Patronsuz Medya

Zen ve televizyon seyretme sanatı

  Necdet Şen - 22 Ağustos 2008


Annem televizyondaki reklam aralarında eda ediyor namazlarını.

Semiallahü limen hamide derken yan gözle ekranı kesiyor.

Oğlum, şunun sesini azcuk kısar mısın?

Rabbena lekel hamd derken gözlerini devirerek uzaktan kumandaya bakıyor.

Allahım, oğluma bol kazançlar ver yarabbî diye dua ederken kumandayı beri yana çekiyor.

Esselâmün aleyküm ve rahmetullaaah.

Nasılsın anacığım?

Nasıl olayım yavrum? Sabahtan akşama kadar şu ekrana bakıp duruyorum. Yazın da hiç bir şey olmuyor ki bu mendaburda.

Gene de bakıyor ne varsa. Bir balkona çıkıyor bir içeri giriyor. Geçmiyor zaman.

Türkiye ekranda evleniyor, ekranda boşanıyor, ekranda küsüp ekranda barışıyor. Annem hepsini seyrediyor.

Sosyal hayatın kenarlarına iteklenmiş çoğunluğun tek eğlence aracı bu. Evdeki yalnızlığı bastıran mırıl mırıl bir dip ses. Özellikle de oğlanı kızı everdikten sonra evde kukumav gibi bir başına kalmış yaşlılar için.

* * *

Ya ben?

Evime bir konuk geldiğinde televizyonu hiç açmam. Kendim konuk olarak gittiğimde de nazım geçiyorsa ev sahibinden televizyonu kapatmasını rica ederim.

Çünkü bulunduğum mekânda açık bir televizyon varsa gözümü ekrandan ayırmayı beceremiyorum. Sinek gibi yapışıyorum kıpırdayan görüntülere.

Televizyon açıkken bir yandan konuşulmasına da tahammül edemiyorum. Hele biri eline uzaktan kumandayı geçirip zappada zuppada değiştirip duruyorsa deliriyorum. Çünkü her bir kanalın belirip kaybolduğu o bir saniyelik aralıkta beynime sayısız sesler ve görüntüler üşüşüyor, hiç birine ilgisiz kalamıyorum.

O zaman da motor su kaynatıyor. İşkence aletine dönüşüveriyor meret.

Diyelim ki o bir iki saniyelik aralıktan geçen şey bir film…

Seyrederken kafamda en az yedi sekiz farklı katman açılıyor.

O katmanlardan birinde kendini yazar zanneden tarafım, anlatılan öykünün dramatik yapısı sağlam mı, diyaloglar doğal mı, içerik etkileyici mi ona bakıyor.

Diğer katmanlarda kendini sinema uleması zanneden yanım devreye giriyor.

Katmanlar üstüste yığılıyor. Birinde mizansen nasıl, o didikleniyor. Bir diğerinde dramatik kurgu. Başka birinde kamera hareketleri. Müzik, ışıklandırma, kostüm, dekor, sanat yönetmenliği, zamanlama…

Aktörlerin sahne içindeki gidiş gelişleri, canlandırdıkları karakterlerin içini doldurup dolduramadıkları, hal ve tavırlarındaki rahatlık, halden hale geçişlerdeki yumuşaklık, pırıltı…

Bir de yıllarca çizerlik falan yaptım ya, baktığım her şeyde elimde olmadan renk leke kadraj kompozisyon gibi kafa yorucu ayrıntılara boğulmaktan alamıyorum kendimi.

Sonra zap, bir başka kanal. O kanalda da bir başka mevzu. Ve hadi açılsın yine bir sürü farklı katman. Sonra gene zap…

Haliyle cozutuyor insan. Beyin su kaynatıyor. Böyle sınav kâğıdı okuyan öğretmen edasıyla bakınca seyredilen şeyin ne tadı ne de tuzu kalıyor.

En ilgisiz görüntülere bakarken bile hımmmm, bu animasyon falan programla yapılmış, bu rengin pantone değeri yüzde bilmem kaç, şu sahne Monet'nin tablolarından esinlenmiş, dekorun şurasında strafor burasında polyester orasında pvc kullanılmış, şu sahne blue box önünde çekilmiş, bu şaryo kusurlu, şu sekans sarkmış türünden nafile fikirlere boğuluyorum.

Veri çöplüğüne dönüştüğümün farkındayım. Ama namussuz beyin bana sormuyor ki bunları düşünürken.

Bütün o ıvır zıvır kafamda resm-i geçit yapadursun, işin özünü bir parçacık kaçırdığımı söylememe bilmem gerek var mı?

Aaaa bak, meğer Angela ölmemiş.

Kim?

Nina'nın annesi canım. Hani timsah kapmıştı ya…

Öyle miydi?

Sen nesini seyrediyorsun bu filmin?

Normal insanların seyrettiği kısım hariç her yerini.

* * *

Televizyona hem derinlemesine hem de boş boş nasıl bakılır diye bir araştırma tezi hazırlanacaksa benden uygun denek olmaz.

Ama yine de o kadar yabancı sayılmam memlekette olan bitene.

Örneğin Marmara bölgesinde çok yıkıcı bir deprem olduğunu biliyorum. Bu yakınlarda olmuştu. Ya da olacak galiba.

Sonra tsunami oldu. Ya da olacak. Sonra 11 Eylül. Sonra 12… Ya da Mart.

Bir ara Susurluk diye bir şey vardı. Yoksa Ergenekon muydu?

Anayasa Mahkemesi'nde bir davaya bakılacaktı sanırım. Bir şeyi kapatacaklardı.

Aysun Kayacı diye komik dudaklı bir filozof var.

Bir de Fatih Terim var. İmparator ama nerenin imparatoru karıştırdım.

Ve bir de Cem Yılmaz var. Telekom'da çalışan gürbüz çocuk.

Haa bir de bir kız var. Pek şeker. Adı neydi? Hep sarı giyiyor. Atlıyor zıplıyor. Bıcırdıyor. Ne sattığını bilmiyorum.

Daima açık bir televizyon. Dur durak bilmeyen bir veri bombardımanı. Bedava ve yasal bir uyuşturucu aslında. Güzel. Ama bana göre değil.

Zaten uzmanlar da pek tavsiye etmiyor. Yürümeliymişiz. Ya da eve kondisyon bisikleti almalıymışız.

O televizyona daha fazla bakmamalıymışız.

İyi ama, ben bakmazsam sen bakmazsan biz bakmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

Hem bakmayalım da, o reklamlarda kakışlanan onca şeyi kim satın alsın?

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

178