Patronsuz Medya

Tabakhanede yer kalmadı

  Necdet Şen - 14 Şubat 2001


Sevgili okurum, bu memleketin belki de en yüksek evsaflı okurusun; ama yine de insanı çileden çıkartacak kadar yavansın.

Maalesef seni ilginç bulmuyorum. Ne kendine hayrın var, ne de başkasına.

Bak, anasayfada görünür bir yerde Yüzyılın Sırrını Açıklıyorum! diye bir link (ve ona bağlı bir yazı) duruyor, bir aydır orada o yazı (artık yok). O yazıda bilgisayar ve internet konusundaki görece acemiliğim nedeniyle siteyi sık güncelleyemediğimden yakınıyor ve (çok beğendiğini iddia ettiğin) bu siteyi sana daha dolu doyum sunabilmek için katkı bekliyordum.

Onun hemen altında da Do You Speak English diye bir link var (artık o da yok), gözüne ilişen İngilizce dil yanlışlarını bana bildirmeni istirham ediyordum.

Öyle anlaşılıyor ki, bu ülkede benden iyi İngilizce bilen hiç kimse yok.

Bilgisayar konusunda da tartışılmaz tek otorite benim.

Belki kimsenin yaralı parmağa işeyecek manevî sermayesi yok. Ya da belki hayatın üzerinde sörf yapıyorsun, derinlere dalacak cesaretin yok.

Yahu, seni dışlamak yerine üretime katmak, sevdiğin işe ortak etmek istemişim, bundan haz duyman gerekmez mi?

Okuduğun yazar-çizer seni sadece eğitilecek, yani akıl öğretilecek soyut bir varlık olarak görmeyip etiyle kanıyla sahici insan, yoldaş, arkadaş olarak algılamış; canlansana…

Ama her gün tomarla sana şöyle hayranım, böyle aşığım, hayatımı şöyle değiştirdin, kişiliğimi böyle etkiledin diye mektuplar yazan sen, ya topu topu beş ay önce internetle tanışmış olan benden daha bilgisizsin ya dasevgin, içtenliğin kuru lâftan ibaret.

Sağa sola bakınıp durma, ötekileri değil, seni kastediyorum.

Sevgili okur, senin bu duyarsızlığın ve kendi hayatını televizyona bakar gibi kayıtsızlık içinde izlemen beni çıldırtıyor. Bu siteyi boş verip, onu ben zaten sıfırdan yaptım, sen kendin için bir şeyler yap. Düğmene basılmadan kendi kendine çalışmayı dene örneğin. Bugüne değin hayatımı beklentisiz, talepsiz sürdürdüm ve buna alıştım. Hakiki anlamda yardıma değil, sadece bir tek şeye, bu dünyada gönül adamı denen insanların da olduğuna inanmaya muhtacım.

Ben o kitabı sana anlatsam da anlatmasam da YAZDIM ve onunla işim bitti. Benim için güzel olan, içimden gelip geçen hayatı yazıya dökmekti ve döktüm. Eğer istiyorsan, onu seninle paylaşmaktan tabii ki mutluluk duyarım, ama istemiyorsan kulağından içeri huniyle anlam akıtacak halim yok.

Efendim?

İsterim mi diyorsun?

Peki ne biçim istek bu? Hiç mi yok şu binlerce ziyaretçinin içinde İngilizce'den, bilgisayardan, Mac ve PC formatından anlayan birkaç kişi? Yoksa sen bana gelene kadar gün akşam olur diye düşünen tavşan kakalarından mısın? Sağol, her gün Outlook Express dolusu email gönderiyorsun; ama acaba gazetede çizseydim, zahmete girip mektup gönderir miydin?

Kampanyaların dışında insiyatif aldığını, mecbur bırakıldığından daha fazlasını kendiliğinden yaptığını, kuyruğuna basılmadan koktuğunu bulaştığını hatırlıyor musun?

Aaa! Ben de seni düşünüyordum!

Sevgili okur, yazdıklarından anladığım kadarıyla bana pek hayran sın. Ama (bağışla) ben sana aynı derecede hayran değilim.

Son çalıştığım gazeteden çekip gitmeden önce de günde sekiz-on tane bağımlı telefonu geliyordu. Yılın 365 gününe sekizer onar dağılmış olan bu ikiz ruh lardan hiç biri günün birinde o bayıldığı, aş erdiği, kırpıp sakladığı çizgi roman ortadan buharlaşıp uçtuğunda telefona uzanıp o gazeteyi aramadı.

Ben böyle lâftan ibaret, içeriği olmayan sevgiyi ne yapayım?

Yazıp çizdiklerimi çok mühimseyen bir eski tanıdığa rastlamıştım geçen kış bomboş kıyı şeridinde yalnız, mutsuz, ağlamaklı, dolanırken. O ıssız kaldırımda her nasılsa beni farketmeden kolu koluma sürtünerek yanımdan geçip gidiyordu ki, bu kadarına içim elvermeyip, merhaba diye onu durdurduğumda hararetle oooo üstad, nerelere kayboldun, ben de seni düşünüyorum sık sık, daha evvelsi gün seni düşündüm yine demişti.

Ben onu o kadar sık anımsamıyordum, fazlasıyla medyatik olmasına rağmen. Yine de çok memnun oldum.

Ama iki dakika sürüverdi bu mutluluğum. Çünkü neden çizmiyorsun artık gazetede? sorusunu platonik hayatı değil, sokaktaki hakiki hayatı seçtim diye yanıtlamıştım. Ve o, daha cümlem havadaki yolculuğunu bitirmeden hadi bana eyvallah, bir gün buluşup yemek yiyelim, yemekte bu konularda uzun uzun sohbet ederiz deyip koşarcasına uzaklaşmıştı, elimi bile sıkmadan.

Gıyabımda beni sık sık hatırlayıp düşünen ve merak eden bu değerli yazar, nedense etimle kanımla hüznümle ama tedavülde olmayan halimle karşısına dikildiğimde bana en fazla iki dakika vakit ayırabilmişti.

Kimbilir, belki de ben onun için mühim tezlerine hemfikir olunacak bir başka köşe sahibi olabildiğim ölçüde kayda değer biriydim.

Çizgi romanlarımı fanatizm derecesinde seven, çevresine baskıyla okutan ve benimle tanışabilmek için aşırı hırs yapan, olmadık dümenler çeviren bir hanımefendinin yatak arkadaşım olduktan sonra nasıl hoyratlaştığını, nasıl ağzımı her açışımda yanılıyorsuun! diyerek sözümü kesip, her cümlemden bir polemik çıkardığın, sabahlara kadar car car car münakaşa ettiğini acıyla anımsıyorum.

Sanırım ben onun için üzerine bayrak dikilecek bir kale burcuydum. Markanın içindeki insan oyuncaktı sadece. Kendi devleşmiş egosunu doyuma ulaştırabilmek için mutlaka namlı bir pehlivanın kolunu bükmeyi gereksiniyor olmalıydı.

Bunları neden mi anımsadım durup dururken?

Şundan hatırladım:45 yılın birikimini sana doludoyum (ve beklentisiz) aktarabilmek için çırpınırken, sen oralarda bir yerlerde kendini göstermeden oturuyor, alacağını alıp sessizce, parmak uçlarına basarak sıvışıyorsun.

Alabildiğin her şeyi al, bu sofra senin için kuruldu.

Ama canımın içi, giderken bir hoşçakal de bari. Bu kadar da bönlük olmaz ki!

Yalapşap, derme çatma, özensiz

Sevgili okur, senin sevgine inanamıyorum. Senin sevgin de aynen bilincin, kültürün, demokratlığın gibi yapmacık görünüyor bana; azıcık sarsınca peruk gibi yana kayıyor.

Senden her gün bir sürü iltifat dolu mail geliyor, ama çoğunun imlâsı ne dediği anlaşılamayacak kadar bozuk. Bazen sana gelen bir şeyleri pek beğeniyor, bana da iletiyorsun (→ ama → an → lam →) tırnakların arasında kaybolmuş. Yalapşap, derme çatma, özensiz. Hepsine üşenmeden yüksünmeden, kafa yorarak cevap yazıyorum ve gönder tuşuna basmadan evvel tekrar tekrar okuyorum acaba yanlış bir kelime var mı, Türkçe hatası var mı? diye. Feci vaktimi alıyor. Sözüm ona hayran olan sensin ama ikinci kez okumadan yolladığın ve çoğunlukla yavan bulduğum karalamalarına yine de saygı ve özen gösteren benim. Bunda bir tuhaflık yok mu?

Bu çizgi romanları ve yazıları sana ulaştırıp ulaştırmamak artık pek umurumda değil, sende umduğum pırıltıyı bulamıyorum. Dervişin dediği gibi ben melâmet hırkasını kendim geydim eynime. Artık ne insanlardan ne de hayattan bir beklentim var, kedim Melek Hanım'ın memnuniyet mırıltılarından ve rahatça soluk almaktan daha fazlası benim için lüks sınıfına giriyor.

O çizgi romanlara ve yazılara yansıyan renkler, aslında hayatın renkleri, bir anlığına gelip geçiyor ve bu fakirin gönlünü hoş ediyor. Bu gönül hoşluğunu, deli danalar gibi koşuşturduğu için o renkleri ıskalayanlarla paylaşmak için çalışıp didiniyorum gün ışıyana kadar; para-pul-mevki edinmek için değil. Yetenek denen vazifeyi yatırım sermayesi gibi görmüyorum. Öyle görmek de istemem. Sermayeyi pazarlamak gibi bir derdim de olamaz. Ama madem hayat denen sonsuz ırmağın içinde hep birlikte, birbirimize karışarak akıp gidiyoruz, aslında hayata ait olan sonsuz pırıltının minicik bir zerresi de hasbelkader bu yana düşmüşse, onu benlik duygusunun çıkınına zulalamak yerine, zaten herkesin olan bu damlayı kolumun uzanabileceği herkesle paylaşmak isterim.

Ama kardeşim, sanatçıyla evlere servis yapan kebapçıyı birbirinden ayır artık. Farkındayım, sen bu kitabı okumak istiyorsun, ama yahu, sayfalarını da ben mi çevireyim?

Kendini bu kadar hor görme; kok, bulaş, hayatı değiştir azıcık. Hiç olmazsa bugün sevgi adına bir şeyler yap. Evine yarım saat geç git meselâ. Televizyona yirmi dakika az bak. Evdeki bayatlamış ekmekleri torbaya doldur, git deniz kıyısındaki martılara, aç farelere at. Ama sadaka verir gibi değil, yüreğini verir gibi at.

Daha az eleştir. Dolaplardaki 60 çift ıskarpinden hiç olmazsa 3 çiftini muhtaç birine ver. Ama daha iyisi, doymak bilmez iştahını azıcık dizginle.

İçme şu zıkkımı. Az konuş. Az koşuştur.

Sakın bana evet yaa, bu millet koyun gibi mealinde mektuplar yollama. Ben milletten değil, SENDEN söz ediyorum.

Şikâyetçi olduğun hayatı değiştirmek için minik de olsa bir kıpırtıda bulun. Ya da en azından kalender ol ve mızıldanıp durmayı kes.

Donukluğun kanımı donduruyor

Bu satırların yazarı, yani sonsuz hayat ırmağının içinde akıp duran damlalardan yalnızca biri olan sahiden önemsiz ve değersiz varlık, kendim diye bir nesnenin bilincinde değilim; olamam; sana duyduğum bu tepki nefis adına değil.

Dört yıl önce terk ettiğim, aslında sendin. Ruhsuz plaza binalarına dayanabilirdim, bir parçacık muhabbet bulabilseydim sende. Senin duyarsız ve koyun tabiatlı olduğun duygusuna saplanıp kalmıştım. Hoyrat bir dünyada senin sıcaklığına, hiç görmediğim, muhabbet edemediğim uzaktaki dostumun hayaline tutunmuştum; o sıcaklık için kendimi ateşe bile atabilirdim; böbreklerimin ikisini birden verebilirdim sana; oysa sen markanın ardındaki kırılgan çocuk irisini göremiyordun.

Bana yüksek paralar ödeyen, üstüne üstlük, açtıkları sütunda her Allah'ın günü benden dünyanın lâfını işiten gazete yöneticileri, yine de çekip gittiğimde geri dönmem için uğraştılar; ama beni Çizgi Roman'a geri döndürebilecek tek neden senin sahte olmayan ilgindi. Muhatabım sendin ve senden çıt çıkmadı.

Sanırım çok meşguldün, tabakhaneye bok yetiştiriyordun.

Maaşını alır almaz topukların kıçına vura vura alışveriş merkezlerine kadar seğirtecek enerjin var; ama hayatını daha anlamlı kılacak olan damıtılmış bilgi ye ulaşmak için parmağını bile oynatacak mecalin yok.

Ama bilmediğin şeyleri biliyormuş pozlarına bürünmeni sağlayan gazete ve televizyona sigaraya kilitlenir gibi kilitleniyorsun; emanet fikirlerle bilinçli pozu kesiyorsun.

Sevgili okur, beni değil, ama muhtemelen kendini kandırmaya çabalıyorsun. Yalanların yüzüne vurulduğunda da inciniveriyorsun.

Dört buçuk yıl oldu çizgi romanı bırakalı, içimde hâlâ yeni bir şey çizme isteği yok. Üzgünüm, eskilerle idare etmek durumundasın.

Daha da umudumu kesersem, onları da gömerim, meramımı yalnızca Melek Hanım'a anlatırım… İnan ki böyle hissettiğim anlar oluyor.

Zaman zaman kendi suretim de dahil herkesi, hayal perdesindeki aslı astarı olmayan silik gölgeler gibi görüyorum. Çatı katındaki ak sakallı oyuncakçı dede, bizi ahmaklığımıza gülmek için yaratmış olmalı diye düşündüğüm oluyor.

Cesur Yeni Dünya bu her halde. Ya da hepimiz uyurgezeriz.

Yorumlar

Bu yazıyı yazdıktan aylar sonra bile şöyle sözler duyuyorum:

Okurlarından bazı isteklerde bulunmuşsun, istediğin yapılmayınca da küsmüşsün.

Offf ki ne offf! Molozluğun bu kadarı karşısında aciz kalıyorum. Yüreğim sıkışıyor. Elimin ayağımın canı çekiliyor. Korkarım ki şunca lâftan sonra bile meramımı yalnızca ben anladım. Sevgili okurumun anladığı tek şey, muhtemelen şu:

Ay, amma da kendine dönük bir adam bu ayol. Selâm verdik, borçlu çıktık. Sana web sitesi yap diyen mi oldu?

* * *

Ah benim canımın içi okurum! Şurası kesin ki, seninle aramızda derin bir iletişim sorunu var.

Bu tabii ki benim kabahatim. Israrla iletişmeye çalışıyorum.

Necdettin Bezgin - 28 Nisan 2001

Acaba neden size bir şeyler yazma isteği duyuyorum bu kadar çok, bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, o da sizi bir otorite ya dahayran olunacak biri gibi değil ama beni anlayacağını sezdiğim hatta bildiğim bir dost olarak görüyorum. Ve size yazmak çok hoş bir duygu.

Bu yaşa kadar bana öğretilen 'her şey karşılıklıdır' sözü, biliyorum ki gizli gizli içimde taşıdığım bir şey.

Öte yandan da biliyorum ki en güzel olan, beklentilerini sıfırlamış olarak verebilme yetisine sahip olabilmek. En azından ben böyle düşünüyorum. Ama, itiraf etmem gerekir ki, doğruyu bilmek işe yaramıyor. Ve bu o kadar önemli de değil. Düşünce, onu sözlerde değil, eylemde yaşatabildiğin ölçüde anlamlı oluyor.

Uzun lâfın kısası, kendimi eğitmem gereken bir şey daha çıkıyor karşıma.

Bununla birlikte sözleriniz benim için önemli, çünkü benim için değerlisiniz.

Hayatı anlamsızca yaşamayı içime sindiremediğim için bütün arayışlarım. Bu yeni değil. Ama çabuk pes ediyor, iki uç arasında sürekli gidip geliyorum.

Evet… Tam sırası, bağlantı kesildi. Saat 6' ya kadar bağlanamazsam bunu yarın göndermem gerekecek. Bundan hiç hoşlanmıyorum. İki dakika sonra hayatta olup olmayacağımızı bilmiyoruz, çünkü. Çıkış saatime 5 dakika kaldı. Anlaşıldı eğer burada olursam yarın göndereceğim.

Ben yoksam, olanlar göndersin!

Fersan Cevriye - 23 Şubat 2001

Sevgili Necdet Abi…

Plaza medyasının ne durumda olduğunu gazete okuyan herkes maalesef anlayabiliyor. Babam emekli basın mensubu, binlerce dolar maaş alanlardan değil, zaten aktif olarak çalışırken dolarla çalışan gazeteci yoktu (galiba), o zamanlar internet faks yoktu. Telefoto denilen bir cihaz vardı, döne döne fotograf çıkardı içinden, bitmesini beklerken başım dönerdi. Teleks vardı, ince uzun delikli şeritler çıkarırdı içinden.

Bir gün başka bir arkadaşına anlatırken duydum babamdan, yeni evliyken para ihtiyacı olmuş, İstanbul'a gidip avans istemiş ev masrafları için o zamanki patrondan, yazı işleri müdürü vs neyse. Kapı açıktı, aradan görünüyordu oturduğu yerden, biri gitti benim geldiğimi, avans istediğimi söyledi dedi. Bana ne bir şey yapamam söyle gitsin dediğini duymuş. Kalkıp gidip bir kafa atmak istedim dedi babam. İstediği para o adamın maaşının 10'da biri bile değilmiş o zamanlar. Çok zor durumda kalmışlar döndükten sonra.

Hatırladıkça boğazım düğümlenir hep. O adam şimdi başyazar. İlginçtir, ona hâlâ çok saygı duyar. Ben bu olayı duyduktan sonra gıcık olmuştum adama. Ama babam saygı duyduğuna göre var bir bildiği diyorum kendi kendime. Kolay kolay herkese saygı duymaz çünkü.

Hayatı foto muhabirliği, spor yazarlığıyla geçti, tabii biz de onunla birlikte yaşadık olayları. Şimdi ayrı şehirlerdeyiz ama ne zaman bir araya gelsek televizyona gazeteye bakıp basar küfürü İki kadeh rakıya haysiyetini satan adamlar bunlar diye.

Ayda yılda bir İstanbul'a gidince Cağaloğlu'ndan eskiden tanıdığı insanlarla bir araya gelip Boğaz'da kafa çekerler. Her dönüşünde arkadaşlarının her an topun ağzında çalıştıklarından, paralı ama mutsuz olduklarından bahseder.

Millet birbirinin suratına bakmıyor diye bunalmış bir seferinde böyle bir arkadaş grubunun içinde bir seferinde. Paralı olup böyle olmak mı yoksa işsiz kalmak mı? Bana sorsan ne derdim bilmiyorum.

Babam bana hep o güzel eski günleri hatırlatır. Geçmiş güzelmiş be Necdet Abi. Annemin babamın gençliği çok güzelmiş. Zımba gibiymiş ikisi de. Şimdiki gibi bahçesiz, ağaçsız her tarafı cam beton binalar yokmuş o zamanlar. Yurt dışından gelen yakınlara nescafe siparişi verirmişiz.

Çok özlüyorum eskiyi.

Sen yazmaya devam et Necdet Abi, biz de okumaya.

Kolay gelsin.

Burak - 29 Mart 2001

Kusura bakmayın ama, bu söyledikleriniz hayatta olmaz! En azından, siz hayattayken olmaz. Biz taziye yazmayı severiz, faraziye değil; yıllarca yok saydıklarımızın naaşı başında faziletlerini saymayı severiz; dertleşmeyi değil… İnsanlığımıza geri döndüğümüz bu kısacık nedamet anları bile bize çok ağır gelir ve oradan hemen koşarak uzaklaşırız. Nereden mi biliyorum, tabii ki kendimden; o, tek önemsediğim kendimden!

Ali Sedat Çetinkoz - 16 Şubat 2008 (11:34)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

173