Patronsuz Medya

Şimdi Tarla, büyüyünce Çöl olacak

Necdet Şen - 23 Eylül 2020  


On yıldır yeryüzü cenneti sayılabilecek bir sahil kasabasında yaşıyorum. Onu muvakkaten Bura kod adıyla analım, diğer yerler gücenmesin.

Ne var ki bu eşsiz beldeyi tanıdıkça, o asude görünümün alt katmanlarında sinsice yayılan bir hastalıkla sararıp solduğunu görüyor, içtenlikle üzülüyorum.

Bu hastalığı Çevre Yıkımı olarak adlandırmıştım daha önceki bir yazıda.

Büyük ihtimalle kimilerimizin zaten bildiği, nasıl çözülebilir diye kafa yorduğu, belki olumlu adımların da atılmakta olduğu bir konu bu. Akıl verir gibi konuşmaktan ısrarla kaçınsam da, bu ülkede doğmuş, yaşlanmış, bakiyesini de burada tamamlamaya istekli biri olarak, gözlemlerimi endişelerimi önerilerimi paylaşmaktan kaçınamam; bunu bir sorumluluk olarak görüyorum.

* * *

Mesele şu:

Neoliberal politikaların bir tür Devlet dinine dönüşmesinin ve kırk yıldır bu dogma tarafından tutsak edilmiş Devlet aklının çiftçiye yönelik teşvik ve destekleme alımlarından çekilmesinin sonucu, taze gıda üreticisi serbest piyasanın insafına ve kaprislerine mahkûm edildi. Tarım emekçilerinin çoğu bu ağır saldırı altında pes edip toprakla uğraşmaktan vazgeçti. Ekip biçmeyi bıraktığı, arazisini satarak ya da kiraya vererek köşesine çekildiği ya da süresiz nadasa bıraktığı, ekilebilir toprakların atıl durumda öylece bekletildiği gerçeği, ağırlaşan ve telâfisi gitgide zorlaşan dev bir sorun olarak karşımıza dikildi. Çiftçiden boşalan ya da hazineye ait olan bu arazilere dışarıdan gelen, yerel işbirlikçilerinin yer göstermesiyle, kamunun -beleş- kaynaklarını kullanarak servetini artıran bazı şirketler tarafından çöküldüğü de bir başka sevimsiz gerçek.

Bu şirketlerin -ya da orta boy tüccarların- ne Ora'ya ne Bura'ya ne Şura'ya hayrı var; kazancını cebine koyup götüren bu istilâcılar giderken geride çökmüş mahvolmuş bir doğa bırakıyorlar.

Tarımsal üretimin insan için insan tarafından yapılan bir iş olmaktan uzaklaşıp şirketleşmesi, monokültür (geniş alanlarda tek tip ürün), yoğun iş makinesi kullanımı ve toprağa pestisit (tarımsal zehir) ve nitratlı gübre boca edilmesi sonucu oluşan kirlilik, havayı, suyu, toprağı, florayı, endemik varlıkları bir noktadan sonra telâfi edilemez biçimde tahrip ediyor.

Tarım topraklarının yıl içinde defalarca sürülmesi, her sürülüşte daha da incelip toza dönüşmesi ve bu tozun her esintide alıp başını uzak yerlere savrulması sonucu oluşan kaliteli toprak kaybı, denetimsizce kullanılan kimyasallar, doğaya rastgele bırakılan diğer atıklar (gübre torbaları, plastik kasalar, hortumlar, viyoller, boş içki ve kimyasal şişeleri, tarlalara dadanabilecek yaban hayvanları ölsün diye araziye saçılan zehirler, bu hayvanlara sıkılan fişeklerin boş kovanları ve daha neler) doğal varlıkları talan edilecek, işi bittiğinde hiç bir bedel ödemeksizin terk edilecek sahipsiz bir sömürge olarak gören gözü doymaz zihniyetin geride bıraktığı yıkımın elle tutulur kanıtları olarak her adımda karşımıza çıkıyor.

Geçenlerde ayak üstü lâfladığımız bir çevreci arkadaşın sözleri halen kulaklarımda. İlçe Tarım'a gidip bunların kentimizi talan etmesine neden izin veriyorsunuz diye sormuş. Aldığı cevap tadından yenmez: Niye vermeyelim ki, onları zaten biz davet ettik, kasabamızı kalkındırıyorlar olmuş. Hani, yetkililer bu gidişe dur demez mi diye merak eden temiz kalpliler varsa bilsinler diye anlatan şahıstan izin almadan müzevirlik ettim.

Ben buna mikro emperyalizm diyeyim, kalanını sen tamamla sevgili okur.

* * *

Kayıplarımız:

- İstatistikler diyor ki: Sürülen arazi, her yıl dönüm başına 4 ton toprak kaybeder. Nitekim, bu yoğunluk ve sıklıkta didiklenip ufalanarak toza dönüştürülen ve rüzgârla sürüklenip yabana giden topraklardan geriye sadece su tutma özelliğinden yoksun kum ve çakıl yığıntısı kalıyor. Yani çöl. Önce ufak benekler halinde ortaya çıkan, yıldan yıla genişleyen, yayılan ölü arazi. Toprağın verimliliğini sağlayan ve bitkileri büyüten tüm canlılık belirtileri (nem, humus, bakteriler, börtü böcek) tarlalaştırılan ve sürülen alanlarda sinsice yürüyen çölleşmeyle birlikte adım adım ortadan kalkıyor. Sağlıklı bir doğa için vazgeçilmez olan biyoçeşitlilik kayboluyor, çıplak bırakılmış, güneşin, rüzgârın, donun dolaysız etkisine maruz kalmış toprak hızla kuruyup cansızlaşıyor.

- İstatistikler bize yeryüzündeki su varlıklarının yüzde yetmişinin (%70) tarımsal sulamada kullanıldığını söylüyor. Diğer yandan, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde yirmisi (%20) yeterli içme suyundan yoksun. Ora'nın, Bura'nın, hatta tüm yakın coğrafyanın ve Akdeniz havzasının su sıkıntısını bilen bilir zaten. Bu kısıtlı suyu kamu malı derya mantığıyla çarçur edenler de belli: Devletin boşalttığı sahipsiz alanda at oynatan serbest girişimci. Denetimden yoksun geniş arazileri üç beş şahıs hesabına işgal ederek ve doğal çevremizi kimyasallara bulayarak üretilen endüstriyel tarım ürünleri, kamyonlara yüklenip satılmak üzere başka şehirlere taşınıyor. Bura'nın eline geçen ne? Belki, maliyeye ödenen üç beş kuruş ecri misil. O da şüpheli. Bu çeşit tarımın (geride bıraktığı zehirli atıklara bakılarak ağır sanayi demek daha doğru) ne Bura'lı üreticiye ne de Bura yerel pazarından alışveriş yapan yurttaşa faydası var. Zararları ise saymakla bitmez.

- Bitkilerin üzerine sıkılan kimyasalların sadece yüzde üçü (%3) sıkıldığı bitkiye nüfuz ediyor, geri kalan yüzde doksan yedi (%97) havada mikro parçacıklar (aerosol) halinde asılı kalıyor ve uzak mesafeler de dahil her yere yayılıyor; o kirletilmiş havayı hepimiz soluyoruz. Sadece burnumuzla değil, derimizle, saçlarımız, giysilerimizle de. Bu kimyasalların yere inen kısmı da durduğu yerde yok olmuyor, emilerek zemine nüfuz ediyor ve kaçınılmaz şekilde yeraltı su kaynaklarına ulaşıyor, toprağımız, havamız, su rezervlerimiz kalıcı olarak kirleniyor. Yiyeceklerimizi belki de yer altından çekilip şebekeye pompalanan bu suyla yıkıyor, pişiriyor, çay demliyoruz. Bebelerimizi ve kendimizi bu suyla yıkıyoruz. Sadece yüzde üçü (%3) bile ürünlerin gümrük kapılarından geri gönderilmesine neden olan zehirin kalan yüzde 97'sine hep birlikte maruz bırakılıyor oluşumuzun kayıtsız kalınabilecek ya da ama sebzeler başka türlü yetişmiyor ki, çiftçi ne yapsın diye savunulabilecek bir yanı var mı? Bence yok. Başka türlü yetişir, yetiştiriliyor, örnekleri çok. Toprağı toprak olmaktan çıkaran ve kalıcı kirliliğe yol açan, üstelik çiftçi açısından astarı yüzünden pahalı kimyasal müdahaleye bağımlı kılan bu tür tarımın kazananı bu kimyasalları üretip satan Şirketler; kaybedeni ise bu şirketlere kolunu ve kredi alıp geri ödeyemediği bankalara arazisini kaptıran Çiftçi ve o sağlıksız ürünleri satın alıp yiyen Biz oluyoruz.

Bu tablo, vicdan ve sorumluluk sahibi her bireyin içini sızlatacak bir çöküş tablosu. Ne var ki, haberlerin altına ay ne kadar fena ya da o yetiştirdikleri şeyleri çocuklarına da yediriyorlar mı türünden yorumlar yazıp bir sonraki laylayloma geçmek de sorunun çözümüne katkıda bulunmuyor.

Sanırım şunu anlama zamanımız geldi: Oylarımızla seçtiklerimiz -bundan sonra seçeceklerimiz de dahil- devlet erkânının öncelikleri arasında bu sorunu lehimize çözmek gibi bir gündem maddesi yok. Onlar şirketlere kara sevdalı. Sorunumuzu biz, kendimiz çözeceğiz.

Bu noktadan hareketle, ne yapılabilir sorusuna -kendimce- bulduğum birkaç çözüm önerisini sıralayacağım, göle maya çalmak kabilinden. Her şeyi akıl edememiş -hatta yer yer saçmalamış bile- olabilirim. Daha iyi önerileri olanlar da tabii ki çıkacaktır, akıl akıldan üstündür.

* * *

Neler yapılabilir?

- Ürünlerini genetiğiyle oynanmamış atalık tohumlardan yetiştiren ve kimyasallara boğmayan dürüst üreticiler eşe dosta tavsiye edilebilir, desteklenebilir, ödüllendirilebilir, medyada şurda burda örnek gösterilip onurlandırılabilir.

- Belediyelerin, tüketici örgütlerinin, kooperatiflerin ya da kendi inisiyatifiyle örgütlenen yurttaşların ön ayak olacağı tanzim satış mağazaları ile, temiz ve sağlıklı ürünler üreticiden halka aracısız ulaştırılabilir.

- Çiftçi, pulluksuz ve zehirsiz tarımsal üretim yapmaya teşvik edilerek halihazırdaki yoğun erozyonun, su israfının, kirliliğin az çok önüne geçilebilir. Dünyada ve Türkiye'de bunu yapan ve kazançlı çıkan kasabalar köyler var; biz de başarabiliriz.

- Anızları yakmak yerine tarlaya sermenin toprağı sürmekten ve yapay gübre desteğinden daha sürdürülebilir olduğu çiftçiye anlatılabilir.

- Metropolden gelen tüccarların yerel aracılar vasıtasıyla hukuksuzca istilâ ettiği kamuya ait alanlar, bu tasalluttan kurtarılarak kent bahçelerine dönüştürülebilir. İsteyen herkes, minik kira bedelleriyle kendine tahsis edilmiş parselde ihtiyaç duyduğu sağlıklı ürünü yetiştirmeye özendirilebilir.

- Tarım alanlarına çöp ve zararlı kimyasallar bırakanlar, yeraltı sularını hor kullananlar, dağı taşı traktörlerle düzleyip biyoçeşitliliği tahrip edenler ve en önemlisi, tarla açmak için ya da inşaat için orman yakanlar tespit ve teşhir edilebilir, lâyık olduğu cezayı alabilmesi için konunun ısrarlı takipçisi olunabilir.

- Coğrafi koşulları elverişli olan yerler organik tarım alanı statüsüne alınıp, her türlü kimyasal kullanımının ve çevre yıkımının önüne geçilebilir. Bu konuda faaliyet gösteren uluslar arası fonlardan maddî destek ve teknik bilgi sağlanabilir.

- Kentlerde apartmanlarda yaşayanlar, çoğunlukla atmaya kıyamadıkları ama işlerine de yaramayan karsambalarını istifledikleri balkonlarını ve -varsa- bahçelerini, ne kadar minik olursa olsun, dikey sebze bahçesi olarak değerlendirebilirler. Hiç zor değil, internet bunun nasıl yapılabileceğini anlatan sayısız bilgiyle ve görselle dolu. İnan bana dostum, televizyon karşısında çöküp gört göbek biriktirmekten çok daha hoş vakit geçirtici bir uğraş bu. Üstelik dalından koparıp yediğin domatesin biberin zehirsiz olduğunu -ve senin eserin olduğunu- bilmek az buz keyif değil.

* * *

Yukarıda saydıklarım ve daha fazlası, Ora Bura Şura halklarının ve yerel yönetimlerin ortak çabasıyla hayata geçirilebilecek şeyler. Gözlerimizin önünde olup biten talana ve yol açtığı yıkıma seyirci kalmamak, sorumluluk almak, bizi besleyen, doyuran, yaşatan toprağa, suya, havaya, kendimize ve bizden sonraki kuşaklara borcumuz.

Yorumlar

Çok güzel yazmışsınız. Birileri bizi tüm ülkeyi silâhla, mermiyle değil ekmekle, suyla, biberle öldürmeye karar vermiş ve oldukça organize bir çalışma içindeler. Paranın yenmeyeceğini çok şükür anladık ama ne yiyeceğimizi şaşırdık. Size sağlık ve huzur dolu uzun bir ömür diliyorum Necdet bey.

İlker Tortop - 2 Ekim 2020 (01:57)

Dün internette seyrettiğim bir belgeselden sonra, bir hafta kadar önce okuduğum bu yazı aklıma geldi. O belgeselde de endüstriyel tarımın, kimyasalların ve toprağı sürmenin zararları, oluşturduğu çevre yıkımı anlatılıyor. Sadece eleştirmekle kalmıyor, alternatifleri de gösteriyor.

Merak edenler için filmin adı: Kiss the Ground (2020)

İyi seyirler dilerim.

Metin Karacan - 14 Ekim 2020 (09:58)

diYorum

 

Necdet Şen neler yazdı?

92
Derkenar'da     Google'da   ARA