Patronsuz Medya

Enes'in muhalefeti

Ayşe Çavdar (Medyascope)

Kısaca vazgeçiş, ebeveyn, okuldaki öğretmen ya da cemaatin eğiticileri karşısında öğrettiğiniz şu şeyle, yaptığınız şu şey tutmuyor birbirini dedikleri zaman aldıkları karşılığın şiddeti ölçüsünde keskinleşiyor. Bu mevzu dışarıyla temasta değil, aksine evin, okulun, cemaatin içinde çarptıkları duvarlarla ilgili. Çünkü din, o duvarın harcı gibi görünüyor gözlerine. O duvarın yapısı ev, okul ve cemaat arasındaki ilişkilerin sıkılığı ölçüsünde katılaşıyor ve geçirgenliğini yitiriyor. Öyle ki zamanla hayat ve din, dışarısı ve içerisi karşıtlığına benzer bir zıtlık oluşturuyor. O ilişkilerin oluşturduğu disiplin düzeneğine yumurta kabuğu diyorum. İçerde kendini güvende hissetmeyen, düşüncelerini, duygularını ifade edemeyen çocuk büyüyebilmek, kendisine ait bir hayat bulabilmek için kırıyor kabuğu. Kabuk ne kadar sertse, kırmak için yaptığı hareket de o kadar sert ve sıçrayarak gittiği menzil de o denli uzak oluyor. Şansı varsa kabuğun dışında beslenebileceği alanlar buluyor, yoksa…

* * *

Çıkmaz sokağa çıkmak

İrfan Aktan (Artı Gerçek)

Tepkilerini, taleplerini görünür kılmak isteyenleri karartılması kolay olan sokaklara çekip orada başlarını ezmek ve ama bu süreçten de yeni bir tehdit algılaması yaratarak baskıyı daha da artırmak, iktidar açısından kolay görünüyor. O yüzden muhalefet sokağa çıkıp çıkmamayı tartışmadan önce sokağı hangi ara, nasıl kaptırdığının muhasebesini de yapabilir ve tam da şu anda iktidarın neden kendisini sokağa çağırdığını değerlendirebilir.

Mesele sadece sokağa çıkmak değil, aynı zamanda çıkılacak olan o sokaktan sağ-salim çıkabilmek. Bu da sokağın sahibi olmayı gerektiriyorsa ve sokağın sahibi iktidarsa, muhalefet açlıkla pençeleşen kitlelere yeni bir ifade ve tepki alanı yaratmak durumunda.

* * *

Yağmacı Devlet

Haluk Levent (Medyascope)

Sosyal haklar ve sosyal devlet uygulamaları hiç kuşkusuz uzun ve sert bir sınıf mücadelesi sonucunda elde edilmiştir. Seksenlerde başlayan güçlü neoliberal saldırı ile de sosyal haklar pek çok ülkede büyük ölçüde gerilettiğini not etmek de uygun olur. Neoliberalizmin en belirgin hedefleri, piyasa regülasyonlarını rahatsız edici olmaktan çıkartmak, sosyal devleti mümkünse tasfiye etmek ve kamu mülkiyetini daraltmaktı. Bu hedeflere ulaşmakta da büyük başarı kazandı. Hatta şirketlerin fiilen hükümetleri işgal ettikleri bile söylenebilir. Doksanlı yıllardan bu yana İtalya, ABD, Fransa, Türkiye gibi ülkelerin hükümet üyelerine bakıldığında pek çok bakanlık koltuğunun şirket sahipleri veya şirketlerin yüksek memurları tarafından doldurulduğu görülür. Bu açıdan bakılacak olursa bakanlık ile CEO'luk arasında kurulan analoji Türkiye ile sınırlı değildir.

* * *

Kendimden başkası için bir şey istiyorsam namerdim"

Ruşen Çakır (Medyascope)

Bizde diğerkâmlık yerine kendine Müslümanlıkın yaygın olduğunu göstermek için o kadar çok örnek var ki! Biz gazeteciler bunlarla sürekli karşılaşıyoruz. Hele sosyal medyanın bu kadar yaygın olduğu bu çağda birbirinden farklı kişiler sizden dertlerine sahip çıkmanızı talep ediyorlar. Bu kişilerin, örneğin sosyal medya hesaplarına baktığınızdaysa genellikle sadece kendi dertleriyle dertlendiklerini, başkalarını hiç bir şekilde önemsemediklerini görüyoruz.

Bir de tabii Rumen asıllı Fransız düşünür Cioran'ın o meşhur ve her sefer tekrar doğrulandığını gördüğümüz En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar sözü var. Yani bugünün mağdurlarının günlerini, ileride kendilerini mağdur edenleri mağdur etme hayaliyle geçirdikleri gerçeği.

* * *

Kılıçdaroğlu'nun seçimi…

Dağhan Irak (Diken)

Kılıçdaroğlu ve CHP liderliği, belli ki zaten baştan beri çürük olan, AKP döneminde daha da hasar almış bir binayı restore ederek oturulabilecek hâle getirebileceğini zannediyor. Bu eğer CHP liderliğinin devletperver politikalarının doğal bir ürünüyse gaflet, yok yeni iktidarla diğer oligarşik odaklar arasında şimdiden yapılan anlaşmalara dayanıyorsa, halka karşı işlenmekte olan bir suç. CHP'nin düzen restorasyonculuğuna karşı bir tehdit olarak gördüğü katılımcı demokrasiyi Cumhurbaşkanının yazdığı gerçeküstü senaryolara dayanarak baltalamaya çalışması, ekonomik krizin giderek ağırlaştığı ve ucunun da görülemediği bir dönemde toplumsal travmayı daha da büyütmekten başka hiç bir işe yaramaz. Bu travmanın yakın gelecekte düzen dışı/karşıtı toplumsal hareketlere alan açacağı tahmin edilebilir, ancak buradan hantal ve arkaik Türkiye solunun mu, yoksa son yirmi yılın otoriter zeitgeist'ıyla iyice semiren aşırı sağ yapıların mı güçlenerek çıkacağı sorusuna menfî olmayan cevap bulmak zor.

* * *

'Kurucu ayarlar'a dönmeyi gerçekten istiyor musunuz?

İhsan Dağı (Diken)

Kurucu ayarlara dönmeye niyetli muhalifler, Suriye'deki Türk askerlerinin derhal ülke sınırlarına çekilmesini de istiyorlar mı? Irak'ta, Libya'da, Afganistan'da, Somali'de bulunan Türk askerlerinin 'eve dönmesine' ne diyorlar? Ortadoğululaştığından yakındıkları ülkelerinin yeniden 'Batılılaşması' gerektiğine inanıyorlar mı? Cevapları, 'evet'se kurucu ayarlara dönülür. Peki, 'evet' mi?

* * *

Siyaset - bürokrasi - mafya - organize suç örgütü döngüsü

Ümit Kardaş (Artı Gerçek)

Ürkiye'de organize suçluluğun yapısı, işleyişi ve konumunda sosyolojik, krimonolojik araştırmalar bulunmamakta. Organize suçluluğu oluşturan sosyo-ekonomik sorunlar önemli boyutta. İç göç, sağlıksız kentleşme, işsizlik, gelir dağılımındaki aşırı dengesizlik organize suçluluğun alt yapısını oluşturmakta.

Türkiye'de politik ve bürokratik sistemin yolsuzluklarda organize suçluluğu kullandığı, bu örgütlenmelerin devletin himayesinde ve gözetiminde olduğu görülmekte, siyaset ve bürokrasi kriminal araçlar kullanarak etkinliklerde bulunmaya devam etmekte.

* * *

Komplo teorilerinin dinamiği

Şahap Eraslan (Artı Gerçek)

Hırsızın hırsız olması ve üçkağıtçının aldatmayı denemesi hoşumuza gitmese de, bunlar o insanların yaşam sürdürme biçimleriyle uyumludur. Ama ülkeyi yönetmesi için iktidar emanet edilen insanların, yani bakanların, başbakanların ve devlet başkanlarının yalan söylemesi, hırsızlıkla suçlanması… Halkı aldatmasını ya da hiç bir koşulda yalan söylemesini beklemeyeceğimiz, hiç bir koşulda kendisine emanet edileni çalmayacağını düşündüğümüz kişilerin, sonsuz güven gerektiren konularda en güvenilmez olmaları gerçeğiyle karşılaşmak bir süre sonra tiksinti yaratıyor. Üstün bir ahlâkı savunan ve bu ahlâkı Allah'ın denetimine sunduğunu söyleyen, ahlâkî tutarlılık açısından bu bağlamda kendini diğer insanlardan üstün sayan bir Müslümanın yalan söyleyip ahlâksızlık yapması da tiksinti uyandırır; çünkü bir olay hiç olmaması gereken insanlarda karşımıza çıktığı için tiksiniriz. Bazı dini yurtlardaki cinsel taciz olaylarının hukuksal bir suç olmasının yanı sıra bizde oluşan aşırı tiksintinin altında da bu neden yatar. Ana-baba ve devletin göremediği bir yerde Allah'ın gözü önünde bu suçun işlenmesinin yarattığı tiksinti…

* * *

Akılsızlık görünmez olursa seçimi kim kazanır?

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Söz konusu modeli akıl dışı gören biziz… Ekonomik modelin önceden düşünülmemiş, hasbelkader üretilmiş olduğu gözlemi doğru olabilir. Ancak esas soru bu modelin nasıl bu denli doğal bir tercih olarak benimsenebildiği. Nitekim ekonomideki akıl dışılık ona meşruiyet sağlayan arka plandaki siyasî akla ışık tutuyor.

Velhasıl kendimizi iktidarın yerine koyarak analiz yapmak anlamaya hizmet etmez… Çünkü iktidarın zihni bizimkinden farklı işliyor. Yaşananları anlamak ve geleceği bir miktar öngörmek istiyorsak iktidarın zihninin 'içine' girmemiz ve onu kendi mantığı içinde anlamaya çalışmamız gerek.

* * *

Türkiye'yi 'Çökertme' Planı!

Ergun Babahan (Artı Gerçek)

Bu psikolojik çözümleme çabası. Daha gerçekçi bir yaklaşım, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Yezidiler, Süryaniler ve Cemaat'ten sonra malına çökme sırasının kentli seküler Türklere gelmiş olmasıdır. Ekonominin böyle alt üst olduğu bir dönemde iflâsların artması, pek çok insanın evini, işyerini yok pahasına elden çıkarmak zorunda kalacağı bir gerçektir.

1942'de dini azınlıkları hedef alan Varlık Vergisi'nin AKP modeline tanıklık etmekteyiz aslında. Bu süreçte devletin kupon arazi ve şirketleri de ekonomik kriz bahanesiyle elden çıkaracak ve bunları Katarlı adı altında bildiğimiz şahsiyetler alacaktır. Bir ülkenin toptan çökertilmesine tanıklık ediyoruz açıkçası.

* * *

'Maraş'ın zenginleri otele gelmiş…'

Ümit Kıvanç (Duvar)

Not şöyle:

Kıyı Oteline Maraş'taki olaylardan önce zengin ve fabrikatörler gelmişler. Maraş'taki MİT büyük olaylar çıkacak buradan ayrılın demiş… Kıyı Otelin müsteciri Yusuf konuşmuş.

Soru basit: Maraş'taki MİT tutup, olaylardan önce, şehrin zengin ve fabrikatörlerine büyük olaylar çıkacak, buradan ayrılın demişse, onlar da Hatay'a gidip Kıyı Oteli'ne yerleşmiş, büyük olayların dinmesini beklemişlerse bu ne mânâya gelir? En hafifinden, Maraş'taki MİTin büyük olaylar çıkacağını bildiği anlamına gelmez mi? Peki ne yapmış Maraş'taki MİT bu bilgiyle? Kimseye söylememiş mi? Kendine mi saklamış? Biliyoruz ki böyle yapmamış; Maraş'ın zengin ve fabrikatörlerini bile esirgemiş büyük olaylardan. Bundan sonrasını izaha kalkışmayayım artık. Utanıyor insan bir yerde.

* * *

Muhalefet devleti yönetebilir mi?

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Garip bir muhakeme var… Ekonomide akıl dışı davranıldığına göre bunun ardındaki siyasetin de akıl dışı olduğuna dair. Ne var ki neyin akıllı ya da akıl dışı olduğu genellikle teknik değil, ideolojik bir mesele. Neyin 'akıllıca' olduğunu zihinsel paradigmamız söyler. Akıllıca bir hamle yaptığınızı düşündüğünüzde bu ille de doğru demek değildir… Konunun gerektirdiği derinliğe sahip değilseniz, yanlışları da akıllıca bulabilirsiniz. Aynen şu an ekonomide olanlar gibi…

Kısacası bizim rasyonalitemiz devletin rasyonalitesi olmayabilir. Ekonomide yapılan yanlışlar devletin akılsız olduğunu değil, bizimkinden farklı bir akıl yürüttüğünü ve bu konuda yetersiz kaldığını söylüyor. Ne var ki o aklın başka alanlarda kullanıldığında başarısız olacağı konusunda emin olamayız.

* * *

Nasıl çalışır? • 'Terörist'

Ümit Kıvanç (Duvar)

Matthew Kneale, cadı dehşetinin muhteşem döneminin neden adı hurafeler ve cehaletle birlikte anılan Ortaçağ'da değil de, öğrenme, matbaa ve yeni okuryazarlıkla, akıl ve klâsik dönem aşkıyla, büyük edebiyat, sanat, müzik ve bilimsel keşifle ilintilendirdiğimiz Rönesans zamanı yaşandığı sorusunu ortaya atıyor. Ve diyor ki: … Avrupa dinsel açıdan iki yüz yıldır olmadığı kadar dingindi. Engizisyon'a pek iş düşmüyordu. Böyle bir durumda her profesyonelin yapacağı gibi Engizisyon mahkemesi üyeleri de kendilerine yeni iş bakınıyorlardı. (…) [Ş]eytan emekliye ayrılmış değildi. Eğer şeytanın müritleri artık sapkın mezheplerde bulunamıyorsa başka bir yerde olmalıydılar. Böylece Engizisyon faal biçimde cadı avına girişti.

Devlet dersi dört, Süleyman Demirel'in 1980 darbesi ertesindeki sorusunda içeriliyor: 11 Eylül'e kadar akan kan 12 Eylül sabahı nasıl durdu?

* * *

Ölüye hakaret, diriye hakarettir

Ali Duran Topuz (Artı Gerçek)

Bütün bu tarih boyunca devlet sansürü de devrededir elbette; fakat elbette otosansür de vardı ve bunun iki kaynağı vardı: İlki, haber yapmanın tehlikeli olması. İkinci kaynak ise tehlikeden çok, bizzat haber yapanın devletle aynı anlayışı, mantığı ve inancı paylaşmasıdır. Garibe Gezer için malûm gazetenin attığı başlık bu ikinci durumdan kaynaklanır. Bu da yine cumhuriyet döneminde Kürt meselesi etrafındaki her olayda kayıtlıdır. Örneğin Dersim saldırısı yapılırken kesik başların fotografları gururla yayınlanmıştır, mağaralarda fareler gibi zehirlendiler türü kendisi de ölüye saygının ağır biçimde ihlâli olan başlıklar atılabildi.

* * *

Ne yapsa ne etse, üstüne gitmişler…

İrfan Aktan (Artı Gerçek)

Şimdi herkes biliyor, Tuğluk'un hastalığının hapishane koşullarında çok daha derinleştiğini, kendi başına hayatını idame ettiremediğini. Ama bu, Garibe'nin arkasından HDP'liler yasta, devlet hedefte! Cezaevinde beslenen bir terörist daha öldü başlığı atan dindarların dayandığı kindar iktidar açısından en ideal sonuç.

Bununla birlikte Aysel Tuğluk'un hafızası işliyor. Garibe'nin, Mazlum'un, ölüm döşeği dört duvar arasına konmuş sayısız siyasî mahpusun, Kürtlerin zulümle bezenmiş tüm hikâyeleri, bütünlüklü bir hafızanın içinde işlemeye, ağıtlarına, şarkılarına, türkülerine katık edilerek kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam ediliyor.

* * *

Hangi Kılıçdaroğlu?

Dağhan Irak (Diken)

CHP'nin yıllardır AKP'nin başarısına da en çok hizmet eden, en hayatî hatası, kendisini Atatürk'ün, Ecevit'in partisi zannederken, her seferinde Baykal'ın partisi olması. Baykal'ın siyasî hareket içindeki rakipleri Ecevit ve Erdal İnönü'den aldığı en büyük intikam, birinin ortanın solu, diğerinin sosyal demokrasi projelerini CHP'nin tarihinden silmesi oldu. Kılıçdaroğlu liderliği hem bilinçli hem de içgüdüsel olarak bu hatanın kemikleşmesine neden oldu. Bilinçli olarak diyorum zira Kılıçdaroğlu yönetiminde CHP, reelpolitik ittifakları, yani parmak hesaplarını hep siyaset üretmenin önüne koydu. İçgüdüsel diyorum, çünkü Kılıçdaroğlu'nun birazdan detaylandıracağım devletperverliği, Baykal'ın yeniden yarattığı CHP'nin ideolojisine fazlasıyla uyumluydu. Netice itibarıyla Erdoğan ve AKP, Gezi'den beri içinde bulunduğu gizli yenilgi hâlini, Kılıçdaroğlu'nun ve CHP'nin zaaflarını kullanmak suretiyle gerçek bir yenilgiye dönüşmekten korudu.

* * *

Beni en çok annem öldürdü

Şahap Eraslan (Artı Gerçek)

Anneler 'çok iyi anne olma' idealiyle yola çıkıyorlar. Çoğu kez kendi çocukluklarının eksiklerini gidermeyi ve hatalarını düzeltmeyi kendi çocuklarında deniyorlar. İyi anne olmak kendi çocukluklarında yaşadıklarını çocuklarına yaşatmamaktır onlara göre. Bu bazı kontekstlerde doğru olabilir ama annenin kendisini çocuğunda onarması, çocuk yetiştirmede kendi çocukluğunu baz alması ciddi sıkıntılara da yol açabiliyor. Çok iyi bir anne olmak, annenin kendisi gibi olmasını istemediği bir çocuğu yetiştirmek istemesi seklinde yaşanabiliyor. İstememeyle iç içe bir isteme, yeterince sorun ve çelişkiyi zaten içeriyor ve anneliği güçleştiriyor; çünkü annenin kendisine model alacağı bir anne yok. Bu bağlamda anne kendi kurguladığı bilinmez bir yolu yürüyor.

* * *

Bana Mazlum'u getirin

İrfan Aktan (Artı Gerçek)

Hasılıkelam, savcılığın, mahkemenin 28 Mayıs 2021 tarihinde masumiyetini teslim ettiği, 28 gün sonra da tam tersi bir karara varıp mahkûm ettiği 14 yaşındaki bir mazlum, iktidarın siyasî hedefleri için diri diri dört duvar arasına gömülüyor. 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum, insan öldürme suçundan 7 yıldır hapiste tutulmaya devam ediliyor.

Mazlum'unki hukuk tarihine geçen Dreyfus Olayı'ndan çok daha vahim, çok daha korkunç, çok daha delirtici. Ama Mazlum bir Dreyfus değil, ismiyle müsemma, yoksul bir Kürt çocuğu. Dolayısıyla kimse sahip çıkmazsa belki de ömrünün sonuna kadar hapiste tutulacak.

* * *

Memento Mori veya diktatörlerin yıkımı

Cafer Solgun (P24)

Elde ettikleri ve bağlandıkları, bağlanmak ne kelime tapındıkları güç ve kudret her şeyin çaresi olmuyor, olamıyor. Güçlendikleri oranda korkuları da büyüyor. Bu nedenle hikmetlerinden, kudretlerinden sual olunmaz diktatör kişiliklerin hemen hepsi, aslında birer korkaktır. Bunun kendini en doğrudan yansıttığı alan ise, muhalefete, muhaliflere karşı duydukları alerjidir her halde. Muhalefet haindir, düşmandır, yaptıklarını yıkmak isteyenlerdir (vb) ve bu nedenle ezilmesi, bastırılması, sindirilmesi gerekir. Ne var ki ezdikçe, bastırdıkça, sindirdikçe, korkuları yatışmak şöyle dursun, hayatın diyalektiği, daha da büyüyor. Tipik bir suçluluk psikolojisi de denebilir…

* * *

YAE nefreti tahlil sonuçları / 1: Mevzu

Ümit Kıvanç (P24)

Yetmez Ama Evet meselesi denen beter mevzu hakkında yazmaktan bugüne kadar kaçınmaya çalıştım. Bunun yegâne sebebi, yukarıda nâhoş bir örneğini sunduğum tavra düşmemek, memlekette zulüm almış başını giderken, olayların gidişini hiç bir şekilde etkileyemeyen birçokbilmiş azınlık olarak kendimizi eksene oturtan kapışmalara meydan vermemekti. Her şeyi bilme ama haddini bilmeme kültürüne hizmet etmemekti. Tartışma diyemiyorum, mecburen kapışma diyorum, çünkü bu konuda tartışma yapma imkânı, konuyu sahiplenip kendilerine silâh ve cephane kılanlarla karşılıklı delillendirmeler sunarak, mantık izleyerek tartışma imkânı yok. Hattâ şunu da ileri süreceğim: Bu imkân bile isteye ortada kaldırılmıştır. Tartışma zeminini yok etmeyi de içeren günah keçisi yaratma stratejisi -1970'lerden beri gördüğümüz üzere- bu defa da büyük başarıyla yürürlüğe kondu. Bu, maalesef radikal sol içi siyasî mücadelelerde uygulanagelmiş yöntemdir. (…) Ömrünü sosyalizm veya genel olarak adalet mücadelesine hasretmiş bazı insanlar bugün bu mücadeleleri omuzlamış gençlerin gözünde, en hafif tasvirle, sözüne kulak verilmez, ne dese yanlış, karakterleri zayıf, menfaat uğruna davayı satmış, bütün bunlara ilâveten, bugün yaşanan her türlü felâketin sorumlularıdır. Bu muazzam bir haksızlık. Ve en az haksızlığa uğrayanın hüsranı kadar, haksızlığı yapanın karakterine dair de bir şeyler söylüyor.

* * *

Neo-Kemalizmi anlamak – 2

Dağhan Irak (Diken)

Türkiye Cumhuriyeti, bu nedenle daha en baştan, inanılmaz derecede iddialı, ancak bir o kadar da zorlu bir girişimdi. Bu koşullarda Kemalizm, bir toplumsal proje olarak büyük devrimler yaptı; ancak gerek bunun meşruiyetini toplumsal sözleşmeden ziyade toplum mühendisliğine dayandırdığından, gerekse bu toplum mühendisliğini dört başı mamur bir kültür devrimiyle nihayete erdirecek kudrete ve donanıma sahip olmadığından, toplumsal reflekslerin direnciyle karşılaştı, sonunda da demokrasiye geçişle beraber çoğunluğa yenildi. Ama bir yandan da paradoksal olarak, yenildiği çoğunlukla beraber (ve genelde de ihtilâf içinde olarak) devlete içkin olarak var olmayı ve bir yandan da yenildiği çoğunluğu dönüştürmeyi başardı.

* * *

Neo-Kemalizmi anlamak – 1

Dağhan Irak (Diken)

Bizim Türkiye tarihindeki olaylara, siyasî aktörlere, yapılara yaklaşım şeklimiz, maalesef bunun kenarından köşesinden pek geçmiyor. Daha ziyade, gözümüze güzel gözükenlerle çirkin gözükenler arasında irrasyonel, duygusal, çoğu kez de bodoslama tercihler yapıyoruz. Kemalizm'le hesaplaşmamız da öyleydi, barışmamız da öyle oluyor. Açıklayayım.

1999-2002 arası, Türkiye tarihinin en kritik dönemlerinden biri kanımca. Post-28 Şubat diyebileceğimiz bu dönemde, ülke tarihinin en önemli bir iki demokratikleşme süreçlerinden birini yaşadık. Meselâ, ayrıcalıklılıktan burnunun ucunu göremeyen şımarık bir medya personası, bunu Batı'nın sihirli müdahalesiyle açıklayabilirdi, Türkiye'de haklılık ayrıcalıklıların doğuştan gelen hakkı olduğundan şaşırmazdım.

* * *

CIA'den SADAT'a: Özel harp taktikleri

Sadık Güleç (Duvar)

Araştırmalar HZİ Vakfı'ndan Turan İtil tarafından 5 bin kişi üzerinde yapılmıştı. İtil kendisiyle yapılan ender röportajlardan birinde 1985 yılında Nokta Dergisi'ne araştırma sonuçlarına ilişkin şunları söylüyordu:

Bunların elinde olmayan bir şey var, içgüdüleri var, bunu anlayabilmek için iki tanesini görmeniz kafi, üç taneye gerek yok. Öyle bir şey ki, bunlar, buluttan nem kapan insanlar, kendileri de bilmiyorlar, kontrol edilemeyen bir kızgınlıkları var. Terörist olmasalardı da katil olurlardı. Uluslararası bir araştırma yaptık, Türkiye'nin çeşitli hapishanelerindeki teröristlerle görüştük… Bir de en iyi ilâç yaştır. Kimse 40 yaşından sonra terörist olmaz. O halde 40'a kadar beklemek gerek. 40 yaşına kadar içeride tutulmaları gerekir. Pahalı bir yöntem ama idamdan daha iyi.

* * *

Beni Sadr kandırılmış mıydı?

Yıldıray Oğur (Serbestiyet)

Çoğunlukla insanlar hayır, iyi olduğunu düşündükleri bir şey için elini taşın altına sokmayı, risk almayı göze alırlar.

Önünden akan dünyaya müdahale etmek, taraf tutmak, pozisyon almak her zaman risk almaktır. Hiç bir şey yapmayan her zaman haklı çıkar.

Önyargıyla, bağnazlıkla, insanlara ontolojik kötülükler atfederek bir kenarda beklersen, iyi olduğunu düşündüğün hiç bir şeyin altına kirlenir diye elini sokmazsan belki talih bir gün yüzüne güler ve haklı çıktığını düşünürsün. Ama bu senin haklı yerde durduğun anlamına gelmez.

Elinin temizliği her zaman seni haklı ve temiz yapmaz.

* * *

Terörist çocuklar ve vardır devletin bildiği suskunluğu

Gökçer Tahincioğlu (T24)

Bazı çocukların hava değişiminden nasıl etkilendikleri üzerine saatlerce konuşulur ama hayatını sadece Kürt olduğu ve orada doğduğu için panzer altında kaybeden çocukların adı geçmez yaygın medyada.

Geçmez çünkü biliyoruz ki onlar herkesin zihninde başka bir iklimin çocuğudur.

Olabilir, başlarına gelebilir böyle şeyler! Ana babaları rahat dursalar devlet neden oraya panzerlerini göndersin değil mi?

İşte bu yüzden, bu ülkede, ölen bazı çocuklar öldükleri için suçludur.

* * *

Bizi örgütleyen açlığımızdır

Mahmut Aytar → İrfan Aktan (Duvar)

Biyoloji hem tabiatı hem de insanı inceliyor. Biyoloji bir kuşa, bir ağaca, bir güle, bir insana aynı şekilde yaklaşıyor. Biyolojik döngüden bir halkayı çıkardığınız zaman bütün denge bozulur. Çekirge karıncayla, fare çekirgeyle, yılan fareyle, kartal yılanla besleniyor. Sen bu dengeden çekirgeyi çekip alamazsın. Çiftçi buğday tarlasına musallat olan serçeleri ortadan kaldırdığında, çekirgelerle uğraşmak zorunda kalır. Biz geri dönüşümcüler olarak şehir dengesinin bir halkasıyız artık. Yirmi yıl önce ne belediye, ne valilik, kimse çöplerden bu atıkları toplamayı akıl etmemişti. Biz çekçekçiler bilerek veya bilmeyerek şehir dengesine böyle bir halka olduk. Doğada, şehirlerde çöplük yığınlarının oluşmasını engelledik. Biz çevre kirliliği değil, çevre dostuyuz.

* * *

Karbon ayak izini büyük petrol şirketleri uydurdu, onları suçlamaya devam edin

Rebecca Solnit (Guardian + Vesaire)

Vejetaryenlik ve veganlık (daha az et yenen ya da hiç kırmızı et yenmeyen diyetlerle birlikte) giderek yaygınlaştı, yeni ürünler ve farklı menüler için yeni pazarlar oluşturdu. Öte yandan et endüstrisi ne ortadan kayboldu ne de iklim krizini kızıştıran etkisini azalttı. İklim kaosu bizi her şeyin birbirine bağlı olduğunu fark etmeye zorluyor. Kendinizi yurttaş olarak görmek, toplumsal ve politik sistemlerle bağınızı görmek anlamına geliyor. Yurttaşlar olarak fosil yakıt şirketlerinin, et endüstrisinin, enerji şirketlerinin, ulaşım sisteminin, plastiklerin ve daha pek çok şeyin ayak izlerinin peşine düşmemiz gerekiyor.

* * *

Kıyas ve gurur: Ağlayarak günlüklerine yazsınlar

Metin Solmaz (Duvar)

Bir keresinde Boğaz Köprüsü'nde bir araba sıkıştırdı beni. Ne yaptığını sanıyorsun der gibi iki elimi iki kenara açınca küfür etti. Ben daha yaratıcı bir küfürle mukabele ettim. Sonra da bastım gittim. Arabamın arkasına takıldı, takibe koyuldu. Şerit değiştiriyorum, şerit değiştiriyor. Yavaşlıyorum, yavaşlıyor. Belli kendini güçlü hissederken cesur olan modelden bir lümpen. Yanımda da eşim var. Dedim biraz şov yapayım. Bak şimdi dedim eşime. Bir çabuk gaz fren direksiyon atraksiyonuyla herifi önüme düşürüverdim. Ve poposuna yapıştım. Daha sıkı takip ediyorum. Tipik lümpen tepkisi verdi. Kaçmaya başladı. Zincirlikuyu'dan ayrıldı. Biz de zaten oradan dönecektik, yapışık nizam devam ettim. O tabii üzerine alındı. Nasıl çaresizce kaçtığına inanamazsınız.

* * *

Atatürkçülük nasıl sivilleşti?

İhsan Dağı (Diken)

Özetle; AKP, devleti bütün kurumlarıyla partinin üzerine geçirince Atatürkçüler, devlette kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri kurumlara güvenmek yerine siyaset yapmak gerektiğini anladılar. Devletlerini, yaşam biçimlerini, cumhuriyetlerini, kurucu liderlerini üç beş bürokratın güvencesinde sanıp siyasetsizliği tercih etme kolaycılığı ve tembelliği artık geçerli değildi. Güvenecekleri bütün kurumlar teker teker iktidarın denetimine geçmişti. Artık neredeyse bir devletleri bile kalmamıştı. Başladıkları yere, topluma döndüler. İyi de yaptılar. Resmi bir ideoloji, katı bir Kemalizm yerine, AKP tecrübesiyle çok daha geniş kesimlerin yeniden keşfettiği laiklik, cumhuriyetçilik, özgür ve Batılı bir yaşam tarzı ön gören Atatürk'ün mirasını daha geniş kitlelerle buluşturabilirler bu aralar ve AKP sonrası dönemde…

* * *

Yunanistan'daki ölümcül yangınlara otuz yıllık siyasal başarısızlık yol açtı

Yanis Varoufakis (Guardian + Duvar)

2015 yılı baharında, itfaiye teşkilatından kıdemli bir memur, bana, sonraki yaz temel koruma faaliyetini gerçekleştirebilmek için en az 5. 000 itfaiyecinin daha gerekli olduğunu aktardı. O dönemin Yunanistan Maliye Bakanı olarak, mütevazı sayıda itfaiyeci ve doktoru (toplamda 2. 000 çalışan) yeniden işe almak amacıyla bütçenin diğer bölümlerinde kati tasarruflar gerçekleştirmek üzere çeşitli planlar hazırladım. Troyka bunu işitince, derhal beni geri adım atmakla itham etti ve kararımda ısrar edersem Eurogroup'ta yürütülen müzakerelerin sona erdirileceğine dair net bir uyarıda bulundu; kısacası, Yunan bankalarının kapatıldığını ilân edeceklerdi.

* * *

Dünyanın en güçlü cemaati: Bankalar ve enerji şirketleri

Mühdan Sağlam (Duvar)

İnsanlar günlük karbon ayak izlerinin derdine düşmüşken 21. Yüzyılın en büyük felâketlerinden biri gerçekleşiyor: 2010'da BP'nin Meksika Körfezi'ndeki platformundan okyanusa petrol sızıyor. ABD'nin en büyük çevre felâketi olarak anılan bu olayda 4, 2 milyon varil petrol okyanusa karışıyor. Bu felâkette canlılar kategorisinde milyonlarca balık, deniz canlısı ve 11 insan yaşamını yitiriyor, suya bıraktığı etkinin izleri ve boyutu henüz bilinmiyor. BP bu felâketi milyar dolarlık cezalarla kapatıyor. Eğer bu felâket ABD'de değil, Nijerya'da ya da başka bir ülkede olsaydı, o tazminatı ödeyeceği de şüpheliydi. ExxonMobil ya da diğer şirketler felâketler konusunda BP'den farklı değil. Enerji şirketleri cemaati de sözü geçen, saygın bir yapı, suça ortak. Fakat BP özel bir şirket. Örneğin; iklim krizinde bulduğu dahiyane fikirle krizin sorumluluğunu markete giden Ayşe Teyze'ye yüklemeyi, bir yılda tek tatil hakkı olan Ali Bey'e yüklemeyi, onları suç ortağı etmeyi, zihinlere girmeyi başarıyor.

* * *

28 Şubat 'intikamı': Güç değil, zayıflık alameti

Hakkı Özdal (Duvar)

28 Şubat'ın hemen sonrasında, yerli büyük burjuvazi ve iç içe olduğu yabancı sermaye, muhtemelen Ordu'nun birden artan siyasal gücünden de rahatsız olarak rejimde bazı liberal reformlar istedi. Bu 'reformlar', zaten kamu maliyesinden bankacılık sistemine dek, 90'ların çöken ekonomik modeli yerine 28 Şubat'ın da katkısıyla girişilen restorasyonun amaçlarıydı. Büyük sermayenin bu talepleriyle ekonominin girdiği yeni krizler ve ardından deprem şoku çakıştı. Ordu'nun neredeyse bir siyasal parti gibi davranarak başlattığı süreç Erbakan RP'sini küçültmüş, kapatmış; ama merkezde bir 'yeni yıldız' da yaratamamıştı. Yaşlı ve yorgun Ecevit'in katı milliyetçiliği ile MHP'nin taşra ülkücülüğü liberal Mesut Yılmaz'la uygun bir terkip haline getirilememiş, hem koalisyon içi çekişme ve çatışmalar hem de artan toplumsal sorunlar yeni bir hegemonik müdahale ihtiyacını doğurmuştu. Burjuvazi, 'Derviş programı' ekseninde sürecek kapitalist yolla uyumlu bir yeni siyasal süreç için AKP ile böylelikle uzlaştı. AKP, 28 Şubat burjuva hegemonya projesi tarafından 'hizaya getirilmiş' İslamcı siyasal parti olarak, biraz da olası liberal rakiplerinin, 12 Eylül'den beri süren siyasal gericilik basıncı karşısında un ufak olmasıyla ihaleyi kazandı.

* * *

Bana 'milli iradeciliğin' resmini yapabilir misin, ileri demokrat!

Murat Sevinç (Diken)

Muhterem okur, Türkiye sağının (sol, 70 yıllık çok partili yaşamda üç-beş yıl iktidar olabildiği için onun milli irade yorumunu öğrenme fırsatı olmadı!) milli iradeciliği, çok partili yaşam boyunca biz ölümlülerin çıkarına, daha iyi ve insanca bir yaşama, eşitliğe, halkın refahına hizmet etmedi. 'Milli irade', 1960'lardan bugüne yönetenlerin 'denge ve kontrol mekanizmalarından' ve 'özerk kurumlardan' kurtulma isteğinin sloganıydı. Halkın çoğunluğunun taleplerine uygun, buna mukabil azınlığı ezmeden siyaset yapmak değil; ele geçirilen meclis çoğunluklarının dilediği gibi davranabilmesi anlaşıldı, milli iradeden.

* * *

Proje olarak devlet ya da Batı'nın efkârlı akşamı

Ayşe Çavdar (Duvar)

Afganistan'da olanların faturası henüz yazılmaya bile başlanmadı. Almanya, ülkenin yeniden inşasına katkıda bulunsun diye gönderdiği Siemens'in yatırımlarına ne olacak diye tartışıyor. Bir de, bu rezilliğe ABD yüzünden bulaştık, ne yapsak artık müstakil bir güvenlik ve uluslararası politika mı oluştursak kendimize diye düşünüyor gene. ABD ve İngiltere yalnız rezil olmakla kalmadılar, ne denli güvenilmez ortaklar olduklarını bir defa daha, yine hiç bir tartışmaya mahal vermeyecek şekilde ispatladılar. İngiliz bürokratlar bile twitter'a sarılıp, kendi devletlerini, onlar için çalışan tercümanları öldürülmek üzere ortada bırakmakla suçluyorlar. Dünyanın her yerine dağılmışken, nihayet Kabil'de bir devletimiz oluyor sevinciyle dönen eğitimli orta sınıf Afganların halleri ise içler acısı. Taliban'dan kaçıp mülteci olarak sığındıkları ülkelerde kurdukları hayatlarını yıkıp umutla kurdukları yeni hayat da yıkılıyor şimdi. Fakat bunlar ne ki, bir de koca ülkenin her yerinde yoksulluğun ve mahrumiyetin bin bir türüyle baş başa yaşayan, Kabil'e kimin yerleştiğini düğünlerine atılan roketlerden sonra çıkan haberlerden öğrenen halklar var. Koca dünyada yaşayacakları tek bir yer olmadığını bilseler de ülkesini terk edecek kadar umutsuz sığınmacı ve mülteciler var bir de yollarda…

* * *

Tek biz yaşamıyoruz bu dünyada!

Zehra Çelenk (Duvar)

Evlerinde korkuyla ölümü bekleyen kadınlar ve kız çocukları için bir şeyler yapılabilirdi belki. Sahi ne diye tehlikeli genç erkekler geliyordu, kadınları ve çocukları alsaydık ya ülkemize. Kulağa doğru gelse de pratikte bunun çok mümkün olmaması bir yana, bu en iyi noktada bile hâlâ gerçek bir empati yok aslında.

Uçak kanadına tutunduracak çaresizliği cahillik diye niteleyen bu duygu cahilliği inanılmaz bir şey. Uçak kanadında seyahat edemeyeceğini, bunun sonucunun saniyeler içinde ölüm olacağını bilmek için eğitim gerekmez, bunu herkes bilir. İnsanı o kanada sarılacak kadar çaresiz bırakan korkuyu ucundan kıyısından anlayabilmek içinse asgarî empati şart. Tepesinden bakmadan hiç bir kuyunun derinliğini sezemeyen kişi, esas o, umutsuzca cahildir.

* * *

Başka bir dünya gerek!

Dağhan Irak (Diken)

Yaşadığımız günlerin yalnızca Afganistan özelinde değil, Türkiye'yi de ilgilendiren sonuçları olacak. Geride bıraktığımız otuz yıl, Batı dünyasının insanca yaşamaya dair tüm değerleri kendi üstünlüğünü meşrulaştırmak için kullandığı bir dönemdi. Ancak şimdi o değerler gitti ama üstünlük iddiası kaldı. Şu son bir haftada; Almanya Afganistan'ı terk ederken bira ve şaraplarını uçağa alıp beraber çalıştığı Afgan memurları ülkede bıraktı, İsveç ve Hollanda resmi görevlileri Afgan çalışma arkadaşlarına haber bile vermeden kaçtılar, Amerikalılar birlikte çalıştıkları tercümanları Taliban'ın birinci dereceden hedefi olacaklarını bile bile arkasında bıraktı. Diğer taraftan, Birleşik Krallık, dünyanın en seçkin burslarından biri olan ve katılanların yalnızca yüzde 2'sinin alabildiği Chevening Bursu'nu kazanan 35 Afgan gencin vize işlemlerini durdurdu. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, canını kurtarmak için uçak tekerleklerine sarılan insanlara 'düzensiz göç akışı' diyerek insan muamelesi bile yapmadı; Türkiye, İran ve Pakistan'a isim vererek göçmen hapishanesi görevi yükledi. Yunanistan Başbakanı Miçotakis, ülkesinin göçmenlerin durağı olmayacağını söyledi. Yalnızca Afganistan hükümetinin değil, Batı'nın medeniyet anlatısının da çöküşünü izledik birkaç günde.

* * *

Otomobilin toplumsal ideolojisi

André Gorz (Vesaire)

Birisi kapitalist savurganlığın ortadan kaldırıldığı devrimden sonra insanların nasıl zaman geçireceğini sorduğunda, Marcuse Büyük şehirleri yıkıp yenilerini inşa edeceğiz. Bu bizi bir süre oyalayacaktır, diye yanıtlamıştı.

Bu yeni şehirler, vatandaşların (bilhassa okula giden çocukların) haftada birkaç saati ihtiyaçları olan taze ürünleri yetiştirmeye ayırdıkları, yeşil kuşaklarla çevrili yerel topluluk (veya mahalle) federasyonları şeklinde olabilirler. İnsanlar her gün bir yerlere ulaşmak için orta ölçekli bir şehre uyarlanmış türden ulaşım araçlarını kullanabilirler: Belediye bisikletleri, tramvaylar, troleybüsler, sürücüsüz elektrikli taksiler. Kırsal bölgelere uzun yolculuklar veya misafirler için, komünal bir otomobil havuzu semt garajlarında kullanıma hazır halde bekletilebilir. Böylece araba bir ihtiyaç olmaktan çıkar, her şey değişir.

* * *

Dünyanın geleceği için endişeli misiniz? Görünüşe bakılırsa durum bildiğimizden daha kötü

Ece Balekoğlu (Vesaire)

Küresel çevrenin güncel durumuna bakılacak olursa problemler saymakla bitmeyecek olsa da bazıları şu şekilde sıralanabilir:

Yaklaşık 11 bin yıl önceki tarım devriminden bu yana bitkilerin biyokütlesi yarıya indi. Bu da demek oluyor ki insanlar dünyanın kara yüzeyinin neredeyse üçte ikisini tamamen değiştirdi.
Geçtiğimiz 500 yılda kayıt altına alınmış yaklaşık 1, 300 türün soyu tükendi. Kayıt altına alınmayan çok daha fazlası olduğu düşünülüyor. Hayvan türlerinin nüfusları son 50 yılda üçte ikiden fazla azaldı.
Küresel ölçekte yaklaşık 1 milyon bitki ve hayvan türü soylarının tükenmesi tehdidi altında. Günümüzde vahşi memelilerin toplam kütlesi, insanların gezegeni kolonileştirmeye başlamadan önceki kütlesinin dörtte birinden daha az.
Son 300 yılda küresel sulak alanların %85'i kayboldu ve okyanusların %65'inden fazlası bir ölçüde riske atıldı.
Resiflerde canlı mercan örtüsü 200 yıldan daha kısa bir sürede yarıya indi ve deniz otunun boyutunda geçen yüzyıla kıyasla %10 azalma tespit edildi.

* * *

Doktriner tevekkül

Ümit Kıvanç (Duvar)

Dünyayı bana emperyalizmiiin oyunu mu buu makamından kavramak, siyasî isabetsizliğinin bazen yeryüzünde adalet ve insan hakları mücadelesine ihanet raddesine varması bir yana, sahiden emperyalizmle derdi olanların elini kolunu bağlıyor. Her şeyin müsebbibi, her şeye kâdir emperyalizm, gerçekte doktriner-bilinçli tevekkül olarak adlandırabileceğimiz bir agresif-pasiflik türüne üreme ortamı sağlıyor. Biricik eylemlilik, tepki, itiraz, yani üretmeyen, katmayan, ilerletmeyen haykırışlar olabiliyor bu yaklaşımla. Çünkü aslında emperyalizmi teşhir ediyorum sanırken söylenen, her şey olacağına varırın da ötesinde, onlar ne istiyorsa o olur gibi, siyaseti kötürüm eden bir lâf oluyor. En megaloman emperyalistlerin dahi hayal edemeyeceği bir tanrısal kudret atfedilmiş oluyor, çoğu zaman pekâlâ çuvallayabilen muktedir tayfasına.

* * *

DSİ dediğin çağdışı kalmış canavar!

Mustafa Alp Dağıstanlı (Diken)

İyi dünya örneklerinin hepsi ilk adımda şunu söylüyor: Taşkınları önlemek diye bir şey söz konusu değil. Ne yaparsanız yapın taşkın olacak. Milyonlarca yıldır oluyor. Dolayısıyla, 'doğal afetlere karşı savunmacı yaklaşım yerine, riski yönetme ve sellerle yaşama, yaşayabilme anlayışıyla davranmalıyız'.

Çünkü taşkınları önleme iddiası, depremi önleme iddiası kadar komik, saçma. Yağmur yağmasını önlemek kadar akıl dışı, doğadışı. Patladığında lavlarını akıtmasını önlemek için yanardağların ağzını tıkamak kadar gülünç. Yapılabilecek şey, taşkınların zararını hafifletmeye çalışmak. Bu da DSİ'nin yaptığı gibi mühendislik yöntemleriyle, inşaatla, akarsuları hapsetmekle mümkün değil. Bu iyi uygulamaların dayandığı bilim şunu söylüyor: Öncelik, derelere dokunmamak olmalı.

* * *

Altındağ'ın arka yüzü

Gökçer Tahincioğlu (T24)

Altındağ'da, himaye edilerek gerçekleştirilen pogrom, bir rahatsızlığın sonucu değil, bir nefret iklimi oluşturmanın provası.

Grup grup mahalleye taşınan ve engel olunmayan kalabalığa nerede ne yapacaklarının işaret edildiği bir pogrom.

Bütün ülkenin yanacağı bir nefret ikliminin nasıl bir gecede mümkün olduğunu gösteren, dehşet verici bir prova.

Gerçekten Afganistan'dan kaçanların gelişiyle yeniden gündeme oturan mültecilerle ilgili rahatsızlığı olanların bunun çözümü ile ilgili talepte bulunacakları adresler belli.

Ya Batı ülkelerinin sınırlarını açmaya zorlanması ya da bir arada adil biçimde ve refah içinde yaşamanın yollarının yaratılması gerekiyor.

* * *

 

101
Derkenar'da     Google'da   ARA