Patronsuz Medya

Çoook alâmetler belirdi!

  Necdet Şen - 1 Şubat 2007


Gazetelere ve televizyonlara bakarsan, kıyamet koptu kopacak. Deccal belki de çoktan geldi, tebdili kıyafet aramızda dolanıyor. Ekranlar her gün dabbet-ül arz olmaya aday ucubelerin resmî geçitiyle dolu.

Ne oldu? Kıyamet sezonuna mı girdik?

Yoksa bizim zuttirik medya zevahiri kurtarabilmek için felâket tellâllığı mı yapıyor?

b) İkincisi.

Ortalıkta adına hasbelkader gazeteci denilen, ama aslında ne olduğunu kendisi de pek kestiremeyen maaşlı hizmet erleri dolanıyor. Neyi neden yaptıkları üstüne pek fazla kafa yoruyor gibi görünmüyorlar. Beyoğlu barlarında ve Nevîzade sokağında iki gürültü arası kulağına çalınan ne varsa rastgele söylüyor, yazıyor. Çapsız ve gözden çıkarılabilir olduğunun bilinci alttan alta rahatsız ediyor olmalı ki, mümkünse hiç dinlemiyor, kesintisiz lâklâka modunda.

O kim mi? Gazeteci. Ya da Televizyoncu. Yani sahip olduğu kudret, plaza medyasının yıllık cirosuyla ve patronuyla tavla oynama ayrıcalığıyla açıklanabilen, paranın satın alabileceği türden bir mamul.

Ne diyorum durup durup? Gazete bir medya ve gazeteci de bir medyumdur. Görünmez olanı görünür kılan, haber ile haberdar arasında saydam bir köprü olup da kendisi pek görünmeyen.

Bir bakıma şimdikilerin çoğu bu tanıma uyuyor. Ama tersten.

Gerçekten de medyum, yani ortada durup da iki yakayı buluşturan kişiler çoğu.

Okurla haber ya da seyirciyle haber arasında mı?

Zinhar!

* * *

Kod adı: Gazeteci

Patronla reklam şirketi ya da patronla ihale veren bakanlık arasında duran ve kıvrak vücut çalımlarıyla kelimeleri kavramları klişeleri hamur gibi yoğurup, tam da patronunun o ihaleyi kapmasına yarar bir atmosferi yaratacak hale getiren, gayet yetişmiş, enerjik, terbiyeli bir kişi.

Tabi patronuna karşı. Tabii o anki patronuna karşı. Eski patrona atış serbest.

Bu gazeteci ve televizyoncu gayet nadide bir nesnedir sevgili yurttaşlar. Behemahal kıymeti bilinmelidir. Hatta mümkünse üniversite son sınıf öğrencileri bu konuda mezuniyet tezi hazırlamalıdır. Çünkü bugünün elektronik ve selülöz matbuatı insan ırkının ne kadar esnek olabileceğinin kayıtlara geçirilesi bir örneğidir.

Eğer ülkenin bir savaşa, örneğin ortadoğunun karmakarışık boz bulanık etnik karmaşasında bir maceraya atılması, holdingin çıkarları açısından fizibıl ise, bu furyanın gazetecisi ve televizyoncusu nasıl becerirse becerir, hepimizi bu savaşa bodoslamadan dalmamız konusunda kolumuzu büke büke kulağımızı kıvıra kıvıra ikna eder.

Ahali ile ihale arasındaki kavramsal bağı kurabilmek gazetecinin ve aydının aslî görevidir. Halihazırdaki hükümetten ihale kapmak zorlaşmaya başlamışsa, ülkenin felâkete sürüklendiği hakikati en seri bir biçimde ahaliye izah edilmeli, bir an önce yeni formüller üzerinde uzlaşma aranmalıdır.

Gazetelerin ve televizyonların ilân servislerini ciddiye almayan ve belirlenmiş olan rayiçten ilân vermemekte direnen şirketler hakkında derin araştırmalar yapılıp uygun yolsuzluk dosyaları oluşturulmalı ve bu dosyalar ucundan kıyısından yayınlanmaya başlanmalıdır. Tamamını yayınlamak zorunlu değildir. Gözü morartılan şirket hatasını erken yoldan anlayıp istenen ilânı verirse, bu dosyalar kamu yararı açısından tabii ki askıya alınabilir.

Öcüler, kapkaççılar, şehir magandaları, hileli gıda üretenler, tavuk vebası, çocuk pornosu, kanserojen maddeler, ama en beteri, her gün 24 saat eğlenen reklam kahramanları kadar helecan ve zevk dolu anlar yaşayamadan ölüp gitme endişesi, bunlar uygarlığımızın temel taşlarıdır aziz vatandaşlar. Yani bir bakıma insanlık felâkete doğru doludizgin gitmektedir. Bizi kurtarsa kurtarsa bankalar ve onların kredili faizleri kurtarabilir. Bir de Ayşe Hanımın çarşaflarını bembeyaz yapan mikrop öldürücü deterjanlar.

* * *

Ekonomik bir katma değer olarak Bunalım ve Korku

Eğer alt katmanlarda uyuyan kaygı duygusu kışkırtılmış, mutsuz, yalnız, bunalımlı insanlar daha fazla alışveriş yapma eğilimi gösteriyorsa, ki öyle zannediyorum, bir yerlerde üniversitenin birinin psikoloji ya da antropoloji bölümü bu tarzda bir araştırma raporu açıklamışsa ve bu bilgi de bir biçimde, tut ki bir haber olarak ya da tut ki bir çeviri olarak editörün masasına konmuşsa, o bilgi plaza gazetecisinin yaratıcı zekâsını anında tetikler ve korkutan haberlerin tüketim toplumu insanını daha fazla eve kapattığını, komşudan bir fincan tuz istemenin artık İsmet İnönü zamanında kaldığını ve şimdi akıllı mutfak robotların, ekmek makinalarının, üç kapılı buzdolaplarının, meyva sıkan, sarımsak dilimleyen, sırt kaşıyan, masaj yapan, istimna yaptıran aletlerin her derde deva olduğunun, cüzdanımızın içinde taşıyacağımız renk renk kredili alışveriş kartlarıyla kendimize en pahalı çelik kapılardan, en korunaklı sitelerden, en kurşun geçirmez camlı arabalardan, en duvar delen tabancalardan ve saz arkadaşlarından mürekkep zırh gibi bir dünyaya hapsetmemiz konusunda medeniyetin tam teşekküllü bir portföy sunduğuna ikna etmek için gerekli başlıkları, gerekli arşiv görüntülerini el çabukluğuyla derler ve hizmete sunar.

Kimdir o? Bu ülkenin iyi yetişmiş kişisi. O kadar iyidir ki, Allah kötüsünden esirgesin.

İnsanoğlu korkması gereken bir varlıktır. Çünkü korku arttıkça otoriteye bağımlılık artar. Otoriter fikirler, zapturapt projeleri, kurtlarla dolu vadiler, komplolar, bedhahlar, öcüler, sapıklar, ticaniler, satanistler, uzaylılar, mikroplar, hormonlu gıdalar dört bir yanımızda cirit atmaya başlar.

Kötü haber ve bu korkunç ucube habercilik bizi nasıl mutsuz eder, o ayrı bir mesele. Ama korkarım ki, biz korktukça bir yerlerde birilerinin kasaları ve hazine daireleri çil çil altınlarla dolar.

Beyaz şekerin zararlı olduğunu okur, önce beyaza boyanmışken ikinci bir kez kahverengiye boyanan şekere diğerinin dört katı para veririz.

Tayland'da bir tavuk hastalanır, Taksim meydanında bir biracı mini etekli kızı eller, Mersin'de iki cahil velet bayrağı yere atar, biz milletçe histeri krizi geçiririz.

Gazete, dergi, televizyon namıyla maruf o şeyler ve onların yapışık ikizleri olan reklamcılar bilinç altımıza durmaksızın aynı hoşnutsuzluk ve panik duygusunu zerk ederler ellerindeki aydınlanma vasıtalarıyla. Elhâk, aydınlanırız.

Aydınlandıkça da mağazalara, hipermarketlere, oto galerilerine, seyahat acentelarına, spa merkezlerine, estetikçilere koşar, bizi Brad Pitt ya da Angelina Jolie yapacağını zannettiğimiz zırıltılara tonla para yatırırız. Kendinden hoşnut olan insanın ne saç boyasına, ne arazi arabasına, ne de tropik ada seyahatine ihtiyaç duymayacağını bilen reklamcı ve onun matbuat kolu, bizi Pinokyo gibi oynatır iplerimizden tutarak. Onlardan değil de vehmedilmiş bir şeriattan, sırtı kıllı yoksullardan, denize donla girenlerden, havaya ateş edenlerden falan yakınırız.

Dünya batmaktadır ve biz de her nasılsa tam orada, facia mahallinde yapayalnız ve çaresiz kıvranmaktayızdır. Bahtı kara maderimizi (ve kapının önündeki pahalı cipimizi) kurtaracak bir ceberrut aranır gözlerimiz fıldır fıldır.

Nereye gitsem, kiminle konuşsam, kıyamet sezonuna girmekte olduğumuz konusunda sarsılmaz bir kanaat sahibi. Herkes birer ayaklı radyo. Tek taraflı bir monolog artık konuşma biçimimiz. Dinlemiyor, göz göze gelmiyor, anlamaya çalışmıyoruz. Niye? Çünkü biliyoruz. Gazetenin pazar ekinde okuduk ya.

- Duydun mu şekerim? Falanca yiyecek en kanserojen gıda maddelerinden biriymiş! Hele şu boyalı içecekler.

- Ben et yemeyi bıraktım uzun zamandır. Dört bacaklı tavuk yetiştiriyorlarmış.

- Yumurtaların dışını deterjanla yıkıyorum geçen seneden beri.

- Ahh! Deterjanların suları nasıl kirlettiğini biliyor musun?

- Gençler artık leblebi yer gibi uyuşturucu kullanıyor!

- Ana okulu öğretmenlerinin içinde sübyancı eğilimler olup olmadığını anlayabilen bir alet yapılabilir mi?

- Ya çocuk pornosuna ne demeli? İnternet bağlantımızı kestirttim bu yüzden!

- Ortalık manyak dolu! Şeriatçılar iktidarda! Amerika uyduyla bacağımızdaki kılları sayıyormuş! Bilgisayar virüsü diye bir şey varmış! Yaa evet, bilgisayarların kızamık olmasına neden oluyormuş! Sokak köpeklerini önce kıçından vuruyor, sonra fiili livata yapıyor, ardından da fırında yakıyorlarmış! Tavuk gribi mi kuş vebası mı, öyle bir şey varmış! Bir anda milyarlarca insan ölecekmiş! Kutuplardaki buzlar eriyince bizim villâ sular altında kalacakmış! Şehir magandaları havaya ateş açıp yerdeki karıncaları alnından vuruyorlarmış!

* * *

Apokaliptüs ahalisi

Yok. Kıyamet kopmuyor efendi. Sadece mutsuzsun. Sorumlusu da başkası değil, gene sensin.

Aslında hepsinden bir tutam ya da birkaç çimdik var tabii hayatımızda. Kapkaççılar da, sapıklar da, hortumcular da, dızdızcılar da, remayözcüler de, dönekler, liboşlar, enteller, travestiler, ticaniler, caniler, fordcular, pandikçiler, hevi metalciler, anasını satanlar, borç alıp çamura yatanlar, satanistler, esrar satıcıları, hergeleler, deyyuslar, godoşlar, gavatlar, puştlar, bushlar, mirasyediler, açlar, sefiller, sırtı kıllılar, dudakları silikonlular, uçan daireler, casus uçaklar, eşkenar dörtgenler, küresel ısınma, besin piramidi, ozon deliği, semra hanım, bülent ersoy, mehmet ali erbil, zekeriya beyaz, tuncay özkan, emin çölaşan, ertuğrul özkök, ayşe arman, yalçın küçük, kerinçek, perinçsiz, deniz zom, hikmet çetinkaykay ve daha neler…

Tamam, hepsi birbirinden hoş, hepsi fevkalâde lâtif arıza kalemleri. Bizi her şeyin, ama en önce de ekmeklerin bozulduğuna ikna etmek için kolumuzu büken, kafa kafaya tokuşturan, ensemizden tutup sarsalıyan onca şeamet kuşuna rağmen, ben yine de hiç bir şeyin ne iyiye ne de kötüye gitmediğini, aslında dünyanın bizim etrafımızda dönmediğini, sadece sigara tiryakileri gibi gözümüzü televizyon ekranından ayıramayan, gazeteleri, yani şu sayfalarının arasında dolanıp dururken okuyacak bir halt bulamadığımız, hem de yıllardan beri bulamadığımız halde o içi ilân arası az -haber kılığında- reklamla dolu olan o selülöz paçavralarını hâlâ para verip her gün satın alan madde bağımlıları olarak, çok kolay dolduruşa geldiğimizi, esasında adına vaktiyle eğitim kurumu denmiş olan o çirkin taş binalardan, kendisi zaten eğitilememiş olduğundan bizi de eğitmesine olanak bulunmayan kavruk öğretmenlerin verdiği notlarla bize iş buldurmaktan başka hiç bir şeye yaramayan diplomaları almak için senelerini, hem de en kıymetli senelerini çarçur eden doyumsuz, mutsuz, tırsak insancıklar olduğumuzu ve başkalarıyla paylaşacak tek şeyimizin de kala kala televizyon kanallarından ve gazetelerden edinilmiş sanal korkulara indirgendiğini, netice itibariyle bizden ne köy ne de mezra olamayacağını… Ve bu paragrafın okuyana eziyet haline dönüşen fazlasıyla uzun bir paragraf olduğunu idrak edebiliyor muyuz?

Ben en sonuncusunu nihayet idrak ettim.

Efendiler, bırakınız şu uzaktan kumandayı sehpanın üzerine. Yani, hep birlikte bırakalım. Hatta mümkünse kapatma tuşuna parmağımızı bir dokunduralım, bakalım ne olacak. Çıtırtılarla dolu tuhaf bir sesle kapanacak televizyonumuz. Statik elektriğin sesini işiteceğiz. Ekran açılmadan önceki donuk rengine kavuşacak. Sağa sola bakınacağız. Eğer o sırada dışarıda bülbüller ötüşüyorsa, bir ihtimal onu işiteceğiz. Belki mutfakta şorul şorul çalışan bulaşık makinesinin sesine kulak kabartacak kendimizi bir su kenarında, bir söğüt gölgesinde düşleyeceğiz. Belki içimizden biri unutmak üzere olduğu eski bir hatıranın küllerini eşeleyecek.

Sonra çok çok eski tarihlerde yaptığımız, ama epeydir körelmeye yüz tutan eski bir alışkanlıkla sohbet etmeyi deneyeceğiz.

Sonra beceremediğimizi görüp şaşıracağız.

Ağzını ilk açan yine televizyondan ya da gazeteden aklında kalmış bayat bir cümleyi yumurtlayacak.

- Sence dinciden cumhurbaşbakanı olabilmeli mi?

- Darbe olur mu?

- Başörtüsünün üstüne takılan peruk da siyasal bir simge sayılır mı?

- Avrupalılar bizi Avrupa Birliği'ne alırlar mı?

- Adı Muhammed olan birinin de Sabetayist olma ihtimali var mı?

- Yalçın Küçük deli mi?

- Ajda Pekkan saunaya girse yüzü eriyip akar mi?

- Vatan gazetesinde aniden zuhur eden ve bir lâhzada Güngör Mengi'nin bile üzerinde bir mevkide yazmaya başlayan muhterem hanımefendi acaba anlayamadığımız ne gibi hasletlere sahip?

- Roz Teyze kimin teyzesi, Simon Dayı kimin dayısı? Kimdir hem herkesten daha fazla solcu olup da aynı zamanda Devlet Bahçeli'den örtülü ödenek dilenen?

Sonra kadınlar mutfağa kaçacak, erkekler çene yarıştıracak. Sonra herkes birbirini sıkıcı ya da kelek bulacak. Sonra birimizden birinin eli yine uzaktan kumandaya gidecek.

- Falanca kanalda Real Madrit ile Real Sociedad maçı var da… Bi izlesem…

Var evet… Var tabii… Hadi bize Allah rahmet eylesin…

Sonra belki içimizden biri esip gürleyecek:

Arkadaşlar. Sizi çok tatsız buluyorum. Renksiz ve sıkıcı. Hem de son derece basmakalıp.

Hepinizi!

Papağan gibisiniz yav! Bir tane bile dişe dokunur cümle çıkmıyor ağzınızdan!

İsterseniz küsün. Ama ne yazık ki, muhabbetiniz falanca gazetenin sanat-kültür sayfasından, filânca televizyonun paparazzi programından daha zengin değil. Ki o işleri yapan hanım kızların ve yumuşak oğlanların da o yerleri hangi uzuvlarıyla hak ettiklerini ne siz sorun ne de ben zikredeyim.

Yahu, sizin küçük kıyametiniz gelmiş, ölmüşsünüz, haberiniz yok.

Sonra öfkeli kişi kapıyı çarpıp gidecek. Biz bize kalacağız. Tam gol atılırken evin hanımı televizyon ekranının önünden geçecek.

Yorumlar

Canım arkadaşım bana bu yazının linkini göndermiş bil bakalım kimi anlatıyor diye. Aşkolsun yani Selin, o kadar çok ki çevremde bunlardan, hangisini sayayım? Sizinkiler, bizimkiler, ötekiler…

Ceylan Oya - 12 Mayıs 2012 (23:57)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

109