Patronsuz Medya

'Yüzde 26': Politik hafızanın hepten dumura uğraması

Kürşat Bumin (Duvar) 24 Temmuz 2017

Akşener'in çok yakın bir tarihte şu açıklamayı yaptığını biliyorsunuz: Ben, İçişleri Bakanlığı yaptığım dönemde tarihin en uzun, en geniş, en kapsamlı sınır ötesi harekâtına imza atmış bir bakanım. Utanarak söylüyorum bazıları diyor ki sosyal medyada 'Meral Akşener MHP'ye genel başkan olmasın, faili meçhullerin sorumlusu O'dur' diyorlar. Ne derseniz deyin hepsi kabulümdür. Bu ülke için, bu milletin birliği beraberliği için bir şey yapılması gerekiyorsa yapmışımdır, sorumluluğunu da sonuna kadar alıyorum.

Skandalizasyon

İrfan Aktan (Duvar) 24 Temmuz 2017

İktidarlar, halkla mutabakatı, bizzat kendi ihlâlleri dolayısıyla sonlanmaya yaklaştığında, Camus'nün işaret ettiği gibi nesneleri yanlış anlamlandırmaya, hakiki gerçekliğin yerine tasarlanmış gerçeklikleri yerleştirmeye çalışır. Bunun için de yasaların öngörmediği, dolayısıyla meşru olmayan yersiz şiddete, manipülasyona, dezenformasyona, şantaja, skandalizasyona başvurur. Yandaş medya, tüm bu sürecin sadece bir aparatçığıdır.

Parlamento 'konuşulan yer' demektir ve her yerde konuşulabilir…

Murat Sevinç (Diken) 22 Temmuz 2017

Herkes, her birimiz, insan muamelesi görmek, eşitliğin ne olduğunu bilmesek de aslında eşit olmak isteriz. Konuştuğunuz sahneye çıkarıp yan yana bir iskemlede oturacağınız yurttaş, kendisini iyi hissedecek, kuşkunuz olmasın. Bunu, devlet ile bütünleşmiş parti ve siyasetçiler değil, ancak sizler yapabilirsiniz. Onların dile getirebileceği tek şey kaldı artık: Senin konuştuğun parkı biz inşa ettik! Bu kadar. Sonrası, dalga geçme, itibarsızlaştırma çabası, vesaire. Bir süre çok gülerler, sonra gülmezler…

Her şey hızla değişiyor. Devir, kitlesel ve barışçıl, dikkat çekici eylem devri. Yurttaşın katılabileceği ve katılmak bir yana, sahipleneceği yol ve yöntemler.

Gidin bir köye, otobüs garajına, parka, lokantaya. Davet edin insanları. Yanınıza bir iskemle koyun. Lütfen deneyin. Anlat, deyin. Anlatacaktır. Kuşku duymayın…

Plebisiter Bonapartizmin sınıfla yaklaşan imtihanı

Foti Benlisoy (Evrensel) 20 Temmuz 2017

İktidar, on beş senedir yaptığını, yani emeği esnekleştirip güvencesizleştirirken, alt sınıfları güçsüzleştirirken onların rızasını sağlayabilmeyi bu kez de kolayca başarabileceğini umuyor olmalı. İç ve dış sermaye için zamanında onu adeta bir beyaz atlı prens kılmış bu vasfını bir kez daha ispat edip bu kesimlerin yeni rejime desteklerini sağlama almak istiyor. Oysa bu kez aynı şeyi yapmak, yatay değil de bu kez olası dikey sınıf savaşları nedeniyle çok da kolay olmayabilir. AKP tabanının bir bölümü, 15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülüşünün anmasına giderken küçümsenmemesi gereken bir kayıtsızlık hali içerisindedir. Gayrimilli elit karşıtı popülizminin sınırlarına gelinmiş olması ve daha önemlisi, OHAL koşullarında dahi işyerlerinde belirgin bir itirazın görünür olmaya devam etmesi, iktidarın işinin bu kez sandığından zor olduğu anlamına geliyor.

CHP ve Adalet: Olmayacak duaya âmin demek mi?

Taner Akçam (T24) 19 Temmuz 2017

Ortada bir gariplik var; gelinen nokta, yer bir tuhaf… Hak Hukuk Adalet diye işbaşına gelenler, sürekli kendilerinden önce gelenleri aratacak uygulamalara imza atıyorlar. Ve bugün galiba bu Adalet işinin en dibe vurmuş halini yaşıyoruz.

Toplum olarak peki niye, sorusunu yüksek sesle sormamız gerekiyor.

Cevabını bilenlerimiz vardır. Belki de cevap çok basittir. Biz baştan Papazı dövdürmeyecektik, fıkrasındadır. Yani cevap derin ve toplum olarak gerçekten Hak-Hukuk ve Adalet isteyip istemediğimiz belli değil. 1876'dan beri istenen de olmayan da bu… Belki de istenen sadece, hangi sloganla olursa olsun iş başına gelmek ve siyasetin sunduğu imkânlar ile cebimizi doldurmak… Bu devletin kurulduğundan bu yana, sağcı, solcu, Laik ve İslamcı iktidarların yaptığı hep aynı, etrafında kendisinden nemalanan bir çevre yaratmak. Aralarındaki yegâne fark nemalanan çevrenin genişliği veya darlığı ya da sosyal-sınıfsal farklılıkları…

'Tek tip' millet isteyen 'tek tip' devlet

Hakkı Özdal (Duvar) 19 Temmuz 2017

12 Eylül ve bu aralar 'eski Türkiye' olarak kodlanan kalıntısı gibi; kendisini bir vakitler 'post 12 Eylül' olarak lânse etmeye çalışmış ve bazı kesimler nezdinde bunu kısmen başarmış olan 'yeni Türkiye' rejimi de 'bekasını' işçi sınıfı ve Kürt halkına karşı bir pozisyonda gördüğünü gizleyemez hale geliyor. Israrla tek tek tek… diye vurgulanan siyasal pozisyon, sonunda ironik şekilde kendisini doğru tarif ediyor ve önceki 'ayrışma' iddialarını geçersizleştiriyor: Evet, en azından 40 yıldır, gerçekten de 'tek tip' millet isteyen bir 'tek tip' devlet…

AKP ve baş edilebilir düşmanları

İrfan Aktan (Duvar) 17 Temmuz 2017

Dilediğiniz kadar iktidarın yaptığı haksızlıkları ifşa edin, Fethullahçılara karşı yıllardır mücadele ettiğinizi söyleyin, iktidardan önce sizin Fethullahçıların mağduru olduğunu belgeleriyle ortaya koyun; eğer iktidarı haksızlık yapmaktan alıkoyacak gücünüz yoksa, halkın çoğunluğunu yanınıza çekemezsiniz. Halkın çoğunluğunu yanınıza çekmedikçe de durdurucu güce kavuşmuş olamazsınız. Dolayısıyla haklılar güçlü olmadıkça, haksız haklı görünmeye devam eder.

Sivil ölüler ülkesi

Çiğdem Toker (Cumhuriyet) 16 Temmuz 2017

692 sayılı KHK, 15 Temmuz'un birinci yıldönümünden bir yıl sonra ve maaş ödeme gününden bir gün önce çıkarıldı.

Maaş gününden bir gün önce… (insan tabii, bu durumda zamanlamanın Maliye açısından bir bütçe denge aracı olarak da görüldüğünü düşünmeden edemiyor. Düşünün 7395 kişinin maaşı, kadrolar yeniden dolduruluncaya dek Hazine kasasında kalacak.)

7395 kişi aileleriyle 30 bin kişiye yakın bir nüfusa etki eder.

Hafta başı mutfak alışverişi yapamayacak, çocuklarına belki yemek çıkarmakta zorlanacak, kamuyla bütün bağları kesildiği için hastalık halinde doktora gidemeyecek on binlerden söz ediyoruz.

Öncesiyle birlikte düşündüğünüzde 110 bine yakın ihraç, yarım milyon nüfus demek.

Önceki ihraçları yaşayan on binlerce kişinin aylardır iş bulamadığını unutmayalım.

AKP sonrası Türkiye'yi düşünmek

Dinçer Demirkent (Duvar) 13 Temmuz 2017

Hukuk devleti olarak adlandırdığımız, yurttaşlar açısından öngörülebilirlik sağlayan bir hukuk düzeni ve bütün organların anayasa ve hukukla bağlı olduğu bir devlet formunun tamamen ortadan kaldırıldığı, bütün aygıtların tek bir kişinin hırs, hınç ve ihtiraslarına yamandığı bir rejimin sonrasını düşünmek hem çok kolay hem çok zordur. AKP iktidarı demokratik sınırları çoktan tüketmiş ve 20 Temmuz darbesiyle anayasayı ortadan kaldırılmıştır. Bu durumda en yanlış düşünce, AKP OHAL'i kaldırmayacak, 16 Nisan plebisitinde yaptığı gibi her gayrımeşru yolu kullanarak seçim kaybetmeyecek, iktidarı bırakmayacak cümlesiyle özetlenebilir. Böyle düşünmek AKP'nin zihinlerde kurduğu çemberin kırılmasının önündeki en büyük engeldir. Çemberi kırabilecek gerçek eylem, halkın özgürlük, adalet ve eşitlik arzusunu siyasallaştırabilmekten geçer. Bu, yeni siyasal birlik formunun somutlaştırılması, yeni bir anayasa demektir. Türkiye halklarının etrafında bir araya geleceği anayasal ilkelerin, zihinlerde somutlaştırılması Türkiye'yi yeniden kuracak bütün siyasal öznelerin önüne koyacağı ilk siyasal eylemdir. Zordur, çocuklarının geleceği tarikat ve cemaatlerin insafına bırakılmış insanların, yurttaşlarımızın gözlerinin içine bakmak. Onların gözlerine Ömer adaletinden bahsederek değil, çocuklarının cemaat yurtlarında ölüme terk edilmeyeceği, tecavüze uğramayacağı bir ülkenin somut tarifiyle bakılabilir ancak. Hayatlarını sürdürmek, sosyal yardım alabilmek, iş bulabilmek için parti kaydının, cemaat aidiyetinin istenmeyeceği bir ülkenin tarifini yaparak.

G20'nin yıldızı Trump değil, Türkiye!

Önder Algedik (Duvar) 11 Temmuz 2017

Türkiye ikim fonuna para vermek değil, hatta fondan para almak istiyor. Bunu da Şili'nin güneşten elde ettiği elektriğe verdiğinin iki katını Çayırhan B özelleştirmesinde kömüre vererek yapmak istiyor. Bunu bırakın köprü kullanmayı, araba bile kullanmayan insanların parası ile köprüleri finanse ederken istiyor. Sadece bizden toplanılan vergilerle oluşmuş Karayolları Holding'in gelirleri bile değil Türkiye'yi, bütün Afrika'nın iklim projelerini karşılamaya yetecek kadar.

Adalet için açlık grevi

Ahmet İnsel (Cumhuriyet) 4 Temmuz 2017

Gülmen ve Özakça, her gün başlattıkları ve düzenli olarak gözaltına alınıp serbest bırakıldıkları, yüzde yüz meşru bu hak arama eylemlerini, daha sonra açlık greviyle desteklemeye karar verdiler. Bedenini, sağlığını ve ileri bir aşamada hayatını bir insanın terazinin kefesine koyduğu, bu nedenle tartışmalı ama ancak çok büyük bir haksızlık karşısında bir kişinin kendi vicdanında karar verebileceği bir eylem, açlık grevi. Gülmen ve Özakça, ölüm orucuna yatmadılar. Taleplerini duyurabilmek için açlık grevine başladılar. Ama karşılarında ipin ucunu biraz salarsam, bütün denetimi kaçırırım diye düşünen nobran, toplumsal hareketlerden artık saplantılı biçimde korkan, façasının bozulacağı endişesiyle her aykırı sesin tepesine vurmaya önem veren, kibirli ve zalim bir muktedir güç vardı.

Ne istiyoruz? Adalet! Vermeyecekler!

İrfan Aktan (Duvar) 3 Temmuz 2017

Karar vericiler, Gülmen ve Özakça'nın yenilmesi halinde, adalet arayışında olan milyonlarca insanın büyük bir yılgınlığa kapılacağını bilerek parmağını kımıldatmıyor. Çünkü Gülmen ve Özakça'nın başına kötü bir şey gelmesi, onları açlıkla teslimiyet arasında bir noktaya mecbur bırakan iktidarda değil, kalbi bu iki eğitimciyle birlikte atanlarda derin bir yara ve yenilgi duygusu yaratacak. Can pahasına bile adaleti bulamıyoruz duygusu hakim olacak. Ölseniz de adaleti bulamazsınız* diyenler belki toplum vicdanında mahkûm olacak ama o mahkûmiyetin herhangi bir hükmü kalmadığını iktidar da çok iyi biliyor.

Kokuşma

Dinçer Demirkent (Duvar) 29 Haziran 2017

Siyasal iktidarın bu yürüyüşe verdiği tepkiler, siyasî çirkefliğin Gezi sonrası sembolü olmaya adaydı, tabii kendi döneminin ruhuyla. Erdoğan, örneğin camide içki içildi ya da türbanlı bacıma saldırıldı gibi üretilmiş senaryoları halka gerçekmiş gibi anlatmadı bu defa. Yürüyüşünün kendi lütfu olduğunu söyledi. Diyordu ki eğer anayasal bir hakkı kullanıyorsanız benden izin almak zorundasınız, çünkü anayasanın üzerinde ben varım. Bu Gezi dönemine göre daha özgüvenli, gerçeğe daha yakın bir açıklama elbette. Benzer bir gerçeklikle ana muhalefet partisinin genel başkanının tutuklatılabileceğini de ima etti.

Artık neden cezaevinde olduğunu bile hatırlamıyor

Bahar Kılıçgedik (Artı Gerçek) 24 Haziran 2017

Çelebi'ye göre Özkan'ın yeniden yargılandığı dava şekilsel. Bu ortamda İzmir dosyasından askere ceza çıkmasını beklemediğini ifade eden Çelebi, şunları söyledi: Devlet orada öldürülen generalin failini bulmak ya da bir fail yaratmak istiyor. Bu olayı faili meçhul bırakmak istemiyor. Mehmet Emin Özkan, Türkçe bilmiyor, ama ifadesi Türkçe alınıyor. Tercümanın da olmadığı bir yerde nasıl ifadesi alınmış? Nasıl yargılama yapılmış? Bir fail bulunmuş ve devlet faili elinden çıkarmak istemiyor. 20 yıl sonrada pardon demek, yanlışlık yaptık demek ise cesaret ister. Sanırım bu cesareti de gösteremiyorlar. Belki de mevcut hakimler, konjonktürel yaklaştıkları için, 'birinin yaptığı bu yanlışı ben düzeltmeye kalkışırsam bana ne olur' endişesi de taşıyor olabilirler. Bu endişe olmasaydı, hukuk normal işlemiş olsaydı Özkan şimdiye kadar dışarıda olmuş olurdu.

Adalet sistemine güvenim yok, bir talebim de yok

Ahmet Altan (Diken) 24 Haziran 2017

Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, Yapma diye uyarmak suç mu? Darbecilik mi? Uyarmayalım mı iktidarı?

AKP'nin ilk başkanlık seçimlerini kaybedeceğini düşünüyorum. Bunu söylemek suç değil.

İktidarın yargılanacağını söylüyormuşum. Evet söylüyorum. Suç işledilerse neden yargılanmasınlar?

AKP iktidarının yönetimden gideceğini söyleyerek, 'bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini' beyan etmişiz.

Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim.

Modern bireyin insanlık halleri

Alper Hasanoğlu (Duvar) 23 Haziran 2017

Yabancılaşmış ve tecrit edilmiş modern bireyin çok temel bir korkusu var. Özellikle devasa global şirketlerdeki kurumsallaşma adı altında hayata geçen bürokratik sistem içinde küçücük kalan bireyle kurum arasındaki uyuşmazlığın yarattığı var oluşsal korku. Hemen herkes maaşlı çalışan ve bu devasa bürokratik çarkın içinde kendi üstündeki yöneticisine bağımlı. Bu bağımlılık içinde yalnızca iş güçlerini değil kişiliklerini de satmış durumdalar; gülümsemelerini, tutumlarını, dostluklarını… Kendilerine ihanet eder durumdalar, çünkü yükselecekler mi, düşecekler mi hiç mi hiç bilmiyorlar. Kariyer basamaklarında tırmanabilirler ya da yoksulluğun tuzağına düşebilirler. Kapitalist bürokrasinin yarattığı bu korku ve kaygı hayatın başka alanlarında ortaya çıkabilecek bütün sıkıntılarından daha sert vuruyor.

Sol cemaatçilik, fetişizm ve 'Komünist idea'

Halûk Sunat (Birikim) 23 Haziran 2017

Peki, panzehiri nedir bu gidişin? 'Komünist ufka' sırtımızı dönmek mi? Yo, hayır. Yalnızca, 'komünist arzu'nun nesnesinin, gerekçesinin -üreten ama sömürülen; örneğimizde, en temel haklarına el konmuş- halk olduğunu (7); dahası, 'komünist idea'/ 'ideal' ile ilişkimizin, tümgüçlülük vehmimizi yansıttığımız bir mutlaklık değil; 'olası başarısızlıklar uzamında yol alışa müsait', her dem, taşıyıcı özneleri ile birlikte kendisini -hareket içinde- sınamaya açık tutan hipotez (8) nitelikli bir bağlanma olması gerektiğini aklımızdan çıkarmamaktır panzehirimiz. Bir başka deyişle, Umberto Eco misali, yaratıcılığa açık, özgürlükçü 'açık bir yapıt' olmalıdır mücadelemiz.

Bozuk saat

Hakkı Özdal (Duvar) 21 Haziran 2017

Osmanlı, işe ve ibadete gidilecek saatlerin tayini için Adana'nın ortasına bir saat kulesi dikmiştir ve Saat çalarken aslında hükümet seslenmektedir… Bugün, herkesin elindeki telefonda ya da kolundaki saatte vaktin kaç olduğunun görüldüğü bir zamanda, tarihi ve mimari bir değeri yoksa saat kulelerinin hiç bir pratik anlamı yok… Ama Kızıltepe Kayyumu, Uğur Kaymaz heykelini kaldırmak için o kadar sabırsız ve yerine bir şey koymak konusunda o kadar çaresiz ki, o manasız saati konduruveriyor ilçenin ortasına. Zahiren saat çalıyor ama manen hükümet sesleniyor: Bu saatte ne kadar maneviyat varsa hükümetimizde de Kızıltepe'ye karşı o kadar maneviyat var, diyor adeta.

Silsile yolu

İrfan Aktan (Duvar) 19 Haziran 2017

Uzun bir süredir, tabanındaki tüm tazyike rağmen adaletsizlikle ilgili şikâyetlerini silsile yoluyla iletmekte ısrar eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bile artık bu yolun sonuna geldiğini anlayarak yeni bir yola çıktı.

Bilen bilir, devlet memurları da şikâyetlerini silsile yoluyla ve bireysel olarak iletmek zorundalar. Toplu şikâyet yasaktır. Ömrünün uzun bir dönemini devlet memurluğuyla geçirmiş olan Kılıçdaroğlu, bugüne kadar bir siyasetçi gibi değil, memur gibi hareket etti. Fakat milletvekili Enis Berberoğlu'nun tutuklanmasıyla birlikte Ankara'dan İstanbul'a yürümeye başlaması, memuriyetten siyasete atılışının ilk adımı olarak okunmalı. Dolayısıyla da Kılıçdaroğlu belki de ilk defa liderlik yoluna çıktı.

Yaşadığımıza şükreder halde olmak, 'kaderimiz' değil

Murat Sevinç (Diken) 17 Haziran 2017

'Sokak hak arama yeri değil' diyenler, zamanında Cuma Namazı çıkışlarında cami önlerinde eylem yapardı. 'Yollar çare değil' diyenler, 1998 sonbaharında İstanbul'da kilometrelerce uzunluğunda türbanlı kadın zinciri oluşturmuştu, benim de tanıklık ettiğim. Sahi, kılık kıyafet yasakları çok yakın zamanda kalkmış olmasına karşın, AKP iktidara gelince neden bıçak gibi kesilmişti sizce o eylemler? Ne tuhaf değil mi? Allah'ın işi, diyelim!

İşte o gün siyasal İslamcılar sokaklarda eylem yaptığında, birileri de bugünün III. MC mensupları gibi tepki verirdi. Türkiye'de ceberut zihniyet değil, yönetenlerin bıyık boyları, çorap renkleri ve saçmalamalarının ölçüsü değişiyor.

Cezaevi kullanma kılavuzu

Selahattin Demirtaş (Birgün) 17 Haziran 2017

İlk günlerde avukat görüşü vs için odadan çıkarıldığınızda koridorda birden ceplerinizi kontrol edip hücre kapısının anahtarını içeride unuttuğunuz telâşına kapılabilirsiniz, panik yapmayın. Burada kilit çok, anahtar yok.

Gece bir tıkırtı duyduğunuzda hırsız olmadığından emin olabilirsiniz. Cezaevinde hırsız var ama onlar başka odalarda kalıyorlar. Zaten küçük hırsız bunlar. Büyük olanları içeri atmıyorlar, korkmanıza gerek yok.

Demokrat Parti, demokrat bir parti miydi?

Murat Sevinç (Duvar) 15 Haziran 2017

DP, ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahiplerinin temsilcisi kimliğiyle, etkileyici bir halk hareketi sonunda, demokrasi için zafer sayılabilecek bir süreçte büyük başarıyla iktidar oldu ve yıllar içinde, toprağında filizlendiği demokratik sistemin sonunu getirecek bir yere savruldu. Kuşkusuz karşısında da demokrasinin sembolü sayılamayacak biri, İnönü vardı ancak iktidar sorumluluğunu taşıyan, DP idi. Hem söz konusu demokratik başlangıç hem de tüm buyurgan eğilimleri, aynı partinin farklı dönemlerdeki nitelikleriydi. DP'nin Türkiye'de darbeler geleneğini başlatan bir askeri darbe ile yıkılmış olması ve sonrasındaki berbat darbe yargılamaları; üç siyasetçinin bugün hâlâ altından kalkılamayan siyasal travmaya neden olmuş utanç verici idamları (TSK içindeki bir cuntanın marifetiyle), partinin aşamalarını ve sonunda vardığı noktayı görmeyi engellememeli.

'Kandırıldık' diyenlerden değiliz, bu vatanı çok sevdik

Semih Özakça (Diken) 10 Haziran 2017

Bizi tutuklamakla, çaresizce bize verilen destekleri engellemek, halkın gözünden uzak tutmak amaçlanmış ancak, verilen destek, ülke sınırlarını da aşarak birçok ülkeden ve örgütten, birçok kişiden destek mesajları, eylem ve etkinlikle karşılık bulmuştur. Yurt içinde yapılan destek eylemlerine çoğunlukla polis saldırısı ve gözaltısı yapılamaya devam ediyor. Öyle ki eylem alanımız ve evimiz olan Yüksel Caddesi, İnsan Hakları Anıtını dahi bariyerlerle çevirip anıtı cezalandırıyorlar, tutukluyorlar. Her yaptıkları uygulamada olduğu gibi bu durumun çelişkisini anlayamıyorlar. İnsan Hakları Anıtı bizim eylemimizle özdeşleştiğinden, bizi halkın gözünden uzak tutmak isterken, halka her gün burada 'işini isteyenler' var mesajını veriyorlar…

Katil kim?

Metin Yeğin (Duvar) 8 Haziran 2017

Çevre mücadelesi cinayetleri Türkiye'de de başladı. Dolaylı olanlardan değil, aradan kapitalizmi çekerek doğrudan işledikleri cinayetlerden söz ediyorum ve ne yazık ki her şey daha yeni başlıyor. Brezilya'da katledilen çevre direnişçisi Chico Mendes'in dedikleriyle bitirmeli o zaman: İlk başta kauçuk ağaçlarını kurtarmak için savaştığımı düşünüyordum, sonra Amazon ormanları için savaştığımı anladım. Şimdi farkında vardım ki aslında insanlık için savaşıyorum.

Kültürel iktidar: Arda'nın 'doğruları' ve Bergül'ün saçları

Hakkı Özdal (Duvar) 7 Haziran 2017

Ancak kültürü bir başka anlamıyla, gündelik hayata nüfuz eden ve yaygınlaşan bazı davranışlar, inanışlar, değerler, normlar vb ile aldığımızda Erdoğan'ın sözlerinin bir 'hakikati' yansıtması olanaksızlaşıyor. Nitekim 14 yıl süren ve bu kadar baskın, denetimci olan bir iktidarın genetik kodlarında ve güncel siyasal çıkarlarında gizli kültürel eğilimlerini topluma dayatmaması ve bu dayatmanın bir 'kitle kültürü' halinde sirayet etmemesi düşünülemez. Siyasal iktidar ile temsil edilen yönetim aygıtı ve iktisadi hegemonya kültürel 'sonuç'lara yol açar ve kendi işleyişini bir tür 'kültüre' çevirerek toplum içinde yayar. Bu, AKP'nin 15 yıllık iktidarı için de geçerlidir ve şu anda Türkiye'de popüler anlamıyla 'kültürel hegemonya' –eşyanın tabiatı gereği– siyasal iktidarın anlık bir görüntüsü, onun topluma bakışının dolaysız bir sonucudur.

Zeytin ve peynir nasıl kazanacak?

Önder Algedik (Duvar) 6 Haziran 2017

Bugün tasarının ne kadar kötü olduğunu anlatan, öldük bittik mealinde açıklamalar ile karşılaşabiliyoruz. Bu aslında tasarı zaten geçti haberi ile eş değer bir konu. 2016 Ağustos'unda TDK'dan AOÇ'ye kadar pek çok tesisin özelleşmesine bir anda insanlar karşı çıktı ve partiler masaya oturdu. Aynı günlerde Hakkâri ve Şırnak halkı sadece kendi vekillerine ciddi bir baskı yaptılar ve ilgili maddeleri çıkartabildiler. Bugün zeytin ve peyniri üretenden tüketene kadar geniş bir kitleyiz. İki kentin politikada yaptığını bütün Türkiye olarak yapmamızda hiç bir engel yok.

İnternet yok, patatesli peynirli gözleme verelim…

Murat Sevinç (Duvar) 6 Haziran 2017

Tek başına kullanmanın avantajları iyi hoş ama yine de önermem. Dünyanın bin bir türlü hali var. Yalnızca kaza değil, baş dönmesi, yaralanmalar, tek başınayken üstesinden zor gelinebilecek durumlar. Kabul etmek gerek, iki üç kişiyken, büyük şehir plakalı maganda dört çeker sürücüleri bile daha bir temkinli davranmak zorunda hissediyor. Ne bileyim, şakacı yanlarını fazla ön plana çıkarmıyorlar meselâ. Ya da içi sidik dolu pet şişelerini hemen önünüze atmıyorlar, misal.

Nasıl, yanlış okuduğunuzu mu düşündünüz? Hayır, ne yazık ki böyle bir 'gerçeği' var kara yollarının. Yol kenarında sıklıkla sidik dolu şişe görüyorsunuz. Şu çılgın Türk'ün muhayyilesini tam olarak kavramak güç olmakla birlikte sanırım, araç sahiplerinin çişi gelen çocukları için buldukları bir çözüm bu. Neden durmuyorlar, neden bir tuvalet aramıyorlar, neden o şişeyi yola atıyorlar gibi her makul insanın aklına gelebilecek bazı başlangıç düzeyi soruları, hemen hiç bir şey ifade etmiyor işte bu insanlara. Bütün inanışları, ideolojileri, aidiyetleri tam ortadan bölen ve 'hıyarlık' olarak adlandırabileceğimiz bir davranış biçimi var. Başka türlü yapamıyorlar belli ki ve ne yazık ki sayıları milyonları buluyor. Eh sen bir buçuk asır boyunca 'Batı'nın kültürünü değil de teknolojisini alalım' tartışması yaparsan, işte ortaya son model araç kullanır ve çok pahalı telefonuyla zevzeklik yaparken, sidik dolu şişeyi (ve tabii eline geçen hemen her şeyi) camdan atan bir 'hıyar' yaratırsın. Memleket dediğin de kaçınılmaz biçimde 'bostana' dönüşüverir.

ÇıkarınYoksaSanaNe kültürü

Ümit Kıvanç (Duvar) 2 Haziran 2017

Zaten özel olarak, haydi zeytini yok edelim, diye yapmıyorlar. Karşılığında öyle büyük çıkarlar söz konusu ki, o da olmayıversin diyorlar. Zeytini umursamıyorlar. Bu, son yıllarda -başta üniversite- pek çok alanda izlediğimiz üzere, neyi yok ettiğini bilmeden kırıp dökenlerin tipik tavrı.

Kendi çocuklarının geleceğini de umursamıyorlar. Bu onlar için çok kolay oluyor. Çünkü elbette umursuyoruz diyorlar ve çocuklarına bırakacakları para-pulu, apartmanı, şirketi, şunu bunu işaret ediyorlar.

Normal olmak artık çok zor

Alper Hasanoğlu (Duvar) 2 Haziran 2017

İnsanlık hallerinin biyolojik işaretlerini arayan ve bütün yaşayıp ettiklerimizin beyindeki nörotransmitterlerin bir oyunu olduğunu düşünen psikiyatri hastalıkların biyolojik ve genetik nedenlerinin peşinden koşarken insanın kendisini unuttu ve kaybetti günümüzde. Oysa insan biyolojisi ve genetiğiyle birlikte psikolojik ve toplumsal bir yanı da olan, içinde doğup büyüdüğü kültür ve 'Zeitgeist' tarafından da şekillendirilen ve bu nedenle de özgün ve biricik olan bir canlıdır.

Psikiyatriyi biyolojikleştirme çabalarının altında ilâç firmalarının aç gözlülük nedeniyle yaptıkları manipülasyonlar kadar kapitalizmin bireyselleşme yalanı üzerinden insanları tektipleştirme ve dolayısıyla düzene tabii kılma isteğinin de yattığını düşünüyorum. Ötekinin bir tehdit olarak algılandığı, yabancıya tahammül ve saygının kalmadığı tehlikeli bir dünyada psikiyatriye de toplum polisi olmak düşüyor ne yazık ki.

Kenan Bilgin ve Gezi: 'Kayıp' Türkiye'nin izinde

Hakkı Özdal (Duvar) 31 Mayıs 2017

Gezi, o sonsuz dönüşün kırılması umudunun elle tutulur hale geldiği ışıklı bir andı. Bu kayıp işçiler, kayıp yıllar, kayıp kuşaklar ülkesinin göğünde bir an bir şimşek gibi yanıp, onu kemirenlerin daha çok kişi tarafından görülmesini sağladı.

Kierkegaard'ın o bilinen sözünü tekrarlarsak, Hayat ancak geriye doğru bakarak anlaşılıyor ama sadece de ileriye doğru yaşanıyor… Geriye bakınca Kenan Bilgin'in göz göre göre kaybedilişini görüyoruz ve şimdiki 'zaman aşımı' kararını, bugünü o geçmişin kalıntısı haline getiren bir işaret olarak 'anlıyoruz'. Ama ileriye doğru, o 'zaman aşımı'na izin vermeden, başka kayıplara izin vermeden, şahsında bütün bir ülkenin kaybedildiği Kenan Bilgin ve öteki 'kayıplar' aramıza dönecekmiş gibi yaşamamız gerektiğini biliyoruz. Gezi'nin ışığını bu yüzden önemsiyoruz, 'geriye doğru' bakıp onu yeniden anlamak gerektiğini biliyoruz.

Yerel tohum takas şenlikleri

Tayfun Özkaya (Birgün) 30 Mayıs 2017

ABD gibi gelişmiş ülkelerde yürütülmüş tohum politikaları bu ülkelerde yerel tohum çeşitlerinin yüzde yüze yaklaşan oranlarda kaybolması ile sonuçlanmıştır. Merak etmeyin gen merkezlerinde bunları saklıyoruz deniliyorsa konu hiç anlaşılmamış demektir. En iyi koruma yerel çeşitleri ekerek olur. Yerel tohumlar kimyasallar olmadan yetiştirilebilir. Daha besleyicidir. Küresel iklim değişikliğine daha kolay uyum sağlanmasına yol açar. Çiftçi tarafından daha düşük maliyetle üretilebilir. Uygun kanallar geliştirilirse çiftçinin eline daha iyi fiyatlar geçebilir. Gerek üretirken gerekse tüketirken halk sağlığını daha iyi korur. Ancak bütün devlet politikaları bu yerel tohumlara ve agro ekolojik tarım sistemine karşı çalışırsa bunu gerçekleştirmek epeyce zor olacaktır. Ancak başka çare yok. Endüstriyel tarım sistemi dünyayı ve insanlığı yok olmaya sürüklüyor.

Tekme, diyorum; kargo, diyorum

Ümit Kıvanç (Duvar) 25 Mayıs 2017

Başına, diyorum, kadının başına vurmuşlar. Yere düşmüşe tekme, Diriliş'in simgesi artık. Soma, Washington, Ankara, fark etmiyor. Diriliş. Postallı, ruganlı, bağcıklı tekmelerle gelecek. İslâm Devleti örgütü çöllere, dağlara çekiliyor. Halifelik rekabetine de hacet kalmayacak. Mübarek.

Mitinge denk gelmedi. Kezban Hanım'ı yuhalatmak nasip olmadı. Onlar ne mübarek… Maça denk gelmedi. Tribün mahzun. Ver postalı.

Kemikler kargodan çıktı nihayet. Yetmiş yaşındaki Kemal Gün doksan gün açlık grevi yaptı. İşgaliye şu bu, öyle görünmez ama mühimdir devlet idaresinde. Sonra başkaları yüz bulur. Kamu alanını işgal etmek, kirletmek, şu bu mühimdir. Kemikler, diyorum. Şu bu, diyorum. 18 bin lira mıdır nedir, ceza kestiler. Devlet, diyorum, ceza kesti. Kargoya verdi.

Hangi 'Çin rüyası'?

Cemal Tunçdemir (T24) 24 Mayıs 2017

'Çin Rüyası'nı, Çinli liderler bile ülkelerinin gücüyle ilgili bırakın ABD'ye AB'ye açıktan meydan okumayı, Rusya, Japonya, Güney Kore ve Hindistan gibi bölgesel rakiplerini bile rahatsız etmeyecek çok özenli bir dil kullanmaya çalışırken, 'Çin ile birlikte Amerikan hegemonyasına meydan okuyoruz', 'Batıya karşı Doğu' gibi, her zaman hislerini düşünce zannede gelmiş, 'duygu' ile 'düşünce'yi ayırt edemeyen Ortadoğu entelektüelinin, kahvehane kafası düzeyindeki yüzeysel fantezileri ile okumak da büyük hata olur.

Selfie çağının tragedya kahramanları

Ümit Kıvanç (P24) 20 Mayıs 2017

Bu tatminsizlikte, kendini bir türlü yeterince güvende hissetmemede şüphesiz etraftaki herkesin kahramanımızın beklediği şekilde davranmaması, davranmayacağının bilinmesi rol oynuyor. Sadakât bekliyorum, dediği FBI başkanından, Size ancak dürüstlük vaat edebilirim cevabı alan trajik muktedir, elbette o saniyeden itibaren kendini tehdit altında hissedecekti, başka nasıl olabilirdi?

Sivil itaatsizlik hem hak hem görevdir

Ahmet İnsel (Cumhuriyet) 20 Mayıs 2017

Sivil itaatsizlik hukukun genel reddi değildir. Ne de herkesin kendi kafasına göre kendi yasallığını ilân etmesidir. Evrensel kabul görmüş ilkeler adına, hak ve özgürlükler alanının genişletilmesi için veya bunun daratılmasına karşı çıkmak için verilen, şiddet içermeyen mücadelelerin bir parçasıdır. Meşru olmayan yasaya, meşruluğunu yitirmiş iktidara hayır demek ve bu meşruiyet yitimi devam ettikçe bunda ısrar etmektir. Adam sendeciliğe, her şey boşunacılığa, kısacası sinizme ve konformizme teslim olmamak, insanlık onurunu savunmak demektir.

Kötü yönetim ve dış siyaseti

Nuray Mert (Cumhuriyet) 19 Mayıs 2017

Evet, Türkiye kötü yönetiliyor, bir partinin, zihniyetin toplumsal desteğinin, aldığı oyun yüksek olması, onu iktidara getirir, ama her iktidara gelen iyi yönetir, siyaseti sorgulanamaz demek değildir. Tam da bu nedenle, Türkiye'nin kötü yönetime mahkûm olması sadece bir iktidar değil, aynı zamanda muhalefet meselesi. Başta ana muhalefet partisi olmak üzere, genel olarak muhalefet parti ve çevrelerinin de iç ve dış siyaset ufukları son derece dar ve sorunlu. Bakın, Erdoğan'ın ABD ziyareti öncesi, CHP'nin dış ilişkilerde uzman milletvekili Öztürk Yılmaz, iktidarı Kuzey Kore kadar bile dik duramamakla eleştirdi. Bu bile başlı başına bir skandal! Aklı başında bir muhalefetin gereği, Türkiye'yi dünyadan koparıp, Kuzey Kore mi yapacaksınız diye uyarmak iken, söylenene bakar mısınız?

Dünyanın ekseni Asya'ya mı kayıyor?

Cemal Tunçdemir (T24) 14 Mayıs 2017

Batı'nın başarısı, Asya'nın yükselişini kabul etme ve bunu kendisine tehdit olarak algılamaması oranında olacak. Tarihçi Eric Hobsbawm, 'şimdinin kalıcılığı' illüzyonunun bir kişi, ülke ve uygarlık için ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor. İmparatorluk ve uygarlıkların çöküşünü inceleyen bütün araştırmalar, çöküşlerin hep mutlak başarılı biz ve beş para etmez onlar gururuna kapılmayla başladığını gösteriyor. Arayışını bitiren, kendine hayran olmaya başlayan her insan, her hareket, her uygarlık ölüyor. Çünkü bir şekilde kendisini ve kültürünü, ötekilerden ve ötekilerin kültüründen üstün görmeye başlıyor. Bu ise, değişen dünya dinamiklerini görme yetisini kaybettiriyor. Değişen dünyaya ayak uyduramamanın sonuçları ise her zaman ölümcüldür.

Hak, hukuk, kamu ve devlet

Dinçer Demirkent (Duvar) 14 Mayıs 2017

İnsanların karşılarında devlet olarak gördükleri yargıçların kararlarının nasıl oluştuğunu yaklaşık beş yıldır televizyonlardan izliyoruz. Devletin en cisimleşmiş hali olan asker ve polislerin nelerle uğraştıkları sayfa sayfa ortalara saçıldı. Çocukları emek vererek devlet memuru olmaya çalışanların haklarının nasıl gasp edildiği, tarikatlara açılan kadroları, mülâkat sistemini, ayrımcılığı artık herkes derinden hissediyor. Tek parti yönetimi, otoriterleşme gibi modern siyaset bilimi kavramlarının ötesinde bir şeyden bahsediyorum. Artık devlet bütçesinde cumhurbaşkanının örtülü ödenekteki payının artmasından bahsetmiyoruz. Artık varlık fonu olarak adlandırılan devletin şirketleşmesi ve bir kişinin ticarî siciline kaydedilmesinden bahsediyoruz.

Panzerle gezilen sokaklar kimindir?

Ali Duran Topuz (Duvar) 9 Mayıs 2017

Bence de alkol yok. Alkollü kimse yok. Güç sarhoşluğu var… Muhalif tarafından da iktidar tarafından da panzerle sokaklarda gezmenin normal sayıldığı yerlere has bir sarhoşluk. Her şeye kadir olmanın gücünden sarhoşluk. Hukuk dışı değil, hukuk öncesi güçten sarhoşluk. İnsanları yerlere yatırıp, Türkün gücünü göreceksiniz diyen güçten sarhoşluk. Beş bin on bin metreden 34 kişinin canını bomba yağdırarak alanları yargılamamayı devlet olmanın gereği sayan sarhoşluk.

İslamcılık, çirkin itiraf

Nuray Mert (Cumhuriyet) 8 Mayıs 2017

Taşgetiren diyor ki, Çıkarlarınız elverdiği ölçüde Batı ile de, başkaları ile de ilişki kurabilirdiniz (27 Nisan 2017). Öncelikle Türkçesi bozuk, doğrusu 'imkânlarınız elverdiği ölçüde' veya 'çıkarlarınız gereği'. Bunu geçelim, zira bırakın Osmanlı medeniyetini ihya etmeyi, pek çoğu düzgün Türkçe yazamıyor. Daha önemli olan cümlenin mahiyeti, kurnazlık, çıkarcılık ve yalancılığa ideolojik süs verme girişimi, nereden baksanız çirkin bir itiraf! Başkaları, yani Batılılar ve daha önemlisi, 'demokrat' oldukları için İslamcıların hak ve hukukunu savunanlar ile çıkar temelli ilişkiler kurulacak, siz demokrasi adına çaba gösterdiğinizi sanırken Ahmet Bey'in kafasında bin bir plan olacak, zamanı gelince karşınıza geçip bunları yüzünüze söyleyecek. Bana sorarsanız, İslamcılık dahil hiç bir ideoloji bu denli rezil edilmeyi hak etmiyor, içlerinde doğru bildikleri yolda sözünün arkasında duranlar, bedel ödemeyi göze alanlar var, olmalı.

Ay sizin hâlâ umudunuz mu var!cılık

Ümit Kıvanç (P24) 7 Mayıs 2017

Umudunu yitirmiş ve bu yüzden her şeyi anlamsız bulan insan da olur elbette. Bunlar tek yönlü basit tanımlarla geçiştirilemeyecek konular. Lâkin Ay hâlâ umudunuz mu var! diyenlerin sınıfı, familyası bu değil. Geleceğe yönelik her türlü umudunu gerçekten yitirmiş insanı genellikle ayırt edemeyiz. Çünkü bas bas bağırmaz. Çoğunlukla bizi de umursamaz. Dikatleri üzerine çekecek bir hali tavrı yoktur. Ay siz hâlâ!cılar ise aksine, neden bilinmez, sahne düşkünü: Spotlar beni aydınlatsın, ben de birden ortalığa fırlayıp şu boş işlerle uğraşanların akledemediği şeyi haykırayım!

Adaletsizliklere karşı, yaşamı sahiplenmek

Murat Sevinç (Diken) 6 Mayıs 2017

Öne sürülen yaşamlar, asıl muhataba bir şey ifade etmiyor ne yazık ki. Bu satırları yazmaya başlamadan hemen önce, Silopi'de bir eve giren panzerin uyuyan iki çocuğu ezip öldürdüğü haberini okudum! İnsan yaşamının bir 'uyarı' ya da 'hak arama' aracı olarak öne sürülmesi, yaşamın değerli olduğu topraklarda karşılık bulabilir. Türkiye gibi memleketlerde değil.

Burada, Türkiye'de, o yaşamlara kayıtsız kalmayacak olanlar, zaten olup bitenin müsebbibi değil, mağduru konumundakiler.

Pışt, akademisyen, tostçuda buluşalım mı?

Murat Sevinç (Duvar) 2 Mayıs 2017

Zavallılar, bizi kampüse, evimize almıyorlarmış. Üniversite babalarının malı ya! E biz de gelmeyiz o zaman. Cankatan'da içeriz çayımızı, kahvemizi. Eş dost görüp iki satır hasbihâl için kampüs şart mı? Değil elbet. Yeni yetme öğrencilerden sık işittiğim son derece saçma/uydurma ve bir o kadar matrak, 'aldırmazlık' belirten bir ifade var. Çok da fifi, diyorlar…

AKP-CHP-MHP falan hikâye! Bu ülkenin tek partisi var: Devlet

Ergun Babahan (Artı Gerçek) 30 Nisan 2017

Zenginliği sadece devlet üzerinden sağlamış, bilimde-sanatta sürekli çuvallamış, güçlü bir sivil toplum oluşturamamış ülkelerde hayatın her alanını devletin kontrol etmesi kaçınılmaz bir gerçeklik. Türkiye, gerçek bir burjuvaziye sahip olamadığı ve hiç bir zaman olamayacağı için de gerçek bir demokrasi olması neredeyse imkânsız. Bu girdiği yolda çoğulcu bir demokrasiye ulaşması artık mümkün değil.

Toplumun yarısına yakınının bu gidişattan rahatsız ve mutsuz olduğu bir tabloda da bu durumun yaratacağı tek şey kaos ve yoksulluk olacaktır.

Türkiye cehenneminin yaşamadan cenneti göremeyecek belli ki…

Doktorları çıldırtma kılavuzu

Uğur Aflay (Duvar) 30 Nisan 2017

Ama haksızlık yapmayalım kendini dövdüren arkadaşlarımız da oldu. Röntgen filmine bakıp yanlış kaynamış bu, hangi p. Z. V. N. K. Ameliyatı yaptıysa gidip dövün demişti bir ortopedi uzmanımız. Ameliyatı 6 ay önce kendisi yapmıştı ama yoğun hasta trafiğinden hatırlamıyordu. Hasta yakınları doktor arkadaşın ricasını kırmadı.

Furkanlar, Pelikanlar, 'Manyak'lar

Hakkı Özdal (Duvar) 27 Nisan 2017

Solun silindir gibi ezilmesini neredeyse keyifle seyreden, sonra 'boşta' kalan sosyal adalet arayışını dindarlık görüntüsü arkasında gasp ederek, çalışanların, emekçilerin yeni ve daha adil bir dünya kurma umudu ve enerjisini sömüren; iktidara kurulunca onları daha fazla sisteme bağlayan, ülkenin ortak kazanımlarını satıp savarken ekmeğinin elinden alınmasına itiraz eden TEKEL işçilerini gaz ve sopa zoruyla bastıran, itiraz edeni de 'dış güçlerin maşası', 'din/dindar düşmanı' diye etiketleyen bunlar değil miydi?

Şimdi ne birinin ne de diğerinin bugün verdikleri kavganın İslam, bağımsızlık vs davası olduğuna inanmak mümkün mü?

Haydin savaşa, haydin savaşa!

Ümit Kıvanç (Duvar) 27 Nisan 2017

Somutlayayım: Ankara, Suriye'de bir toprak parçasını, uzun süre kamuoyunu oyalayacak, heyecanlandıracak bir millî mesele olarak ele geçirmek, bu amaçla daha fazla çatışmaya girmek, oradan gelecek şehitler üzerinden bir seferberlik atmosferi yaratmak ister görünüyor. Bu yolda zaman zaman ABD ile, Rusya ile papaz olunacağı da elbette biliniyor ve göze alınıyor. Böyle kapışmalar da hem millî seferberlik ruhunu güçlendirecek hem milletin kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. Bunlardan görülecek zararı milletin önemsememesini sağlamak, kendileri asla zarar görmeyecek olan lider ve ideologların görevidir. Toplum çoğunluğunun halihazırda kapılmış olduğu histeri, şimdilik bunun zor olmayacağını gösteriyor.

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

94