Patronsuz Medya

Sağlıkta yeni trend: Hasta şutlama

Anıl Aba (Birgün) 21 Eylül 2017

İşte Amerikalı James Flavy Coy Brown'un dramatik hikâyesi de tam burada başlıyor. Nevada psikiyatri hastanesinde kalan zihinsel engelli, aynı zamanda da evsiz olan, James'in elinden tutup Greyhound otobüs garına getiriyorlar. Aldıkları bileti, olup bitenden haberi olmayan James'in eline tutuşturup adamı Kaliforniya'ya giden otobüse bindiriyorlar. Yaklaşık 10 saat sonra son durakta inen James ne yapacağını, nereye gideceğini, belki nerede olduğunu dahi bilmezken birisi onun zihinsel engelli olduğunu anlayıp yetkilileri arıyor. Ekipler James'i Kaliforniya'nın Sacramento şehrinde yeni bir hastaneye yatırıyorlar. Böylece James artık Nevada'nın sorunu olmaktan çıkıp Kaliforniya'nın sorunu haline gelmiş oluyor.

'Biz ne ara böyle olduk' ya da 'biz hep böyle değil miydik?'

Tuncay Şur (Duvar) 15 Eylül 2017

Cenazesi mezarından çıkarılmasın diye çocuğunun mezarına beton döken anneden, çocuklarının mezarlıkları bombalanmasın diye mezarlıkta nöbet tutan annelerden ve ellerine bir poşet dolusu kemik bu sizin çocuğunuz diye verildiğinde en azından bir mezarı olacak diye buruk bir tatmin yaşayan annelerin hepsi ve tüm bunları yapanlar aynı toplumda yaşıyor. Geriye insanlıktan çıkarılmış diriler ve leş kategorisinde tanımlanan cenazeler topografyası kalıyor. Tüm bu örnekler, şiddetin yasal kullanıcısı devlet ve onun aparatları vasıtasıyla gelişen örnekler; fakat tersinden yani, yasal olarak öldürme hakkı olmayan aşağıdan gelen sıradan insanların faili olduğu örnekler de az değil. İzmir'de Recep Karakaş'ın cenazesi mezardan çıkarılıp başka bir yere defnedilmek zorunda kalındı, gazeteler olayı İzmir'de tepki dinmiyor başlığıyla verdi. Giresun'da cesedi çıkarılıp parçalanmasın diye Şafak Yayla'nın mezarına beton döküldü. Bir gün önce, IŞİD'e karşı savaşırken ölen Sit Küçükkaya'nın mezarı kimliği belirsiz kişiler tarafından tahrip edildi. Bunlar ve benzer daha nice örnekte ise tertibatlar, resmi gözetim ve teşvikle sıradan insanlar tarafından yapıldı/yapılıyor.

Faşizm cenazeyi mezardan çıkarttırır, üstüne bir de özür bekler

Özlem Akarsu Çelik (Duvar) 14 Eylül 2017

Partili bir ismin yaptığı yorum aslında başka söze gerek bırakmıyor. Ne zaman nereye gömüleceğinize de ben karar veririm tavrı bu! İyi niyetli olsalardı 3 saati aşkın süre oraya polis takviyesi gönderirlerdi.

Sahi OHAL'in en ağır hissedildiği Ankara'da iktidara muhalif grupların toplaşmasına izin verilmezken, polis Yüksel Caddesi'ndeki işimi geri istiyorum eylemcilerinin üzerine leblebi gibi plastik mermi atarken ve her gün insanları gaza boğarken bu faşist güruha ne yapılıyor? Hiç bir şey. Cenazeye katılanlar, saldırganların polislere adıyla hitap ettiğini, selâmlaştığını anlatıyorlar.

SİHA

İrfan Aktan (Duvar) 4 Eylül 2017

JİTEM ve türevi yapılar eliyle örtülemeyen infazlar içinse çeşitli klişeler hem devlet hem de onun sözcüsü olan Türk medyası tarafından kullanılırdı. İlkin teslim ol çağrısına silâhla karşılık veren klişesiyle cinayetler, infazlar meşrulaştırılmaya çalışılırken daha sonra bunun yerini, öldürenin elini daha da rahatlatan dur ihtarına uymama klişesi getirildi.

Teslim ol çağrısına silâhla karşılık verenden dur ihtarına uymayan klişesine geçiş, yaşam hakkı ihlâli konusunda ürkütücü bir eşiğin daha aşılması anlamına geliyordu. Çünkü bir kişinin öldürülmesi için artık silâhla karşılık vermesine de gerek yoktu, kaçması yeterliydi. Yani 13 polis kurşunuyla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'a yapıldığı gibi, öldürdükten sonra başucuna bir kalaşnikof koymaya bile gerek kalmamıştı.

Yeni bir devlet kurulur CHP onun içinde yerini alamaz!

Dinçer Demirkent (Duvar) 31 Ağustos 2017

Böyle bir kriz döneminin içinde siyaset yapan özneler bakımından da yukarıda anayasa ilmiyle uğraşanlar hakkında yaptığımız ayrıma benzer bir ayrım yapmak mümkündür. Fevkalade hâli ilân etmiş AKP lideri yeni devletinin korku ilkesini, itaat mezhebini ve tek adam menzilini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Aracı, topraktan havaya her şeyi politikleştirmek, içeriğe taşıdığı düşman hukukunu tahkim ederek zoru sürekli devrede tutmaktır. Varlığını koruyacak yeni düzenin kurulması için ve gerçekle bağı olmayan düşmanlıkların içeride ve dışarıda ülkeyi sürüklediği felâketler pahasına…

Moloz A.Ş.

Önder Algedik (Duvar) 29 Ağustos 2017

Sadece Ankara'da 2 binden fazla hafriyat kamyonu var. Bir haberde 2 bin kamyon var diyor ama bunlar şirketlere ait olanlar. Bir de belediyelerinkini kattığımızda Ankara'daki belediye otobüsünden daha fazla hafriyat kamyonu olduğunu biliyoruz. Bu sayı bile hafriyat kamyonlarının sayısının toplu taşımadan daha büyük olduğunu gösteriyor.

Bir haberde kamyon şoförü Elime geçen para 250 TL. Benim 3 saatte yaktığım yakıt 220 TL. Bana 30 TL kalıyor. Sefer başı para aldığımız için gün içerisinde ne kadar sefer yaparsak o kadar çok kazanıyoruz diyerek durumu özetliyor. Evet kamyoncu on sefer yaparsa 300 TL kazanıyor. 10 sefer demek ölüm demek ve o yüzden de insanlar ölüyor. Burada sormak lâzım, 30 TL'ye istihdam yaratılıyor mu? Yoksa yaratılan bir sefalet mi?

Çoğunluğu milli irade değil siyasî irade belirler

Ahmet Murat Aytaç → İrfan Aktan (Duvar) 26 Ağustos 2017

İnsan hakları savunuculuğu sadece ve sadece kendi toplumun içinde deneyimleyebileceğin bir yabancılıkla mümkündür. Bu da bayağı bir cesaret istiyor. Büyükada'da son derece sofistike ve uluslararası bir komploya maruz bırakıldı insan hakları savunucuları. İnsan hakları çalışanlar olarak arkadaşlarımıza yapılanlarla tekrar gördük ki, insan hakları savunucuları her zaman ajan olmakla, dışarıda kurulmuş olmakla suçlanır. Gerçekten de dışarıda kurulmuş bir siyasettir bu. Çünkü insan haklarını savunmak, sadece buraya ait olmanın dar görüşlülüğünü aşmayı gerektirir. İnsan hakları siyaseti yerel bağlarımızın yarattığı bir tür mekân poetikasını aştığımız yerde gerçek anlamını belli eder. O yüzden de kapalı olanı açar, durağan olanı devindirir. Sanıldığının aksine zaten var olan hakları koruyan bir bakışı yoktur. Toplumsal birimleri değiştiren, dönüştürücü bir yapısı vardır. Kısacası sosyal cemaatleri dönüştürür, değiştirir. Güçlü devlet olma iddiası, süreğen bir savaş rejiminin içinde olmak anlamına gelir. Bu birçok açıdan büyük toplumsal sorunlar yaratabilir. Ama en önemlisi toplumsal barışı kırılgan ve sürdürülemez hale getirir.

Bülent Uluer için: Bir düğün fotografı

Oya Baydar (T24) 25 Ağustos 2017

Şu son sırada yan yana duran parkalıların ikisi de vuruldu. Biri 12 Eylül'den önce, nikâhımızdan birkaç gün sonra; biri de 12 Eylül'de… Gelinin hemen sol yanındakini tanıdın mı? Açlık grevinde öldü, anımsarsın. Şu önde çömelmiş olan, bir de uzun boylusu: İdamlık. Kolunu benim omzuma atmış kara yağız delikanlı kayıp. Her yerde aradık. Hayatta olsa bulurduk. En önde uzanmış yatan, dört yıl önce vuruldu…

Neyse ki ilk işçi tramvaylarının çan ve ray sesleri geliyor dışarıdan. Neyse ki kedi odaya girmek için kapıyı tırmalıyor. (.…) Duvardaki düğün fotografı bir idam fermanı gibi, ölüm mangasının önüne dizilmiş, çaresiz, kaçak askerlerin arşivlerde saklanacak son fotografları gibi, bir korku filminin bakmaya cesaret edemeyip gözlerimizi yumduğumuz cinayet sahnesi gibi…

Şeriat soslu neo-faşist tırmanışı durdurmak!

Fikret Başkaya (Duvar) 22 Ağustos 2017

Faşizm bir bunalım rejimidir. Rejiminin 'sıkışma anlarında' gündeme geliyor. Kapitalizm dahilinde burjuvazinin (mülk sahibi sınıfların) beş egemenlik biçiminden biridir. Faşizmde, lider kültü (lidere tapınmaya) esastır, tek parti-tek adam iktidarına dayanır. Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı kaşınır… Parlamento (Meclis) ve burjuva hukuku by-pass edilir, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılır ve devlet tam bir 'parti devletine' dönüşür. Başta basın özgürlüğü olmak üzere, her türlü özgürlüğün ve insan haklarının ezildiği bir terör rejimidir. Türkiye'deki rejim, klâsik faşizmin birçok temel karakteristiğini içerse de, kendine özgü unsurları da barındırıyor. Kaldı ki, toplumsal-politik süreçler kendilerini hiç bir zaman aynı şekilde tekrar etmezler… Sınırlı laiklik de tasfiye ediliyor ve din (şeriat pratiği) başta eğitim sistemi olmak üzere, devlet ve toplum yaşamında her geçen gün daha da belirleyici hale geliyor. Daha doğrusu daha şimdiden melez bir süreç söz konusu… Şeriat pratiği sinsice dayatılıyor… Tüm devlet aygıtı dinci cemaat ve vakıflara ihale edilmiş durumda. Bu durum, daha önce Fetullah Hoca Efendi Hazretleri, bu aralar Fetocu terör örgütü dedikleriyle mücadelenin nasıl kuyruklu bir yalan olduğunu da gösteriyor. Netice itibariyle şeriat soslu bir faşizm versiyonunu dayatarak, ilelebet iktidarda kalmayı amaçlıyorlar… O zaman kimseye hesap vermek zorunda kalmayacaklar ve ülkenin varını-yoğunu istedikleri gibi yağmalamaya, talan etmeye devam edecekler… Böyle bir şeyi bir nedenle daha istiyorlar: Eğer iktidardan düşerlerse mutlaka yargılanacaklarını biliyorlar… Bu yüzden ileriye doğru kaçmaya mecburlar… Başka türlü yapmaları mümkün değil… Lâkin, korkunun ecele faydası yoktur denmiştir…

Batı medyasının Venezuela yalanları bitmiyor

Ömür Şahin Keyif (Birgün) 20 Ağustos 2017

Haberde Venezuela halkının açlıktan hayvanat bahçesindeki hayvanları yemeye başladığı ileri sürülüyordu. Benzer bir haber tam bir yıl önce Aç Venezuelalılar hayvanat bahçesine saldırarak bir atı kesti şeklinde verilmişti: Guardian'ın haberinde, bir yetkili bu olayın alelâde bir suç ya da nesli tükenmekte olan türlerin kaçakçılığı olabileceğini söylemiş. (Batı'da da) Hayvanların hayvanat bahçesinden çalındığına dair pek çok haber var. Ama bu sadece Venezuela'da siyasî modelin çöktüğünün kanıtı olarak alınıyor.

Venezuela'da ekonomik kriz olduğu ve özellikle yoksulların acı çektiği doğru, diyor Vaz, ama ona göre tekil örneklerle desteklenerek önümüze konulan 'kıyamet çok yakın' senaryosu propagandadan ibaret. Yapılan, Haiti'de kapitalizmin iyi işlediğinin kanıtı olarak başarılı bir girişimciyi göstermenin tam tersi.

Dersim isyan etmedi

Baskın Oran (Radikal) 20 Ağustos 2017

Gerisi malûm. Tunceli Kanunu'nu en sert biçimde uygulamasıyla meşhur Korkomutan Abdullah Alpdoğan karadan iki saldırı yapıp püskürtülünce, Diyarbakır'dan (Sabiha Gökçen'in de dahil olduğu) uçak filoları kaldırılıyor. Kurtulanların durumu: Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısından. Bunları fare gibi zehirledi. Ve 7'den 70'e o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu… Zehirli gazın savaşlarda kullanımı 1889 Lahey Sözleşmesi'nden beri yasak ama, devletin kendi vatandaşına kullanmasına bir yasak yok.

İç savaşın şartları

Ümİt Kıvanç (P24) 20 Ağustos 2017

Şiddet başlığı altında genellikle devletin marifetlerini tartışıyoruz. Böyle yapmakta da haklıyız elbette. Lâkin bir süredir, siyasî gerekçelerle de değil, pek çok durumda toplum bireylerinin başkalarına, ille öteki saydıklarına da değil, komşularına, yakınlarına, eşlerine, çocuklarına, hattâ hayvanlara kolayca, hiç rahatsızlık duymadan şiddet uygulayabildiklerini görüyoruz.

Toplumun daha fazla şiddete, güçlü olup karşıdakini ezmeye türlü yollardan teşvik edilmesi, evet, büyük sorun, ama buradaki esas sorun değil. Yukarıdan empoze edilen, artık gerek görülmediği anda yine yukarıdan önlenir. Esas dert, tek tek bireylerin, anlaşmazlıkların çözümü veya basitçe, talep ettiğine ulaşma yolunda, ayrıca maalesef eğlence için, şiddeti tereddütsüz başvurulacak meşru araç olarak görmesi.

Venezuela nasıl intihar etti?

Cemal Tunçdemir (Amerika Bülteni) 18 Ağustos 2017

Venezuela, 16 yıldır aşama aşama inşa edilen bir çabayla ağır ağır intihar eden bir ülke görünümünde. Nefret bir politik strateji. Komplo teorileri hemen her sorunun tek resmi açıklaması. Hukuk, adaletin değil rejimin hükümranlığının aracı. Devletin her köşesinden yolsuzluk ve organize suç, toplumun her köşesinden yoksulluk ve sefalet akıyor. En masum itirazlar, protestolar bile güvenlik kuvvetlerinin sert şiddeti ile bastırılıyor.

Güney Amerika'nın büyük bölümünü İspanyol emperyalizminden özgürleştiren Simon Bolivar, ''yönetenler, en duymak istemeyecekleri gerçekleri bile dinleyebilmeli'' diyordu. Bolivar'ı ilham kaynağı olarak gören ve kendisini 'Bolivarian devrim' olarak tanıtan Venezuela yönetiminin, duymak istediklerinden başkasını dinlemeye tahammülü yok. Bu yüzden de, geleceğe umudunu yitirmemek bile rejim karşıtı politik bir aktivizm görülebiliyor.

Latin Amerika'nın Mugabe'si mi?

Cemal Tunçdemir (Amerika Bülteni) 18 Ağustos 2017

Kimse Venezuela'nın bu kaostan nasıl çıkacağını bilmiyor. Muhalefetin ve sivil toplumun bunu engelleyebilecek bir gücü yok. Bütün anketlere göre yüzde 80'i Maduro'yu istemeyen Venezuela halkı içinse artık çok geç. Zaten Maduro rejimi de, Chavismo'nun en azından illk yıllarında dile getirdiği, ''daha demokratik, daha özgürlükçü, daha müreffeh bir Venezuela'' iddiasının çok uzağında artık. ''Emperyalizme meydan okuma'' diye somut hiç bir içeriği olmayan muğlâk bir hamasi söylem ve ne pahasına olursa olsun Maduro'yu başta tutmaktan başka politik hiç bir iddia yok.

Bu noktada muhalefetle diyalog ve uzlaşma, Maduro'nun kesin kaybedeceği bir devlet başkanlığı seçimi demek. İktidarı kaybetmek ise Maduro ve ekibi için ya hapis ya da Küba'da sürgün hayatı demek. Geriye tek bir yol kalıyor: Ülkeyi Zimbabwe'ye döndürmek.

Kanguru mahkemeleri çağı

Orhan Gazi Ertekin (Duvar) 18 Ağustos 2017

Osmanlı-Türk devlet geleneği hukuk ve yargı alanını güç ilişkilerinin denge kazandığı bir alan olarak değil hiyerarşik bir devlet dairesi olarak inşa etmiştir. Başka deyişle aslında bir yargı olarak kurulmamıştır. Bir asayiş kurumudur. İmparatorluk-Cumhuriyet yargı geleneği mahkemeler ve savcılık teşkilatının işlevsel bölünmesi üzerine değil Adliye denilen korsan ve hiyerarşik bir yapı ve mekanizma üzerine oturur. Gülen Cemaati ise sadece kurulu olan bu mekanizmayı ele geçirmiş, siyasetin yargı ve hukuk arazisinin içinde yatay ve yaygın olarak üretildiği bir yeni dönem başlatmıştır. Bugün içinde bulunduğumuz devlet krizine gelince yaşadığımız süreçler hukuk ve yargı bakımından temel tarihsel göstergeleri haliyle Kanguru Mahkemeleri çağını hatırlatmaktadır. Türkiye yargısının trajik serüveni kendi yapı ve mekanizması itibariyle her gün biraz daha fazla çöküş olarak devam etmektedir ve bu siyasal tercihler var kaldığı sürece de devam edecektir…

Nuray Mert konusu: AKP ile Atatürkçülerin buluştuğu nokta

Metin Münir (T24) 16 Ağustos 2017

Atatürk sağ kalsaydı değişirdi ama Atatürkçü Cumhuriyet gazetesi değişmiyor.

Ve değişmeyen her organizma gibi yok olmaya mahkûm.

Müftülere nikâh kıyma yetkisi verilmesi ve evrim teorisi konusunda yazdığı yazılar* nedeniyle Nuray Mert'in işine son verilmesi, bu gazetenin marjinalleşme sürecinin son aşamasıdır.

Özgürlük tanımayan bir hükûmet tarafından birçok yazarı neredeyse bir yıldır hapiste tutulan bir gazetenin, kendi yazarına özgürlük vermemesi akıl alacak bir şey değil.

Farklı düşünüyorsun, öyleyse geber!

Aydın Engin (Cumhuriyet) 16 Ağustos 2017

Hepimiz biliyoruz, görüyoruz, tanığız.

AKP'nin Reis'i ister AKP medyası dışından bir gazeteci olsun, ister sosyalist, Marksist, ister Kürt, ister insan hakkı ya da özgürlükleri savunanlar olsun tümünü susturmakta kararlı ve susturmanın en kestirme ve hunhar yöntemini duraksamaksızın uyguluyor:

Tutuklat, hapse tık ve unut…

AKP'nin Reis'inden de iktidarından da bu konuda hukuka, temel insan haklarına, altında Türkiye'nin imzası olan uluslararası sözleşmelere uymasını beklemekle ölü gözünden yaş beklemek arasında fark yok.

Zaten bu bağlamda AKP iktidarından bir beklentimiz de yok.
Peki ama, kimi kez basılı gazetelerde ama ille de sosyal medya denen bir yanı özgürlükse, bir yanı da çürümüş su kokan bataklıkta yazıp çizen, ahkâm kesenler var. Kendini ilerici, demokrat, sosyalist, Marksist, en çok da devrimci olarak tanımlıyorlar ve kendinden farklı düşünenlere, evet sadece farklı düşünenlere karşı acımasızlığın, ilkel intikamcılığın batağında pervasızca klavye parmaklıyorlar.

Katil mısır: Ne yediğinizi biliyor musunuz?

Prof. Dr. Necat Yılmaz (İndigo) 14 Ağustos 2017

Peki, bu ürettikleri mısır dağlarını Amerikalılar yesin, iyi fikir gibi ama yanlış, çünkü bir insan ne kadar çabalarsa çabalasın maalesef en fazla yılda 700 kg gıda tüketebilir.

Gıda Endüstrisi şanssız; ayakkabı gibi elektronik eşya gibi sınırsız gıda tükettirilemez insanlara…

Amerika şartlarında Gıda endüstrisi açısından bu yılda %1'lik büyümek demektir. Çünkü nüfusları sadece %1 artmaktadır. Wall Street bu kadar küçük bir büyüme oranını kabul edemez ve sorun tam burada başlamaktadır.

Bu nedenle Wall Street, ya Batılı insanları gıda için daha fazla para harcamaya ikna edecekti ya da onları daha fazla yemeye ikna edeceklerdi.

Bir başka yol da üçüncü dünya ülkelerine satacak ve damak tadına balans ayarı yapılacaktı… Varsa başka fikri olan söylesin benden bu kadar…

Kömür, çölleşme ve enerji…

Kâmuran Kızlak (Birgün) 13 Ağustos 2017

Yenilenebilir enerji kaynakları projesinde görevli bir akademisyen kömür santralleri konusunda şunları söylüyor: En fazla elli yıl sonra dünyanın en stratejik kaynağı su olacaktır. Su zengini olmayan ülkelerin termik santral kurması büyük bir hatadır. Bu hatayı görmemek veya yatırımda ısrar etmek ise ahmaklıktır. Üstelik sadece su kaynaklarını kurutmak ve kirletmekle kalmaz, aynı zamanda, küresel ısınmanın da başlıca sorumlularındandır. Su zengini olmayan ülkelerin en öncelikli sorunu, su kaynaklarını titizlikle korumak ve nüfus artış hızını durdurmaktır. Yani En az üç çocuk için önce içecek su bul… 'Allah verir' demekle veya yağmur duasıyla su sorunu çözülmez diyor…

Darbeyle mi, devrimle mi, savaşla mı?

Dinçer Demirkent (Duvar) 10 Ağustos 2017

AKP gündelik çıkar ve para ilişkilerine en başından beri o kadar bağlıdır ki, her kapitalist akıl gibi bir gün daha aynı gücü ve serveti elinde tutmaktan başka derdi yoktur. Servetini ve gücünü kaybettiğinde ise onu kimsenin hatırlamayacağını içten içe bilmektedir. Bu nedenledir Erdoğan Ayder'e çıktığında diktiği tesislere göre doğa ya da tanrının bir anlığına ona daha büyük görünmesi. Bundandır Yıldırım'ın zeytinin tesisten uzun ömürlü olduğunu anlamaması. Evet, sayın Oğan, Erdoğan'ın kurucusu olduğu yeni bir devlet değil, ayakta kalacak bir dernek bile kuramayacaksınız. Bu yüzden en küçük bir ahlâkî sorumluluk duymadan iftiralar savuran havuz balıklarının sudan çıkışlarındaki o yüzlerini mutlaka göreceğiz. Mevki, makam ya da para için kırk yıllık komşularına, aynı camide namaz kılan arkadaşlarına iftira atanların dini mi meşruiyet sağlayacak yeni devletinize? Cumhuriyetin yasasını hangi ahlâkla aşacaksınız? Bu ahlâkla hangi kurumları inşa edeceksiniz?

Sahi, 'Yeni Türkiye' ne anlama geliyordu?

Murat Sevinç (Diken) 9 Ağustos 2017

Aman efendim laiklik elden gidiyormuş müftülere nikâh izni verilerek. Zorunu hale getirilen seçimlik din dersleri konulurken hedeflenen neydi peki? Ya 4+4+4 kabul edilirken. AİHM kararına karşın din dersleri zorunlu olmaya devam etmedi mi? İmamhatip propagandası, dindar nesil propagandası, bunlar başka bir ülkenin yeniden inşasına mı yönelikti? Anayasa'da yazıyor olabilir; buna mukabil Türkiye lâik bir devlet değil ki laiklik ortadan kaldırılsın. Olmayan bir şey nasıl yok edilir!

Tecrit: Kadıköy'de 'hapsedilen' sadece HDP miydi?

Hakkı Özdal (Duvar) 9 Ağustos 2017

Bu esnada, tıpkı 'eskisinin' yaptığı gibi devletin 'yenisi' de ülkenin farklı toplumsal kesimlerinin demokrasi arayışlarını, zor kullanarak birbirinden, aslında toplumu tümden tecrit ediyor. Nuriye ve Semih'i hapsederek, dışarıdaki on binlerce KHK mağdurunu, bunların ortak mücadele azmini; Vicdan ve Adalet Nöbeti'ne karşı Yoğurtçu Parkı'nın etrafında 'üç halkalı bariyer' kurarak, birleşebilecek toplum kesimlerini birbirinden 'ayırıyor'. Yaz başında iktidarın siyasî hamle üstünlüğünü sarsan Adalet kavramının yanına Vicdanın eklenmesi önemliydi. Bunların birbirinden tecrit edilmesine izin vermemek; tüm toplumun hukuk ve adalet arayışının, çalışan sınıfların sorun ve taleplerinin, barış çabasının, kadınların hep etkili olan direnişlerinin, laiklik mücadelesinin birleşebilmesi için ilk koşul gibi görünüyor.

Niye yeni bir devlet kursunlar ki?

Aydın Engin (Cumhuriyet) 7 Ağustos 2017

Aslında Asya despotizmi denen ve Çin'den Ortadoğu'ya kadar bütün devletlere ebelik etmiş bir devlet modelinin iki yüzünden, iki özelliğinden, iki bileşeninden söz edilmekteydi: Kahhar ve kerim devlet!

Kerimdir: Metbu (tabi olan), boyun eğen, lidere (Kağan, han, hakan, emir, çar, imparator, kral, padişah) itiraz etmeyen, hatta ona kutsallık bile atfeden, barış zamanı vergisini itirazsız ödeyen, savaş zamanı silâh kuşanıp orduya katılan tebaasına (uyruklarına) karşı bu devlet kerimdir. Korur, kollar, doyurur, en büyük, hatta tek işveren olarak kapısında iş verir.

Kahhardır: İtiraz eden, başkaldırmaya yeltenen, devletin dininden farklı bir din taşıyan (Yani devletin dini Sünni Müslüman ise Şii ya da Alevi, Şii ise Sünni Müslüman; Budistse Müslüman, Müslümansa Budist; Ortodoks Hıristiyansa Katolik ya da Protestan Hıristiyan olan), vergi ödemekte sıkıntı yaratan, savaşa çağrıldığında ayak direyenlere karşı devletin bütün zorba gücünü duraksamaksızın seferber edip kahreder. Devlet kapısını bu bağlamda farklı olanlara sımsıkı kapatır; devletin örgütlenmesinde yükselmesinin önünü keser.

Kriz değil, çöküş…

Fikret Başkaya (Birgün) 6 Ağustos 2017

Kapitalizmin kendisiyle ilgili çelişkiyi kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kapitalizm çılgın rekabete, vahşi rekabete dayalı bir işleyişe sahiptir. Rekabet, üretim tekniklerini sürekli yenilemeyi, geliştirmeyi, bu günün revaçta tabiriyle inovasyonu zorluyor. Her seferinde makina daha çok işçiyi işinden ediyor. Zaten kapitalizmin tarihi bir bakıma makinanın işçinin yerini almasının tarihidir. Lâkin bir sorun var: Makina yeni değer üretmez, robot yeni değer/fazla değer üretmez. Değeri sadece ve sadece canlı emek, eti-kemiği olan insan/işçi üretebilir… Makina/robot daha önce canlı emek tarafından üretilmiş, makinada dondurulmuş değeri yeni ürüne aktarır… O zaman şöyle bir soru akla gelebilir: Eğer makina yeni değer, fazla değer yaratmıyorsa, kapitalist, işçiyi makina ile neden ikame etsin? Makina daha hızlı ve daha çok üretmeye imkân verdiği için! Böylece en ileri teknikleri öncelikle üretim sürecine sokmayı başaran kapitalistler, rakipleri karşısında avantajlı duruma geliyorlar, pazar paylarını, dolayısıyla kârı yükseltmeyi, toplam artı-değer kütlesinden daha fazla pay kapmayı başarıyorlar…

Bağnaz demokrasiler mi, çok partili kleptokrasiler mi?

Branko Milanovic (Dünyadan Çeviri) 5 Ağustos 2017

Dolayısıyla iktidar partisinin var oluşu özünde organize hırsızlık; ayakta kalmak ve zenginleşmek için belirli değerleri savunuyormuş gibi görünmesi ve en önemlisi de destekçilerine mali faydalar sağlamaya devam edebilmesi gerekiyor. Bu nedenle sistem tamamen patronaja dayanıyor. Mobutu'nun Zaire'sine benzer şekilde işliyor (Michala Wrong'un In the Footsteps of Mr. Kurtz: Living on the Brink of Disaster in Mobutu's Congo kitabında çok iyi anlatılıyor). Tepedeki adamlar (Erdoğan ve oğlu; Putin, Rotenberg ve diğer oligarklar), tıpkı Mobutu gibi, pastadan en büyük payı alıyorlar ama her şeyden önce, paranın çeşitli fraksiyonlar arasında bölüştürülmesinde hakem vazifesi görüyorlar. Wrong'un Zaire ile ilgili kitabını okuduğunuzda, Mobutu'nun piramidin tepesinde olduğunu görüyorsunuz ama başıboş bir diktatör değildi. İktidarda kalabilmek için para peşinde birbiriyle yarışan çeşitli gruplardan aldığı desteği korumak zorundaydı. Putin de iktidarını bu şekilde sürdürüyor: Stalin tarzı bir diktatör olarak değil; daha ziyade, aniden iktidardan düşmesi, muhtemelen bir iç savaşın ardından genel kabul gören yeni bir hakem ortaya çıkana dek sistemi tamamen dengesizleştirecek olan vazgeçilmez bir hakem olarak.

Reis'in taifesi: Lümpenburjuvazi vs avam

Ayşe Çavdar (Artı Gerçek) 3 Ağustos 2017

Kıyamet bekler gibi bekliyorlar sonlarını. Çünkü ancak tüm dünyayı yok edecek bir kıyamet son verebilir bu çürümeye. Hem böylece utançlarını ve yenilgilerini alınlarında birer damga gibi taşımak zorunda da kalmazlar. Bir anda her şeyin tuzla buz olabileceğinin farkındalar. Bu yüzden bir kısmı radikal naiflik dediğim oyunu oynuyor. Sanki hiç bir şeyin farkında değilmiş gibi davranıyor. Bir kısmı ise gemi iyice azıya aldı: Battı balık yan gider, şu lâfı da buradan sallayayım, zaten itibar oldu beş para. Bunu geleceğe duyduğu güvenden yapmıyor, bugün yapabileceği başkaca bir şey kalmadığı, geldiği mesafeden geri dönemeyeceğini bildiği, geri dönüş umudunu tükettiği gibi, yeni bir hayal kuracak güce ve idrake de sahip olmadığı için yapıyor. O yüzden ürettikleri nostalji bile riyayla dolu. Sıradan AKP'lilerden bahsetmiyorum. Sözünü ettiğim taifeyi oluşturanlar sıradan AKP'lilerden avam diye bahseder. Bunlar, zamanında ettikleri lâfa, takındıkları tavra yalnız kendilerine benzer olanların değil, benzemeyenlerin de itibar ettikleri, okur-yazar ama artık düşünemez hale gelmiş, basiretleri sakatlanmış, vicdanları felç olanlar. Kendilerini gayet iyi biliyorlar.

ABD'nin bitmeyen düşüşü

İlhan Uzgel (Duvar) 31 Temmuz 2017

ABD hegemonyası hem ekonomik büyüklüğü, hem borçlanarak sürdürdüğü korkunç tüketim kapasitesi, hem de Ortadoğu'da devam eden askeri üstünlüğü ile küresel kapitalizm için hâlâ tercih ediliyor. Sorun, kapitalizmin derinleşen krizinin maliyetini birbirinin üzerine yıkmaya, ABD'nin sağladığı hegemonik işlevi karşılığında istediği bedeli yükseltmeye çalışmasından ve ABD'nin Almanya gibi eski müttefikleriyle, Çin gibi yeni yükselen güçlerin buna tepki göstermesinden kaynaklanıyor. Ama bu tepki doğrudan ABD'yi kendilerine de zarar verecek bir çöküşe götürmekten çok, sınırlandırma, seçenekleri artırma, alternatif bölgesel gruplaşmalara gitme şeklinde kendisini gösteriyor. Doğrudan meydan okuma yerine, literatürde dolaylı dengeleme olarak tanımlanan daha dengeli bir sistem arayışları sürüyor. Şu anki konjonktürde Çin dışında bir ülkenin tek başına küresel hegemonyayı üstlenebilecek ne niyeti, ne kapasitesi ne de başka ülkelerden bu tür bir talep var. O yüzden de durumun farkında olan Çin, ABD'yi doğrudan karşısına almaktan çekiniyor. Kaldı ki, ABD'nin denenmiş sisteminden farklı olarak, Çin'in hegemonik güç olduğu bir düzenin kurallarının nasıl olacağı konusunda bir açıklık yok.

Antroposen Çağı, İnsan Cehennemi mi?

Tarkan Tufan (Duvar) 31 Temmuz 2017

Hem modern yaşamın maddî bir unsuru hem de artan bir çevre kirleticisi olarak, 20. Yüzyılın ortalarından bu yana plastiklerin kullanımı geniş biçimde artış gösterdi. Hem karasal hem de deniz alanlarındaki dağılımı, Antroposen'in belirgin bir stratejik bileşeni olarak önemli bir jeolojik gösterge olduğunu düşündürüyor. Karasal alanlarda belirginler; hem sığ hem de derin sularında, okyanuslarda ve deniz yataklarında artık açıkça görülüyorlar. Büyük parçalar halinde bol miktarda bulunuyorlar ve mikro-plastik parçacıklar halinde hemen hemen her yere dağılmış durumdalar. Bunlar hem fiziksel hem de biyolojik süreçlerle, en azından besin zinciri ve yüzeyden deniz tabanına doğru deniz akıntıları yoluyla dağıtılıyorlar. Plastikler zaten deniz yataklarında dağılmış durumda ve miktarlarının önümüzdeki on-yirmi yıl içinde birkaç kat artması muhtemel gibi görünüyor. Geçici depolama alanları çöktüğü için, önümüzdeki bin yılda su kaynaklı yaşam döngüsü içine dahil olmaya devam edecekler. Plastikler, halihazırda, farklı tiplerin geliştirilmesi yoluyla Antroposen etkisinin olduğu katmanlarda uzun bir çözünürlük zamanına sahipler ve kalıp halinde biriktiriliyorlar; bu tabakaların birçoğunun katmanlar halinde gömüldüklerinde uzun vadeli bir koruma potansiyeline sahip olabileceği düşünülüyor.

Dizinin dibindeki o şeyhin marifetleri!

Mustafa K. Erdemol (Birgün) 30 Temmuz 2017

Recep Tayyip Erdoğan'ın yakın dostu iş adamı Remzi Gür'ün de Şeyh'in dizlerinin önünde oturup sohbet ettiği biliniyor. 2011 yılında Şeyh'in müridlerince yayınlanan bir videoda bu görüntü var. Videoda Remzi Gür'e, zamanın devlet yöneticilerini kast ederek, T. C. Öldü, Git onlara söyle ABD'den habersiz iş yapmasınlar dediği de videoda duyuluyordu.

Ahmet Şık'ın mekanı

Metin Yeğin (Duvar) 30 Temmuz 2017

Mekan olarak bir duruşma salonu ve mutlaka hatırlatmalı ki mütemmim cüzleri kelepçeler, tek tipi kalmış hücreler, hayata muktedir olmanın zulmü ile birlikte karşınızda yer alıyorsa, daha doğrusu siz içindeyseniz, orada, iktidarın kendi sahasında onu yenmek, büyük bir maharet ister. Mekanın içinin dışına çıkarılmasıdır bu, ters yüz edilmesidir ve mutlaka isyanın şenlikli duygusunu gerektirir. Bu yüzden hayatları boyunca iktidarların aparatları olanlar, bürokratlar, rütbeliler, eski mevki makam sahipleri, genellikle süklüm püklümken, ellerinde sadece kendileri olanların başı dik oluyor daha çok ve bu yüzden Cumhuriyet'in yargılanması sırasında, mekân gazetecilerindi, Ahmet Şık'ındı meselâ…

Böyle gazetecilerin olduğu bir ülkede, gazeteci olmak ne kadar onur verici…

Cumhuriyet davasında şu ana kadar

Ümit Kıvanç (Duvar) 28 Temmuz 2017

Ancak, nâçizâne -Ahmet'i tanıdığım için daha güçlü bir şekilde- inanıyorum ki, gözüpekliği, mücadeleciliği zaten bilinen arkadaşımızın mahkemedeki tutumuyla elde etmek istediği, herkesin onu pek beğenip alkışlaması, övgülere boğması değildi. Ahmet, mahkeme heyetine sorduğu sorularla, davanın düzmeceliğini, kofluğunu, davanın gerisindeki üst akılın niyetini, böyle bir davanın açılabilmesine yol açan siyasî mücadeleleri, iktidar savaşlarını, komploları, entrikaları ortaya döktü. Öbür yanda, mahkemedeki tavrı, Türkiye'nin hukuksuz bir tek adam diktasına sürüklenişine itirazı olan herkese sorulmuş bir büyük soru değil miydi peki: Ben burada bunları komplocuların yüzüne çarpıp hapishaneye döneceğim, siz ne yapacaksınız?

Tek tif, anarşik ve insanlık onuru

Ali Duran Topuz (Duvar) 28 Temmuz 2017

Asker bir tür hukuki statü iken terörist bir tür metafordur. Asker kişi, düşman da olsa, bir hukuktan yararlanır. Devletler, kendi askerlerini eğitimle amaca uygun hale dönüştürürler; bir çocuktan bir katil ve bir ölecek kişi çıkarmanın yoludur bu. Kimse asker doğmaz, her Türk dahil. İşkence 12 Eylül'de bir yanıyla delil elde etmek için bir yolken, öbür yanıyla bu kişilik dönüşümünü sağlamak için bir araçtı. İnsanlık onuru işte bu dönüştürme çabasına direnişin hem hukuki hem siyasî koduydu.

Bilim Kurgu yarının hayalini kurar

Vandana Singh (Duvar) 28 Temmuz 2017

Sorun, bazen hayatın sanatı son derece iyi taklit etmesidir. Dünya iklim bilimcilerinin yaklaşık yüzde 97'si, iklim değişikliğinin gayet ciddi biçimde insan kaynaklı olduğu ve anlamlı bir müdahale olmaması halinde bir felâketle sonuçlanacağı konusunda hemfikirler. Felâket kelimesi, tayfunlar ve kuraklık, kıyı şehirlerinin sular altında kalması, yeni haşereler ve hastalıklar, çılgın biçimde değişen hava koşulları ve bunun sonucu olarak mahsullerdeki ve gıdadaki azalma, türlerin kitlesel yok oluşu ve kitlesel insan göçleri gibi sonuçları olan, aşırı hava olaylarını ifade ediyor. İçi boş manşetlerin ve siyasî ihanetlerin ötesinde olan bir gerçek varsa, o da felâket sürecinin şüphe götürmez biçimde başlamış olduğudur. Kimi zaman yaşam sanattan daha tuhaf ve daha korkunçtur. Karmaşık doğası nedeniyle, iklim sistemi çöküş noktaları gibi kötü özelliklere sahiptir; bunlar aşıldığında işler çok hızlı ve genel anlamda geri dönüşü olmayan bir şekilde değişecektir.

Cumhuriyet'te aradığınız çete ülkeyi yönetiyor

Ahmet Şık (Cumhuriyet) 27 Temmuz 2017

Buraya kadar anlattıklarımdan anlamışsınızdır. Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır. Çünkü;

Bu siyasî operasyonun kanunî kılıfını hazırlayan metnin başında iddianame yazması, çöp muamelesi yapılması gereken bu utanç vesikasını hukuki kılmıyor. Tıpkı, öncesi ve sonrasıyla bu siyasî operasyonda görev ve rol üstlenen kimi kişilerin adlarının önünde hâkim – savcı yazmasının kendilerini hukukçu kılmadığı gibi.

Bizlere yönelik bu operasyon; düşünce ve ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü hedef alan bir pogromdan başka bir şey değildir. Ve kimi yargı mensupları da bu pogromun linççileri olma görevini üstlenmişlerdir.

'Yüzde 26': Politik hafızanın hepten dumura uğraması

Kürşat Bumin (Duvar) 24 Temmuz 2017

Akşener'in çok yakın bir tarihte şu açıklamayı yaptığını biliyorsunuz: Ben, İçişleri Bakanlığı yaptığım dönemde tarihin en uzun, en geniş, en kapsamlı sınır ötesi harekâtına imza atmış bir bakanım. Utanarak söylüyorum bazıları diyor ki sosyal medyada 'Meral Akşener MHP'ye genel başkan olmasın, faili meçhullerin sorumlusu O'dur' diyorlar. Ne derseniz deyin hepsi kabulümdür. Bu ülke için, bu milletin birliği beraberliği için bir şey yapılması gerekiyorsa yapmışımdır, sorumluluğunu da sonuna kadar alıyorum.

Skandalizasyon

İrfan Aktan (Duvar) 24 Temmuz 2017

İktidarlar, halkla mutabakatı, bizzat kendi ihlâlleri dolayısıyla sonlanmaya yaklaştığında, Camus'nün işaret ettiği gibi nesneleri yanlış anlamlandırmaya, hakiki gerçekliğin yerine tasarlanmış gerçeklikleri yerleştirmeye çalışır. Bunun için de yasaların öngörmediği, dolayısıyla meşru olmayan yersiz şiddete, manipülasyona, dezenformasyona, şantaja, skandalizasyona başvurur. Yandaş medya, tüm bu sürecin sadece bir aparatçığıdır.

Parlamento 'konuşulan yer' demektir ve her yerde konuşulabilir…

Murat Sevinç (Diken) 22 Temmuz 2017

Herkes, her birimiz, insan muamelesi görmek, eşitliğin ne olduğunu bilmesek de aslında eşit olmak isteriz. Konuştuğunuz sahneye çıkarıp yan yana bir iskemlede oturacağınız yurttaş, kendisini iyi hissedecek, kuşkunuz olmasın. Bunu, devlet ile bütünleşmiş parti ve siyasetçiler değil, ancak sizler yapabilirsiniz. Onların dile getirebileceği tek şey kaldı artık: Senin konuştuğun parkı biz inşa ettik! Bu kadar. Sonrası, dalga geçme, itibarsızlaştırma çabası, vesaire. Bir süre çok gülerler, sonra gülmezler…

Her şey hızla değişiyor. Devir, kitlesel ve barışçıl, dikkat çekici eylem devri. Yurttaşın katılabileceği ve katılmak bir yana, sahipleneceği yol ve yöntemler.

Gidin bir köye, otobüs garajına, parka, lokantaya. Davet edin insanları. Yanınıza bir iskemle koyun. Lütfen deneyin. Anlat, deyin. Anlatacaktır. Kuşku duymayın…

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

154