi kadar munis olmamaya karar verdim. Aynı şey bugün olsa, artık böyle şeylerin hesabını mutlaka soracağımı, senin deyiminle canını acıtacağımı bildiğim için, muhatabımı arar ve hakikaten yaptın mı? diye yüzleşirim.

Ama yüzleşme, iki ucunda da kör tıpa olan boruya benzer; alınan yanıt evet de olsa hayır da olsa, bir yere varılmaz; iki kişiden biri mutlaka diğeri tarafından hırpalanmış ya da kandırılmış olur.

* * *

Fikrin benim aklıma gelmiş olması başka kimsenin aklına gelemeyeceğini göstermez; ama bir arkadaşa anlattığımın ertesi günü öyle bir meyhane boşboğazlığı ve ardından TV kanalına pazarlanması ve onun ardından da işsizdim ayrıntıları uç uca eklenince, artık sorulacak sorular da tükenmiş, kanaat oluşmuş oluyor.

Merakını gidermek için söyleyeyim; oturup intikam tasarlamış falan değilim. Bir buçuk yıl önce bir medya etiği sitesinde bir yazara ahlâk dersi veren bir yazını gördüm. Aklıma o eski olay geldi, oturdum yazıverdim. Ve dün, bir başka medya etiği sitesindeki linki tıklayarak ulaştığım sitede okul yıllığı gibi dizi dizi duran fotograflar arasında senin yüzünü görünce, bir buçuk yıl önce yazıp bir daha ilgilenmediğim o yazım aklıma geldi.

* * *

Sonuç olarak, bu konuda bir açıklama yapma ihtiyacı duymuş olman benim için yeterlidir. Ne senle ne de başkasıyla kan davası gütmüyorum. İşin aslı her nasıl olursa olsun, yine de senin yaralanmış olmandan üzüntü duyuyor ve içini rahatlatmak istiyorum.

Arzu edersen, seni üzen o yazıyı yayından kaldırabilir, ya da mektubunu -yine isim zikretmeden, bu mektup da dahil- yazıya ekleyebilirim. Bu yanıtıma yanıtın varsa, onu da ekleyebilirim. Anasayfadan link vermem gerekiyorsa bunda da sakınca görmem. Yine arzu edersen, okul yıllığı ndaki arkadaşlarına bu yazışmaların linkini de gönderebilirim.

Son olarak, posta kutuma bu tarz bir yazı gelse ne yapardım? sorusuna bir yanıt: Bugüne kadar popüler medyada, hem de adım zikredilerek çok galiz hakaretlere ve iftiralara maruz kaldım ve hepsine güldüm geçtim. Özgüvenim zedelenmedi.

Beni ancak dost bildiğim kişilerin hainliği yaralayabilir. Geri kalanların yaptıkları, sadece düşünmek ve yazmak için birer vesile…

Sevgiler.

Necdet Şen - 25 Haziran 2002

Merhaba…

Cevap verdiğin için teşekkür ederim.

Senden yanıt alana kadar o vakitler ne yaptığının çok iyi farkında olduğunu ve bunu da içine sindirdiğini düşünüyordum. Ama bu mektubu okuyunca şu şık da olası görünmeye başladı. Daha önceden aklında olan bir fikir, bir sohbet sırasında benzeri zikredilince yeniden kafanda canlanmış olabilir ve sana o çağrışımı yaptıran konuşmayı -önemsemediğin için- ertesi sabah unutmuş olabilirsin. 'İlham' denen şey zaten çoğu zaman bulunduğumuz ortamdaki dip seslerden oluşur, 'yarattık' sanırız.

Böyle yazmışsın yanıtının bir yerinde. Gerçekten de böyle olur, ilham çoğu kez böyle gelir. Ama ben sana bu şıkkın da ihtimal dışı olduğunu, en azından seninle ilgili olarak ihtimal dışı olduğunu, çünkü böyle bir Yakup seansı yaşanmadığını yazdım.

Bunun senin tarafından ihtimalden de öte gerçek durum olarak kabul edilmesi için yapabileceğim, yazabileceğim başka bir şey yok.

Bu yazışmaları nasıl değerlendireceğin de önem taşımıyor benim için, ben sana yazdım, çünkü bu olayda canının yanması önemliydi benim için, benim de böyle çok yanım yakıldı, o yüzden bildiğim bir duygu bu. Bu duyguyu bildiğimi ama, canını yakanın ben olmadığımı, argümanlarıyla sana söylemek istedim.

Bu beni rahatlattı, seni de rahatlatır mı bilmiyor mu ama, hepsi bu.

Kolay gelsin.

E.D. - 26 Haziran 2002

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

171