Patronsuz Medya

'Yakarsa dünyayı garipler yakar'

Azmi Karaveli (Duvar)

Düzenin asli unsuru polislerdir elbette. Polis erkinin kökeni de uygarlık kavramında yatar. Dirlik, düzen, medeniyetin esasıdır. Polis de bir anlamda uygarlık celladıdır. Cellat der Foucault, Yalnızca yasayı uygulayan kişi olmakla kalmamakta, aynı zamanda gücü sergileyen kişi de olmaktadır. Suçun, şiddetine egemen olmak için ona karşı uygulanan bir şiddetin ajanıdır. Yahudi katliamı suçlusu Eichmann'ın kendini İyi birey, iyi devlet memuru ve iyi vatandaş olarak tarif etmesi bu yüzdendir. Polisler, cellâtlar, ya da Nazi subaylarıemir kuludur. Arendt'in ifadesiyle Bürokratik, sığ ve basmakalıp bir cümle kurmaktan öteye geçemeyen aciz bir insanlardır… Kötülüğü sıradanlaştıran, onu meşrulaştıran tiplerdir.

* * *

27 Mayısın kara kutusu: ABD ve idamlar

Yakup Kepenek (Birgün)

Yassıada'da 15 idam kararı çıktı. Cumhurbaşkanı Bayar, idam edilmekten yaş haddi nedeniyle, iyi ki de kurtuldu. Kalan 14 kişi içinden yalnızca o yılın Temmuz ortalarında resmi bir ziyaret için Moskova'ya gidecek olan üçlünün seçilmesi nasıl oldu? Asıl karanlık nokta bu!

Gizlilik kime yarıyor? Hiç kuşkusuz kendi ulusal çıkarı öyle gerektirdiği için ABD'ye.

* * *

Normale dönerken iyi düşünün

Çağrı Mert Bakırcı (Birgün)

Başından beri söylediğim gibi, şu anda hepimiz bir denek konumundayız. Ama bu komplocu bir deney değil. Virüs, hepimizi test ediyor. Ekonomimizi, siyasetimizi, felsefemizi, bilimimizi, her şeyimizi… Bilim, böyle bir salgını 2005'ten beri öngörüyordu; ancak hiç bir zaman bunun kolay olacağını iddia etmedi. Sadece biz hazırlıksızdık ve bu nedenle sınavdan çakıyoruz. Bilim dersine yeterince çalışmadığımız için, cezamız ise basit bir sınıf tekrarı değil. Küresel ölçekte bir ekonomik yıkım, milyonlara koşan ölümler, nefes almak için yalvaran hastalar, yük altında ezilen sağlık personeli…

Bu sınavı kopya çekerek, sınavı görmezden gelerek, üstünlük taslayarak yenmemiz mümkün değil. Bilim ile, akıl ile, alın teri ile, fedakârlık ile ve hatta belki klişe olacak ama, kan ve göz yaşı ile yeneceğiz.

* * *

Hey dostum, kimi kandırıyorsun sen, ha?

Ümit Kıvanç (Duvar)

Rakel, şu lâfa karışsa, tek tek her birimizden üstün, büyük bir kuvvetin yol gösterici olduğunu söylerdi muhtemelen. Onun dünya ile baş edebilme kuvveti ve bu kuvvetin kaynaklarının sağlamlığı hakkında en ufak fikri olan, ancak hayranlık sınırında saygı duyabilir. Kimdir acaba Konya'dan o e-postayı gönderen, hiç uzanamayacağı, dokunamayacağı bir hayatla, ancak onu yok etmeyi hayal ederek temas kurabilen? Öyle hayatlar sahiplerinin aramızda bulunuşuyla kaimmiş gibi…

* * *

Beyaz Toros'a laf etmek kolay, peki ya siyah Transporter?

Ömer Faruk Gergerlioğlu → İrfan Aktan (Duvar)

Bakın, yıllardır insan hakları ihlâlleriyle uğraşıyorum ama insan kaçırmak gibi en korkunç ihlâli bile insanlar olağan görüyor. Felaketler sadece felâketin mağdurlarının umurunda. Düşünün bunca işkence, insan kaçırma, yargısız infaz, her yere yayılmış ihlâller var ama buna rağmen iktidar partisi hâlâ yüzde 40'lara yakın oy alabiliyor! Bu başlı başına araştırılması gereken bir konu. Ben mağdurları da eleştiriyorum. Yarın-öbür gün devlet kendilerini affederse eski statükoya dönme ihtimalleri uzak değil. Fakat buna rağmen bu süreç büyük bir yüzleşme fırsatı barındırıyor. Zulme uğrayanlar, maruz kaldıkları muamelenin uygulayıcısı oldukları dönemle yüzleşebilirler. Kirlerinden arınabilirler. Aksi halde bugünün mazlumu yine yarının zalimi olabilir.

* * *

Siyasetin 'söylenecek sözü' bitmiş 'yeni söz' lazım

Taner Akçam (Duvar)

Yeni Söz, siyasetin kendisini kandırmaktan, kendisine ve insanına yalan söylemekten vazgeçmesi çağrısı yapmaktır.

Sizi bilmem ama ben solcusunun, emperyalizme ve onların yerli işbirlikçilerine karşı anti-emperyalist mücadele edebiyatından bıktım. Bu zihniyet komşularla güven tesis edemez.

İslamcısının, ümmet kardeşliği, Hıristiyan Batıya karşı dünya Müslümanlarının başkaldırısı, din-iman, deyip siyaset yapmasından bıktım.

Milliyetçisinin, her taşın altında hain aramasından bıktım.

Bu kafalar hem içimizde hem de komşularımızda sadece düşman yaratır.

* * *

Başkasının faşisti

Gökçer Tahincioğlu (T24)

Bu memlekette savcılıkların listelerinde en sık görülen soruşturma başlıklarının başında polise mukavemet gelir. Polis, ölçüsüz şiddet uyguladığı her olaydan sonra mukavemet başlığına koşar. Bakanlık ya da Emniyet Genel Müdürlüğü hemen destekler; provokasyon.

İnsanları saçlarından sürükleyerek gözaltına alan polis, robocop kıyafetlerinin içerisindeyken pet şişe ile yaralandığına dair rapor alır. Küfür eden, tokat atan polis ya da bekçi, küçük bir karşılık gördüğünde ya da yaptığına isyan edildiğinde mukavemet edildiğini söyler. Tekmeyle çocuk öldüren polis, ayağının yaralandığına dair rapor alır. Ve savcılıklar bu raporları mutlaka ciddiye alır.

* * *

"Okur yazar" arkadaşlar, lütfen biraz susun!

Tuğçe Tatari (T24)

Sonuçta benim şahsî bir ricam olacak, okur yazar arkadaşlardan; sosyal medyalarınızı biraz sadece okumak için, bakmak için kullanın.

Yazmayın lütfen!

Haber paylaşın, bilgi paylaşın, yardıma ihtiyaç paylaşın ama lütfen yorumlarınızı kendinize saklayın.

Hırslarınızı, egonuzu lütfen evinizde yaşatın.

Bir süreliğine inin sahnelerinizden.

Biraz sessizliğe bırakın kendinizi.

Söz sizi unutmayacağız.

Söz kaldığınız yerden parlamaya devam edeceksiniz.

Ama şimdi lütfen biraz dinlenin.

Siz dinlenin ki biz de aklıselim düşünebilme yetimizi kaybetmeyelim.

* * *

Bir kayyım atanıyor

Ahmet Murat Aytaç (Duvar)

Son aşamada, ilginç ve çelişkili bir şekilde CHP'nin sadece kendini kayyım sürecinin içine katarak onun dışında kalabildiğini görüyoruz. Bu öyle bir konum ki orada bulunan taraf, AKP'lilerin tanımladığı ve çizdiği sınırların dışına çıkmayarak bir yandan egemen iktidar blokuyla özdeşleşirken, diğer yandan muhalif konumun tanımlayıcı özelliklerini ve kendi siyasetine katacağı saygınlığın getirilerini de elden bırakmamış oluyor. CHP'nin siyasî hedefinde Kürt vatandaşların hainlikten ötürü su veya gaz parası ödemediğine, toplu taşıma kartı almadığına, belediye yönetimlerinin bu duruma çanak tuttuğuna, hatta elindeki iş makineleriyle insanlar savaşsın diye hendek kazdığına inanan vasat seçmenlerden oluşmuş bir topluluk var. Ama o, bu topluluğu dönüştürmeden kazanmayı, nasıllarsa o şekilde kabul ederek onların teveccühüne mazhar olmayı hedefliyor. Ana muhalefetin yaşadığı bu yalpalamalar kayyım yoluyla uygulanan siyasete darbe demenin neden yetersiz olduğunun bir başka kanıtını oluşturuyor. Kayyım, sadece seçilmiş belediye başkanının yerine bir atanmışı geçirmiyor. Bu yolla yapılabilir siyasetin ve makbul muhalefetin sınırlarını da belirliyor. Aslında bir bütün olarak siyasal hayatın sürüklendiği derin bozulmayı temsil ediyor.

* * *

Gürültüyü geri almak

Kemal Can (Duvar)

Tarihin bittiği söylenirken yeninin de tükendiği, sözün bittiği iddia edilmişti. Fakat bu, bir donma, sorunların sonunu, yani bir sükûneti getirmedi. Diğer sesleri kapatmaya, melodilerini bozmaya, orkestralarını dağıtmaya, bu seslerin dinlenmesini engellemeye odaklanmış çaba, ancak bir süre idare etti ama sonunda sessizlik yetmez oldu. Popülizmin otoriter yeni sürümünün en karakteristik özelliklerinden biri, fazlasıyla gürültücü olması. Seçeneksizlik dışında bir şey söyleyemeyen iktisadi modelin yaşadığı tıkanmaya verilen kuvvetli karşılık, gürültülü seslerle tamamlandı. Dönemin neredeyse yaygaracı sayılabilecek lider profili bu yüzden çok baskın. Yeni, gelmekte olan, yaklaşan bir ses duyulmaz, bozguncular sessizken; eskinin, kalmaya –tutunmaya- çalışanın gürültüsü artıyor. Havada dolaşan hayaletin sesi yerine, yere hakim olan kâbusun uğultusu duyuluyor. Bu savunma yöntemi, kendisine seçeneksizlik atfeden bütün tükenmişlerin sığınağı haline geliyor.

* * *

Cesur Yeni Medya'nın, Klişeci Eski Muhalifleri

Derin Koçer (Gergedan)

Muhaliflerin gediklisi olduğu kanalların muhalefete kazandırdığı hiç bir şey yok. Zaten birbirini takip eden hesapların, aynı isimlerin konuşmalarını paylaşıp durması da bir işe yaramıyor; hatta zaten kızgın olmaya meyilli milyonları, daha da öfkeli ve iletişim kurulamaz hâle getiriyor. Yankı odalarından çıkmanın yolu, o odalardaki alkışla yaşamayı bırakmak. 90'larda siyaset ve siyasetçiler için çizilen dar çemberin dışına çıkmak zorundalar. Saatlerce rap müzik dinleyen, aile evlerinden çıkamamış, üniversite diplomasının hayatta hiç bir işe yaramayacağını kabullenmek zorunda kalan öfkeli çocuklar; o çemberin içinde değil. Modern hayat tarzından keyif alan ama ailesi dindar gençlerin de o yankı odalarında yeri yok. Ama ikna edilmeyi bekleyenler, onlar.

* * *

Salgın ve Bellek

Orhan Koçak (Birikim)

1918-20 gribi, daha önce başlamış bir musibetin (savaşın) uzantısıydı; ayırt etmek, ayrı ve bağımsız anlam izafe etmek zordu. Ancak büyük dizinin bir epizodu olarak akılda tutulabilirdi. Büyük savaş, herhangi bir doğal veya insan-ürünü faciaya yüklenebilecek anlamları (öyküleri, düşleri, tasarıları, hırsları, arzuları) çoktan bir mıknatıs gibi kendi üstünde toplamış, böylece mitleştirilme/romanlaştırılma/şarkılaştırılma bahsinde gribe pek yer kalmamıştı. Babam harbi umumide öldü demekle seferberlikten dönünce öldü demek arasında bir maddî fark da var: Salgın kurbanlarının arkada bıraktıkları, devletlerden üç kuruş şehit maaşı bile alamıyorlardı. Bazen değinilen ama kolay unutulan şu etken de büyük rol oynamıştır bu unutkanlıkta: O dönemde haberleşme vardı ama bugün kullandığımız anlamda iletişim yoktu. TV yoktu; gazete vardı ama okuryazar azdı. Gezegenin çeşitli noktalarında yaşayan insanlar saatlerce aynı görüntüye beraberce maruz kalmıyorlardı (bu ancak II. Dünya Savaşı yıllarında başladı, o da kısmen ve çok kontrollü biçimde). Bugün kaç kişi, kaç yazar, kaç sinemacı, kaç tarihçi biliyor, ilk kimyasal serpintinin Winston Churchill'in emriyle 1921'de Irak Kürtleri üzerine yağdığını? Bir yerde bir şey oluyor, bir yıkım yaşanıyor, anlık bir erlebnis (deneyim) – ve bir erfahrung'a (deneyim) terfi edemeden orada gömülüyor. Ve zaten siz hiç meçhul grip-kurbanı anıtı gördünüz mü, Gelibolu'da veya Dieppe'te?

* * *

Bir devrin, iddialarından vazgeçmesi…

Ümit Kıvanç (Duvar)

Demek Kissinger, bu işin artık çalışanlara, yoksunlara birtakım haklar tanıyarak, sus payları vererek, sosyal devletimsi uygulamalarla, yürütme gücünün görece demokratik mekanizmalarla denetlendiği hak-hukuk düzeni içerisinde sürdürülemeyeceğini öngörüyordu. Bununla kalmıyor, Donald Trump adlı şımarık zenginin pekâlâ tutulacak yolu gösteren işaret sayılması gerektiğini imâ ediyordu. Ve Trump'ın kitabında hak, hukuk, adalet, yasa, anayasa vs yoktu. Aslında kitabı da yoktu. ABD siyasî-idarî sistemi elverdiği ölçüde, kafasına eseni yapma peşindeydi. Eğer liberal demokrasi, güçler ayrılığı, hukuk gibi iddialardan vazgeçilecekse, dizginsiz otoritenin eksiksiz gediksiz kurulabilmesi, rejimlerin başlıca gayesi haline gelecekti. Böyle bir geçiş için de, insanların öncelikle yasasızlığa, hukuksuzluğa, kurumsuzluğa, keyfîliğe alıştırılması gerekiyordu ki, Trump da tam bunu yapıyor.

* * *

Sağcılığın istismar bahçesindeki siyaset minderi

Hakkı Özdal (Duvar)

Yaklaşık 20 yıldır yeni dinci-milliyetçi hegemonyanın bitmeyen inşası altında yaşıyoruz. Ve şimdi de, yine ekonomik ve toplumsal krizler silsilesinin içinde, bu tamamlanmamış inşa bir kriz yaşıyor. Vaktiyle rızasını devşirdiği, enerjisini kullanarak müesses nizamın duvarlarını çatlattığı alt sınıflar için bir gelecek ve umut vaat etmiyor. Ve tıpkı kendi karşıtlarının kendilerine yaptığı gibi, bir 'kimlik' kavgasını göreve çağırıyor. 90'lar boyunca, suni kültürel kimlik fayında elde ettiği randımanın, sonsuzca işleyecek bir siyasal alan kurduğu yanılsamasına bu kez onlar kapılıyor. Kendi manevî düşkünlüğü karşısında ezanın, caminin, tapulu malıymış gibi davrandığı diğer manevî avadanlığın itibarıyla savunma yapıyor. Giderek yoksullaşmış, düşük ücret, işsizlik ve borç sarmalındaki kalabalıklar için yeni bir şey önermek bir yana, tüm sermayeye çok daha otoriter bir emek rejimi vaadiyle göz kırpmaktan öte bir siyaset üretemiyor. HDP'ye yıllardır uyguladığı şeytanlaştırma stratejisini CHP'ye doğru genişletiyor. Eski yol arkadaşlarının kurduğu partilerin dışarıda kalması için seçim sistemini değiştirme pazarlıkları yürütüyor. Türkiye kapitalizminin ihtiyaç duyduğu siyasal istikrarı, denklemin siyaset kısmını lağvedip sadece zor yoluyla sağlanmış kırılgan bir 'istikrar'a indirgemenin adımlarını atıyor.

* * *

Mafya, rüşvet, başkan üçgeni

Metin Yeğin (Duvar)

Yine de mafyanın kendisi aslında, yoksulluk nedeniyle değil, hakim olan bir ideolojinin çaresiz kanseriyle ortaya çıkan bir şeydi. Güç sahibi olmak simgelerinin, yani daha hızlı giden ve dört çeker meselâ ve büyük, heybetli, son model arabaların, güzellik kraliçelerinin ve sadece pahalı olduğu için alınmış şeyleri alabilme arzusundan başka bir şey değildi.

Mafya kapitalizmin bir parçasıydı tam olarak, kanserin kanseri. Dostoyevski'nin Kumar gelirinin ticaret gelirinden ne farkı var? dediği gibiydi…

* * *

Son teknolojiler ve barış

Emre Korkmaz (Serbestiyet)

Artık 10-15 yıl öncesinin umutlu ortamında değiliz. O dönemlerde sosyal medya ile diktatörlükler yıkılacak, kamusal alan genişleyecek beklentisi hâkimdi; açık veri ön plandaydı. Bugün ise sosyal medya siyasî manipülasyonun, dezenformasyonun, trol ordularının merkez üssü konumunda ve bununla Britanya ve ABD gibi teknolojide en ileri ülkeler dahi baş edemiyor. Otomasyon ile kitlesel işsizlik korkusu öne çıkıyor. Birçok ülkede insan kaynaklarında, finansal sistemde, yargı ve polis teşkilatlarında kullanılan yapay zekâ algoritmalarının toplumsal eşitsizlikleri yeniden ürettiği, azınlıkları ve ayırımcalığa uğrayan toplumsal kesimleri daha da baskı altına aldığı anlaşılıyor.

* * *

Ya küresel tiranlık ya enternasyonalizm

Hamit Bozarslan → İrfan Aktan (Duvar)

Bu virüsün Çin'in mutfak kültürüyle hiç bir alâkası yok ve Çinliler yarasa çorbası içmiyor. Olup biten şey, anti-demokratik, şeffaflıktan uzak bir rejim kültürünün, işin bu boyuta varmasına sebebiyet vermesidir. Sanıyorum 21. Yüzyılın artık geri döndürülemez, gizlenemez hedeflerinden biri anti-demokrasilerle mücadeleyi yükseltme zorunluluğudur. Demokrasi mücadelesinin zorunluluğu Çin için olduğu kadar Rusya, İran, Türkiye, Brezilya ve benzeri tüm anti-demokrasiler için geçerlidir. Bu rejimlerin gizlilik kültürünün kendi iç meseleleri olduğunu kabul etmek artık imkânsızdır.

* * *

Rejimin tuzağı: Havaya yumruk attırmak

Dinçer Demirkent (Duvar)

Türkiye'de muhalefetin parça parça yarattığı kamusal alanlar bir yurttaşlar topluluğu yaratmakta başarısızdır. Her seferinde iktidarın tuzağına çekilmektedir. Yani kamusuz bir ortamda boşluğa siyasal eleştiri sunmakta ve görev savmaktadır. Muhalefetin parlamentoda söz söyleme hakkı vardır ve kullanmaktadır ama parlamento çoktan etkili bir kurum olmaktan çıkarılmıştır. Kendi televizyonları ya da görüşlerini dile getirebildikleri televizyonlar vardır ama buralarda muhalefetin gündemi iktidarın kamuyu yıkmak üzere beslediği orduya cevap yetiştirmektir. Müşterek mücadele alanları vardır ama iktidarın bir oraya bir buraya savurduğu hain, terör sevici, millet düşmanı, dış destekli argümanları ile müşterek mücadele alanlarına çektiği sınırlar muhalefetin parçalı kamuları nezdinde de kabul görmekte, sınırlar geçişkenleştirilmemektedir. Özünde muhalif kamu çok parçalıdır, bu yurttaş kamusu önünde tek başına bir engel olmamakla birlikte iyi bir şeydir de. Fakat çok parçalı kamular arasındaki geçişkenlikler de bizzat muhalefet stratejilerinin dayanağı olan iktidara seslenme arzusunca engellenmekte, muhalefetin paralize edilmesi ve politikasız kılınmasının yolu bizzat muhalefet tarafından açılmaktadır. Olmayan bir yere, bir boşluğa seslenmek, iktidar perspektifinden yoksun olmak demektir. Türkiye'de iktidara seslenilebilecek bir kamusal müzakere alanı yoktur. İktidar, stratejisini zaten bunun üzerine kurmuştur. Muhalefet tuzağa çekilmekte, yumruğunu boşa sallamaktadır. Görev savmakta, iktidar perspektifinden yoksun olarak, Erdoğan'ın kendi kendini tüketmesini umutsuzca beklemektedir.

* * *

"Terörist" mezarları

Gökçer Tahincioğlu (T24)

Ankara İncek'teki mezarlığa defnedilen Tuğluk'un cenazesi, sosyal medyadan organize oldukları anlaşılan çoğu aynı köyden saldırganların ölü bir bedene saldırmaları nedeniyle mezardan çıkartıldı, otobüsle Tunceli'ye gönderildi.

Fark etmiyordu kalabalık için. Bazen ölen çocuklar terörist diye çıkartılmak isteniyordu mezardan, bazen terörist gördüklerinin anneleri.

Elbette ne esaslı biçimde yargılandılar, ne esaslı bir ceza aldılar. Unutulup gitti diğer olaylar gibi. Fotoğraflar çektirdiler, birer kahraman gibi evlerine geri döndüler.

Sınır ötesinden silahlı destek mesajları alan, Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek'in cenazesine saldırmak isteyenlere olduğu gibi… Dokunulmadılar bile. Paylaşıyordu devlet hassasiyetlerini.

* * *

Koronavirüs ve sanayi uygarlığının akıbeti

Paul Arbair → Işın Eliçin (Medyascope)

'İlerleme' adını verdiğimiz olgunun iki göstergesi, dünya üzerindeki egemenliğimizi sürekli genişleterek diğer türleri yok oluşa sürükleme eğilimimiz ve gezegenin yaşam ağını bilim ve teknoloji ile manipüle etme konusundaki bastırılamaz ihtiyacımız. Temel olarak insan ilerlemesi, sanayileşmiş uygarlığımızda algıladığımız biçimiyle, tek bir amaca hizmet eder: Insanın özgürleşmesi ve doğanın bize dayattığı fiziksel ve biyolojik kısıtlamalardan, zincirlerinden kurtulması. Ama burada da bizi başarıya götüren süreçlerin yine bizim sonumuzu da hazırladığını görüyoruz. Dünyayı, gezegeni diğer canlılar için yaşanılmaz kılıp sadece kendi türümüzle doldurmaya devam ettiğimizde, nihayet kendi var oluşumuzu tehdit eder hale geliyoruz. Yani her şekilde, doğanın geri tepeceği noktaya çok yaklaşmış durumdayız.

* * *

İnşaat-siyaset kompleksi: Kim, kimi besliyor?

Bahadır Özgür (Duvar)

Reklama, imaja ihtiyaç duymuyorlar. Yeterince ucuz emek gücü sağlayan 'işsiz deposu' ve taşeron hafriyat kamyonu parkı dolu olduğu müddetçe yeniliğe, teknolojiye bakmıyorlar. Rekabet kuralları da işlemiyor onlara. Kolayca işbirliği yapıp bir barajı, bir otoyolu, elektrik dağıtımını veya köprüyü iştahla paylaşabiliyorlar. Savaş veya salgın işlerini durdurmuyor. Sigortasız işçi çalıştırmakta hürler. Görünen o ki, işten attıklarına kıdem tazminatı ödeme yükümlülükleri de bulunmuyor. Peşlerine düşen, hesap soran yok…

İnşaatçıları bir hayduttan daha cüretkâr kılan nedir peki? En madrabaz tüccar dahi işini kılıfına uydurmaya; bir dolandırıcı maharetini sergilerken, ahlâklı görünmeye gayret ederken; sokak yankesicisi kadar da titiz davranmamalarının sebebi ne?

* * *

Kapitalist tarım ve COVID-19: Ölümcül bir kombinasyon

Rob Wallace → Yaak Pabst (Sendika - Marx21)

Yeni virüs salgınlarının ortaya çıkmasını azaltmak için gıda üretimi kökten değişmelidir. Çiftçi özerkliği ve güçlü bir kamu sektörü, çevresel felâketleri ve kontrolden çıkmış enfeksiyonları azaltabilir. Hem çiftlik düzeyinde hem de bölgesel düzeylerde çeşitli stok ve mahsulleri (ve stratejik yeniden yabanlaştırmaları) tanıtın. Gıda hayvanlarının test edilmiş bağışıklıklarının sürmesi için yerlerinde çoğalmalarına izin verin. Adil üretimi adil dolaşım ile birleştirin. Sübvansiyonlara ve agroekolojik üretimi destekleyen tüketici satın alma programlarına mali destek sağlayın. Bu deneyimleri, neoliberal ekonominin hem bireylere hem de topluluklara dayattığı zorlamalardan ve sermayenin yönetimindeki devlet baskısı tehdidinden koruyun.

* * *

Gazeteciliği bir de koronavirüs enfekte etti

Mustafa Alp Dağıstanlı (Diken)

Arkadaşlarımdan yediğim zılgıtlar bunlardan ibaret değil, zaten gazeteci olmayanları saymadım bile, ama bu kadarı da koronavirüsü konak bellemiş başka bir virüsün işbaşında olduğunu, üstelik, en az onun kadar bulaşıcı, ama ondan daha zarar verici olduğunu göstermeye yeter. Bu virüs derhal beyne yerleşiyor, muhakeme yetisini perdeliyor, şüpheciliği iğdiş ediyor, eleştirelliği gebertiyor, korkuyla besleniyor, duygusallıkla, sansasyonla besliyor…

* * *

Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil

Murat Sevinç (Diken)

Allah aşkına, '1915'e yönelik dil çok mu farklı? Yüz binlerce Ermeni yok edildi. Yok, hayır olmadı böyle bir şey diyeceksiniz. 'Biz' yapmayız, mümkün değil. Öyle mi? Size naçizane tavsiyem, daha iki gün önce TV ekranında komşularının listesini yaptığını söyleyen 'kadın' ile düşman bellediklerinin eşlerini ve çocuklarını açık sözlülükle tecavüz ve ölümle tehdit eden 'erkeği' 1915 yılında hayal edin. Sonra 1955'in 6-7 Eylül'ünde, 1980'lerin Diyarbakır'ında, 1990'ların Mardin'inde. Bir hayal edin, bu insanların o tarihlerde ve orada olduklarını. Neler düşünebileceklerini, neler yapabileceklerini. Ettiniz mi?

Sizce neden AKP'yi her konuda eleştiren, Allah bir dese inanmayacak milyonlarca muhalif, konu Kürtlere geldiğinde 'hükümetine' koşulsuz güveniyor? Ne acaip!

* * *

Hödüklüğün sosyolojisi

Besim F. Dellaloğlu (Duvar)

Bir de haddimi zorlama pahasına ülkemin yurttaşlarından küçük bir ricam olacak. Lütfen biraz içinize atın! İçinizle dışınız arasında belli bir mesafeyi koruyun. Düşünebilmek, düşünce üretebilmek, yaratabilmek, inşa edebilmek her zaman içle dış arasındaki diyalektikten kaynaklanır. Phronesis, basiret, aklıbaşındalık, olgunluk, derinlik, yaratıcılık vb insanlık hamurunun kalitesini arttıracak ne varsa biraz da içle başa çıkmakla ilgilidir. Hepimizin kalitesini arttıracak olan kamusal hayatın katılımcılarından öncelikle beklediği sınırsız bir samimiyet, içtenlik ekspresyonizmi değildir. Kamuyu, ötekileri, diğerlerini, dünyayı sahneye çıkmadan önce biraz da olsa fark edin. Bilinç dediğimiz eninde sonunda birçok dilde kendinin farkında olmak şeklinde söylenmiyor mu?

* * *

Muhalefet inandırıcı bir program geliştirmeli

Murat Somer → Mehmet Emin Kurnaz (Birgün)

Referandum döneminde hayır oyu verdim. O dönem birçok arkadaşımla tartıştım. Ama hiç bir grup yekpare olarak görülmemeli. Birçok insanın iyi niyetini sorgulamıyorum, bunun demokratikleşmeye yol açabileceğini ümit ettiler. Demokraside iyi niyetli olduğu sürece yanlış yargılarda bulunulması anlaşılabilir, tek doğru olamaz. Beni o dönem asıl rahatsız eden ve karşı çıktığım, bazı yetmez ama evet çizgisinde hareket edenlerin kullandığı keskin ve kutuplaştırıcı dil, hayır oyu verenleri ötekileştiren, kişileri değil cumhuriyet kurumlarını itibarsızlaştıran akıl olmuştu. Askeri vesayeti yok etme fikrini, ancak böyle başarabileceklerini düşündüler sanırım. Bunu aşıp, ardından AKP'yi de dizginleyebiliriz yanılgısına düştüler. Bence esas bu konuda bir özeleştiri yapılması gerekiyor. Bir demokrasi blokunun bence en temel ilkelerinden biri de bu dili ve aklı reddetmek olabilir.

* * *

Velev ki ibineyim?

Aydın Selcen (Duvar)

Velev ki i.neyim diye pankart yazıp, başının üzerinde taşımak bu ülkede nereden bakarsanız yürek ister. Ve Tienanmen Meydanı'nda elindeki pazar torbasıyla tankların önünde kalem gibi duran adsız demokrasi kahramanıyla aynı panteona lâyıktır benim indimde. Bazen tek bir satır, tüm bir demokrasi serüvenini damıtır. Göğsünü gererek velev ki i. Neyiz diyebilmek, arkadaşıma dokunma demektir, faşizme inat, kardeşimsin Hrant demektir, Allah Türkçe bilmiyor mu? demektir, jin-jiyan-azadi demektir. Velev ki i. Neyiz diyebilenler, bizler eşit anayasal yurttaşlarız, tebaa değiliz diyebilenler ve mutlak özgürlüğü, kamu düzeni denilen amorf boğuntunun üzerine koyanlardır. Devlet nedir gibi gayet basit bir sorunun yanıtı üzerinde uzlaşamadığımız takdirde demokratik rejimde yaşadığımızı iddia etmek de bana göre güç hatta olanaksızdır.

* * *

Dijital bir feodalizme doğru mu gidiyoruz?

Byung-chul Han (Medyascope + Mediapart)

Dijital feodalizmde yaşıyoruz. Facebook gibi dijital feodal efendiler, Bakın, burası bedava, hadi ekip biçin bakalımdiye bize bir arazi parçası veriyorlar. Biz de orayı çılgınlar gibi ekip biçiyoruz! Sonuçta, o beyefendiler ürünü almaya geliyorlar. İletişim bu şekilde bütünüyle işletilip gözetleniyor. Son derece etkili bir sistem bu. Hiç bir protesto gün ışığına çıkmıyor, çünkü bizatıhî özgürlüğü sömüren bir sistem içinde yaşıyoruz.

* * *

İki meczup, bir çıplak kralı örter mi?

Bahadır Özgür (Duvar)

Kararnamelerle anayasayı ilga etmek, hazineyi damada bağlamak, partiyi bürokrasinin yerine ikame etmek, bütün kurumları kendi imzasına tabi kılmak ve nihayetinde devlet aygıtını, sabahtan akşama değişen icraatların sabanına koşmak, Erdoğan'a fazlasıyla güç veriyor görünebilir. Lâkin bunların onu, mahremiyetini sağlayan esvaplardan soyundurduğu da muhakkak. Bir maske dağıtımında yaşanan karmaşada veya kolonya eksikliğinde muhatap olma mecburiyeti doğuyor şimdi. Makas açıldıkça Diyanet fetvalarını, komploları, para birimlerine düşmanlığı vs araya 'yalıtım malzemesi' niyetine tıkıştırıyor. Bir zamanlar özgüvenle koyduğu sandığın ayarının da aleyhine bozulduğunu gören bir iktidar için, buralardan birkaç gün bile sürdürülebilecek bir istikrar çıkması mümkün mü? Ya da daimi istikrarsızlık bir iktidarın sigortası olabilir mi?

* * *

Kökten değişimi savunurken…

Murat Sevinç (Diken)

Yeni bir şeyler yaşadığımıza kuşku yok. Önümüzde, uzunca bir 'çıta' var. Çıtanın bir ucunda berbat faşizmler, diğer ucunda verimliliğin paylaşıldığı eşitlikçi bir toplum düzeni duruyor. İkisi arasında çok mesafe var ve insanlığın hangi uca yaklaşacağı, 'belli koşulların ürünü olan insanın' neler yapabileceğine bağlı. Bizi bizden başka kurtaracak yok.

* * *

Ne bu şiddet bu celâl?

Ali Duran Topuz (Duvar)

Devlet denilen şeyin varlığının alâmeti olarak şiddet tekeli, bir yanıyla şiddetin sadece devlet elinde meşru bir güç olarak kullanılmasını güvenceye alır, bir yanıyla da bu kendi meşruiyetinin güvencesi olarak kuralları olduğunu gösterir. Devlet, kendisinden sadır olan şiddetin kendi koyduğu kurallara bile uyması gerekmediğini her ortaya koyduğunda, kuralsız ve çıplak şiddetin ilişki, iletişim ve çözüm yolu olarak işe yaradığını gören, bilen, düşünen ya da akıl edenleri teşvik etmiş olur. Şiddetin kuralsızlaşması ve onay görmesi, güçlüden zayıfa doğru yönelen şiddet akımlarına yol açar.

* * *

Koronadan sonra ekonomi

Metin Yeğin (Duvar)

Madem bir ya da iki kooperatif yürümüyor diye ondan ve birlikte bir şey yapmaktan vazgeçiyorsunuz, o zaman meselâ neden kapitalist şirketten bahsetmiyorsunuz? Ben de size binlerce, binlerce yürümeyen, batan kapitalist şirket örneği gösterebilirim. Peki, neden bu kadar batan kapitalist şirket, işletme varken siz ondan vazgeçmiyorsunuz? Sadece küçük kapitalist şirketler değil, batan kocaman holdingler sayabilirim, dünyanın en büyük bankalarının nasıl battığını anlatabilirim, iflâs eden şehirleri sıralayabilirim. Her şey bir yana sadece iflâs eden ülkeleri peş peşe saysam yeter… O zaman birkaç batmış kooperatif örneği ile kooperatiften vazgeçenler neden kapitalist şirketlerden, kapitalist bankalardan ve nihayetinde kapitalist sistemden vazgeçmezler?

* * *

Dönmek İstediğimiz Yer, Bizi Bugün İçinde Olduğumuz Salgına Taşıyan Yerdir

Bülent Şık (Bianet)

Ekmek yapmak için un, su, maya ve bir tutam tuz gerekir. Ekmek yapımını anlatan çoğu tarifede yer alan ana malzemeler bunlardır. Ama o tarifelere şu cümleyi de eklemeli: Bizi hayatta tutan başkalarının elleridir.

Bunu hiç unutmamalı, hatırdan hiç çıkarmamalı. Evde fırından yeni çıkmış, soğuması için masaya konmuş ekmeğe bir de bu gözle bakmalı.

* * *

Özgür Zaman Kooperatifleri

Metin Yeğin (Duvar)

Özgür Zaman Kooperatifleri'nde olanlar, kendi çalışma zamanlarını örgütleyerek, çalışma zamanlarını birlikte planlayarak, dolayısıyla özgür zamanlarının sahibi olurlar. Meselâ Özgür Zaman Kooperatifi'nden bir grup yılda sadece iki ay taş baskı zeytin değirmeninde çalışarak, geri kalanını dünyada gezerek yaşayabilir. Çok mu ütopik geliyor? Hayır, siz distopyada yaşıyorsunuz. Bir şehirde çalışmak için o şehrin çok pahalı kirasını ödeyip, ulaşımına katlanıp, o iş için elbiseler satın alıp, eh çoktan o iş için okullar bitirip ve hafta sonu çamaşırlarınızı yıkamakla geçiriyorsunuz ve elinizde hiç bir şey kalmıyor. Geriye kalan sadece tükettiğiniz ömrünüz. Bu da eğer 80 yaşına kadar yaşarsanız. Belki de sadece iki haftalık ömrünüz kaldı ve siz hâlâ patronun konuşurken gözlerinizi ayıramadığınız iltihaplı diş etlerini seyredeceksiniz.

Bu mu hayat?

* * *

Selam vermeyen tanıdık

Ümit Kıvanç (Duvar)

Karşılaşılan hadise sayısı, bunun sırf benim başıma gelen bir acaiplik olduğunu ya da bu insanların özel olarak bana gıcıklıktan böyle davrandıklarını düşünmeme engel. Ayrıca zaten dayanamayıp bu lâfı birçok yerde açtığımdan başkalarının da başına benzer şeylerin geldiğini biliyorum. Daha büyük tuhaflık ya da daha vahimi, hangisini yeğlerseniz, burada ortaya çıkıyor. Benden başka kimse bunu pek önemsemiyor, benim niye önemsediğimi anlamıyor, olana değil bana hayret ediyor. Yani tanışıldığı halde selâmlaşılmamasını, başka gün konuşulmasını, sonra yine selâm verilmemesini vs olağan hadisattan sayıyor.

* * *

Viral dünyada 1 Mayıs YENİ işçi sınıfının bayramıdır

Slavoj Žižek (Sendika + RT)

Zenginlerin ebedî hayali, yoksulların varlığıyla kirletilmiş bir coğrafyadan tamamen ayrıştırılmış topraklara sahip olmaktır; Neill Blomkamp'ın 2154'te geçen, nüfusun geri kalanı devasa bir Latin Amerika gecekondu mahallesine benzeyen Dünya enkazında ikamet ederken, elitlerin insan yapımı devasa bir uzay istasyonunda yaşadığı Elysium filmi gibi o muhteşem kıyamet sonrası filmlerini gözünüzün önüne getirin. Öte yandan bugünün gerçek dünyasında bir tür küresel felâket beklenirken, zenginler Yeni Zelanda'da villâlar satın alıyor, ya da Rocky Mountains'ta Soğuk Savaş döneminden kalma nükleer yeraltı sığınaklarına tadilât yaptırıyorlar. Ancak pandemi durumunda asıl sorun şudur ki hiç kimse kendisini tam olarak izole edemez. Sosyal statünüzden bağımsız olarak, bu kirletilmiş gerçekliğe göbekten bağlısınız, kesip atamazsınız.

* * *

Endüstriyel çiftlikler küresel salgınlara zemin hazırlıyor

Jonathan Saffran Foer → Aaron S. Gross (Duvar + The Guardian)

Çiftlik hayvanları konusunda kamusal anlayış vicdansız şirketlerin tam da yanlış bir yönde politika geliştirmelerine yol açtı. Küresel düzeyde, şirketler endüstriyel çiftçiliği teşvik etmek için kamusal kaynakları kullanan politikalar oluşturmakta başarılı oldular. Bir inceleme, küresel çiftlikler için dakika başı 1 milyon dolar kamusal sübvansiyon sağlandığını ileri sürüyor. Bu sübvansiyonlar büyük bir çoğunlukla bozuk bir modeli desteklemek ve geliştirmek için kullanılıyor. Endüstriyel çiftçiliği teşvik eden aynı 1 milyon dolar, küresel salgın riskini de arttırıyor.

* * *

 

93
Derkenar'da     Google'da   ARA