Patronsuz Medya

Çevre Yıkımı

Necdet Şen - 22 Temmuz 2020  


Bir yazlıkçıyla sohbet etmenin düşündürücü ve eğlenceli tarafları var.

Çoğunluğu emekli, şehirli, yüksek tahsilli bu insanların iyi yaşamak adını verdikleri tüketim setinin olmazsa olmazlarından biri de güney kıyılarında yazlık ev sahibi olmak.

Kış boyu kapısı kilitli panjurları inik duran bu evlerin kentli sakinleri, havaların ısınması ya da çocukların okulunun tatile girmesiyle birlikte yazlık adreslerine göç ediyorlar.

Önce yakındaki bir market irisi ziyaret ediliyor, soğutuculardaki tavuklar, biralar, kuru yemişler, yumurtalar, peynirler market arabalarına lebalep dolduruluyor. Sonra kış boyu kapalı durmaktan duvarları yeşermiş, perdeleri ve mobilyaları kokuşmaya başlamış evde tam teşekküllü yaz temizliği yapılıyor.

Sonra mangal…

Sonra plaj…

Sonra yine mangal, yine plaj, kahvaltı, plaj, alışveriş, mangal, duş, çamaşır, plaj, yine duş, yine çamaşır, yine mangal, vesaire… Günler mutlu (?) bir yeknesaklık ve bir an önce bronzlaşayım derken ıstakozlaşmak rutini içinde akıp gidiyor.

Sonra plajda tesadüfen yanlarına havlu sermiş birileriyle kurulan tek sıkımlık ahbaplıklarda, onların yazlıkçı değil de dört mevsim orada yaşayan kişiler oldukları öğrenilince şaşkınlıkla soruluyor:

- Ay peki kış aylarında ne yapıyorsunuz, sıkılmıyor musunuz?

* * *

Yazlıkçı için yazlığının olduğu yer, sadece yazın yaşanan, gün boyu güneş altında uzanılıp akşamları mangal yelpazelenen ve sonbaharda fişi çekilip kapatılan bir eğlence parkı.

Elektriği kesilmiyor, çöpü alınıyor, suyu akıyorsa sorun yok. Daha ötesini, meselâ çevresel sorunları, betonlaşmayı, kirlenmeyi, çölleşmeyi ne aklına getiriyor ne de işitirse pek dert ediniyor.

Musluklardan akan ve her plaj sefası sonrasında yarım saat duş alınan, yüzme havuzuna doldurulup doldurulup boşaltılan, arabaya her gün bıcı bıcı yaptırılan, güneyin yakıcı güneşinde bir türlü büyümeyen çimlere ve güllere boca edilen suyun nereden geldiğini sorgulamak aklına bile gelmiyor yazlıkçının.

Yediği domatesin biberin patlıcanın elma yanaklı çiftçiler tarafından cilalı taş devri koşullarında yetiştirildiğini sanıyor, yerel pazarda satılan sebze ve meyvenin niye öyle plastik gibi pırıl pırıl parladığına ve hep aynı boyda olduğuna kafa yormuyor.

Oysa o her gün bir otomat tekdüzeliğiyle gidip geldiği plaj ev market üçgeninden kafasını uzatıp çevreyi, onlarca yıl her yaz gelip de bir kez olsun merak edip gezmediği kırsal alanları gezinse, görecekleri belki de şapkasını uçuracak.

Ne mi görecek?

Korkunç bir çöp deryası görecek örneğin. Tarla kenarlarına, yollara, kurumuş dere yataklarına saçılmış gübre torbalarını, mukavva kolileri, boşaltılıp fırlatılmış kimyasal zehir bidonlarını, eskidiği için saçılmış hortum öbeklerini, araba lastiklerini, boş bira şişelerini, tadilât artıklarını, inşaat molozlarını ve daha birçok ıvır zıvırı. Köylünün kafasındaki çöplük kavramının hemen orası olduğunu ve atılacak şeyin hemen oraya atıldığını, bunu eleştirmenin bile gıcıklık ve züppelik sayıldığını görecek.

Yıllardır uygulana gelmekte olan tarım politikaları nedeniyle, emeğinin para etmediğini gören çiftçinin çifti çubuğu bırakıp kahvelerde pineklediğini, bazılarının artık ekip biçmedikleri o arazilerini yazlıkçılara satıp köhne köy evinin önüne lüks otomobiller çektiğini, bununla avunduğunu görecek.

Bazı yerlerde tarlaların sürülmüş ama ekilmemiş olduğunu, köylünün belki de traktör boş boş yatmasın mantığıyla ekip biçmeyeceği toprağı sürüp sonra kahvedeki karşı duvarı seyretme meşgalesine geri döndüğünü görecek.

Hatta belki asırlık zeytin ağaçlarının kesilip odun yapıldığını, boş kalan arazilerin ya öylesine terk edildiğini ya da başka birilerine kiralandığını, orada ne kadar tepe, höyük, in, tarihsel kalıntı varsa üzerinden traktörle geçilerek -yüzlerce, belki binlerce dönümlük- dev düzlüklere çevirildiğini, toprağın toprak olmaktan çıkıp toz kıvamına getirildiğini ve bu tozun en ufak esintide uçup yolculuğunu denizde tamamladığını, başka türlü olmuyor şiarıyla durmaksızın sürülen ve kimyasala boğulan o arazilerin her yıl dönüm başına dört ton toprak kaybı (erozyon) yaşadığını ve giden topraktan geriye sadece çakıl ve kum kaldığını, böylesine hırpalanan ve doğal habitatı kırıma uğratılmış o arazilere sıkılan zehirlerin sadece sıkıldığı yerde kalmayıp havaya suya gıdaya nüfuz ettiğini, aradaki birkaç kilometrelik uzaklığın onu bu kirlilikten korumaya yetmeyeceğini, zehir yiyip zehir soluduğunu, belki emekli ikramiyesinin tamamını yatırıp üstüne bir de bankaya borçlanarak satın aldığı o yazlığını belki on yıl bile geçmeden kimyasallara çöpe moloza boğulmuş, yeraltı su rezervleri azala azala deniz seviyesinin altına inmiş ve boşalan galerilere deniz suyunun hücum ettiği, musluklarından artık tuzlu suyun akmaya başlayacağı günlere pek az zaman kalan bir beldeye yatırmış olduğunu ne biliyor ne de bilmek istiyor.

Farkındayım, çok uzun bir cümle oldu, ama dostum, her şey birbirine bağlı ve her şey gün geçtikçe boka saran bir bütünün parçası.

Sayın yazlıkçı, belki de hayatının en yüklü masrafını yaptığın, belki elindeki tek mal varlığın olan o yazlık ev, satmaya kalktığında beş para bile etmeyecek bir beton yığınına dönüşebilir. Sabahtan akşama kadar uzandığın o plaj şezlongundan bir an kafanı kaldırıp baksan bile bunu oradan göremezsin. Eğer o yazlığının daha uzun zaman sefasını sürmeyi ve sonrasında çocuklarına bırakmayı arzuluyorsan, musluğundan akan suyun, sofrana gelen gıdanın nerede nasıl üretildiğini, soluduğun havaya nelerin karıştırıldığını azıcık merak etmeli, sahiden de bir cennet parçası gibi duran o sahil kasabasının -dünyanın tamamı gibi- sessizce can çekişmekte olduğunu anlamalısın.

O kasaba ki, aslında çoktan sömürgeleştirilmiş, talan edilmiş bir yer. Marketten ya da pazardan aldığın sebze ve meyve çoğunlukla -daha az turistik olan- başka yerel sömürgelerden geliyor. Senin beldende üretilenler de kamyonlara yüklenip başka uzak yerlerde satılıyor. Artık köylü üretici denen şey sadece bir masal, tarım adı altında yapılan şey, tayyare meydanı gibi düzleştirilerek binlerce dönüm boyunca tek bir ürünün ekildiği, böcekler ve parayla satılamayan otlar musallat olmasın diye haftada birkaç kez üzerlerine zehir sıkılan ve hasat edildikten sonra da başka ülkelere, olmadı iç pazardaki başka kentlere taşınan endüstriyel ürünler. Tarlalar artık üzerinde devasa traktörlerin toprağı deşe deşe tur attığı bir tür fabrika ve o fabrikaların kazanacağı paradan başka bir şeyle pek ilgilenmeyen kaşın kaşlı kalın enseli patronları var.

Az önce de söyledim ya, gerçek çiftçi artık ekip biçerek karnını doyuramıyor; buralar, oralar ve daha birçok yer, büyük sermayeli şirketler ve onların yerel işbirlikçileri tarafından işgal edilip şirket mantığıyla işleniyor ve elde edilen gelir başka kentlerdeki özel kasalara akıyor. O arada senin sağlığın önemsiz teferruat.

Köylü işsiz, sen kanser yiyip kanser soluyorsun ve senin yazlık adresinin havası, suyu, toprağı, o toprakta yaşayan canlıları, başka hiç bir yerde bulunmayan endemik varlıkları, dışarıdan gelen paraya doymaz birileri tarafından onarılamaz bir biçimde tahrip ediliyor, sen buna seyirci bile değil, tamamen kayıtsız kalıyorsun.

* * *

Haa, biz kış aylarında ne yapıyoruz, sıkılmıyor muyuz, mesele buydu sanırım.

Yo hayır sıkılmıyoruz.

Ama üzüldüğümüz, dert edindiğimiz bazı şeyler var. Aslında azıcık sorumluluk duygusu taşıyan herkesin dert etmesini, durumdan vazife çıkarmasını, bir ucundan tutmasını beklediğimiz bazı şeyler.

Kışın niye sıkılmıyoruz biliyor musun? Çok işimiz var. Bir yandan istilâcılardan kurtarabildiğimiz her karış toprakta ter akıtıp gönüllü ırgatlık yapıyor, zehirsiz gıdalar yetiştirmeye, arıya örümceğe lavantaya kekiğe rezeneye hayatta kalabilme fırsatı yaratmaya uğraşıyoruz; bir yandan da gün be gün dibe kaçan, azaldıkça azalan su rezervlerini nasıl yapsak da artıya geçirebilsek diye kafa patlatıyor, senin de -yazlıkçı olarak bile olsa- ziyaret edip gülünü kokladığın bu memleket parçasını sömürgecilerin ve işbirlikçilerinin tasallutundan ve baş sorumlusu oldukları çevre yıkımından nasıl yapsak da kurtarsak diye düşünüp duruyoruz. Hal böyleyken can sıkıntısına pek vakit kalmıyor.

İyi tatiller canım arkadaşım. Döndüğünde büyük şehirlerin süpermarket raflarına bizden selâm söyle. Oralarda para istiflemek uğruna yok edilen sahici cennetlerin son nefesleri satılıyor.

Yorumlar

Doğadan uzaklaştıkça her yönden yapaylaşan hayatlarımızın salgın döneminde azıcık sorgulandığından umutlanmışken, aslında pek de bir şeyin değişmediğini duymak üzücü. Her şeyin kolayına kaçan zihniyetle, paraya doymayan yamyamlar topluluğunun duyarsızlıkları ne doğa tanıyor ne insan ne ülke. Yönetenler deseniz zaten birçoğu, ya buna çanak tutan ya da içinde. Elimizden geleni yapıyorken, çoğalarak artmamız en büyük dileğim.

Neriman Özkarafakılı - 30 Temmuz 2020 (10:30)

diYorum

 

Necdet Şen neler yazdı?

124
Derkenar'da     Google'da   ARA