Patronsuz Medya

Sol, insan doğası hakkında yanıldı mı?

Said Benmouffok (Medyascope - Mediapart) 29 Ocak 2020

Bu dizginsiz rekabet oyununda pek az kazananın ve çok sayıda kaybedenin olmasıdır mesele. Servetler aynı ellerde toplanmakta ve babadan oğula aktarılmaktadır. Bu yüzden sosyalizm, insanın iyiliğine değil, güncel sistemde kaybedenlerin zekâsına oynar.

Bunu bir umutla özetleyebiliriz: Ahalinin büyük çoğunluğunun, çıkarının doğayı ve insaniyeti tahrip eden rekabet rejimini aşmakta olduğunun bilincine varması ve herkesin yararına olan işbirliği rejimine girmesi. Bazılarının aç gözlülüğüne karşı, herkesin gerçek ve iyi anlaşılır çıkarının koyulması. Kolektif körleşme kapitalizmine karşı, zekânın sosyalizmi — gerçek ayrım budur işte. Heba edilen bütün o hayatlar, o enerjiler, o yetenekler, o sonuçsuz çabalar, modern ekonomik durgunlukta mahvedilen o yaşamlar. Kısır zenginliklerin, yararsız değerlerin, sanal servetlerin yaratılmasında. Böyle bir sistemi haklı gösteren anlamlı hiç bir şey yoktur. İnsanların felâkete götüren aptallığı dışında hiç bir şey.

Eşitsizlik haksızlık dünyasında yeni ideal

Ümit Kıvanç (P24) 27 Ocak 2020

Değiştirmekten bahsedince sözün hemen kimin, kimlerin değiştireceğine gelmesi gerekiyor. Özellikle ekonomisi gelişmiş, görece huzurlu hayata kavuşmuş, dünyanın başka yerlerine sırt çevirme lüksüne sahip ülkelerde, hali vakti yerinde üst orta sınıfların Batı hayat standartlarında yaşayabildiği, orta sınıfların iPhone değilse de daha ucuz akıllı telefonlar edinebildiği, alt orta sınıfların otomobil alma düşü kurabildiği yerlerde kapitalizm kendine göre bir insan ırkı yaratmayı neredeyse başarmak üzere. Kendi dışında herhangi bir şeyle pratik ilgisi sıfıra yakın, kendini her şeyiyle ortaya koyduğunda karşılaştığı boşluğu, asla bunun çaresi olamayacak şeylerle gidermeye çalışan, sürekli bunalım halinde, bunalımı esriklik sanan, neyin içinde olduğunu kavrayamadığı için çıkış yolu da aramayan, fakat nedense mutlu olduklarını başkalarının gözüne sokmak için çırpınan insanlar. Toplum olarak yaşandığı, kaderlerinin başka insanlarınkine bağlı, hattâ bağımlı olduğu gerçeklerinden bîhaber, siyasî mücadele ve değişim kavramlarının sızamadığı sanal dünyalar içerisinde, en isyankâr halleriyle bile son derece uysal bireyler.

Yeni bir cumhuriyet ve tarihi buluşma

Taner Akçam (Duvar) 26 Ocak 2020

Bugün, siyasetin eskimiş kalın kabuğu altında, farklı siyasî akım ve kimliklerde bireylerin yoğun bir arayış içinde olduğunu gözlemek mümkündür. Birçok birey, bağlı olduğu siyasî ve kültürel çevrenin gerçekliğini anlayarak ve kavrayarak ve ama onun yarattığı kalın kimlik duvarlarını aşarak yeni denizlere doğru açılmaktadırlar.

Kalın kabuk altında, oluşmuş mevcut kimliklerin ötesinde derin bir yeni arayış çabası var.

Ve Türkiye, eğer bu farklı siyasî ve kültürel kimliklerden gelen ve ama o gemileri terk etmiş bireylerin büyük buluşmasını sağlayabilirse, kendisini yarınına taşıyabilecektir. Çünkü bu coğrafyayı yarına taşıyacak bilgi birikimi orada yatmaktadır.

Sahte peygamber mümkün mü?

Mücahit Bilici (Duvar) 18 Ocak 2020

Halbuki hukuk giyilen bir şeydir. Eskir, yırtılır, yamanır ve nihayet değiştirilir. Bir elbiseyi giymek yerine o elbiseye (ecdad yadigârı diye) tapmaya başlar ve asırlarca muhafaza edersen ya bugünün soğuk dünyasında çıplak kalırsın ya da tefekkür ehline maskara, aleme de mahçup olursun.

Putperestlik nedir? Anlaşılması gerekeni sevmektir. İşaret eden parmağı öpmektir.

İslam tarihini şöyle de düşünmek mümkün: Peygamber figürü, Hakk'ı gösteren bir parmaktı. İşaret ettiği şeyi görmek zordu. Onlar da parmağa baktılar. Sonra o parmağa taptılar. Sonra birileri o parmağın yerine kendi parmağını koydu.

Geri dönüşüm: Tüketiciyi avutmak için yaratılmış bir aldatmaca mı?

Joshua Manson (Duvar - Jacobin Mag) 17 Ocak 2020

Şirketlerin, bizzat tek kullanımlık malzemelerin üretimini kısıtlamak ve kâr oranını azaltması yerine, Amerikalı tüketiciler artık endüstrinin ürettiği ucuz atık ürünleri idare etmek için birbirlerini ayıplıyordu. Bu, Amerika'nın büyüyen atık probleminin şirketlerin ölçüsüzlüğünden değil, tüketicilerin yaptığı sorumsuzca seçimler ve bireysel yaşam tarzlarından kaynaklanıyor gibi göstererek yeni bir çerçeveye oturtan sinsice bir hokkabazlıktı.

Erdoğan'ın uçak filosu Almanya ve Fransa gibi ülkelerden daha büyük!

Semra Topçu (Blog) 13 Ocak 2020

2011 yılında devletin ANA, ATA, GAP VE DAP uçakları için bir futbol sahası büyüklüğünde hangar yapılmıştı. Esenboğa Havalimanı'ndaki hangar ilk Airbus'a da ev sahipliği yaptı. Ancak uçaklar artınca yeni bir alana ihtiyaç duyuldu. İşte o sırada İstanbul Havalimanı devreye sokuldu, Atatürk Havalimanı kapatılırken, Erdoğan'ın filosuna tahsis edildi. Şu sıralarda Atatürk Havalimanı yıkılıp Millet Bahçesi yapımına başlandı ama yerleşkede bulunan Devlet Konuk Evi tamamen yenilendi ve başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer devlet yetkilileri olmak üzere Türkiye'ye gelen yabancı devlet başkanları tarafından kullanılıyor. Yani Atatürk Havalimanı AKP'li Cumhurbaşkanının lüks uçak filosu için özel bir havalimanı oldu.

Ay sonunu getiremeyenler dünyanın sonunu getirmekte olanlara karşı

Fikret Başkaya → Berkant Kırımlıoğlu (Özgür Üniversite) 10 Ocak 2020

Aslında itirazlar sisteme yönelik. Zira, artık kapitalist sistem yeteri kadar 'yeni değer', 'fazla değer', 'artı-değer' üretemez durumda… Ancak yaşayan doğayı, canlıyı yağmalayarak, bütçeyi ve müşterekleri talan ederek yol alabiliyor ama bu yolun sonu yok… Bu sistemin artık 'yeteri kadar' büyüyememesi demektir… Ne demek istediğimi görmek için Türkiye'de geride kalan 10-15 yılda yapılanları hatırlamak yeter… Sermaye geleneksel, bildik üretim alanlarında artık değerlenemiyor. Ancak bütçeyi, hazineyi, müşterekleri ve doğayı yağmalayarak yol alıyor… Verilen garantiler, kapitalistleri maaşa bağlamak gibi bir şey… Böyle bir şey olur mu? Yoksullardan vergi alıp, sermaye sınıfına aktarıyorlar… Tam bir mafya düzeni…

Avustralya'nın kâr odaklı mahşeri: Aylardır süren yangınların perde arkasında ne var?

Jerome Small (Red Flag + A3) 9 Ocak 2020

Toplulukların desteksiz bırakıldığını görüyoruz. Medyada yer bulan az sayıda Aborjin topluluklarından biri, topluluğun yangın söndürmede kullanabileceği tek donanımın bir hizmet aracı üzerindeki küçük bir depo olduğu, Gippsland'deki Lake Tyers'lardır. Bu arada, Başbakan Scott Morrison'ın yeni uçağının maliyeti 250 milyon dolar olarak açıklandı.

Ülke yanar ve Sydney boğulurken başbakanlık resmi konutu Kirribilli House'da parti üstüne parti verildiğini görüyoruz. Ahmak, kömür aşığı başbakanımız umutsuzca elini sıkacak birini ararken ulusal kriket takımında teselli buluyor.

Bir başka deyişle, o tiksindirici, kömür bağımlısı görkemiyle Avusturalya kapitalizmini görüyoruz.

'Yerli', 'milli', elektrikli 'temiz arabaya' dair söylem ve gerçek!

Fikret Başkaya (Yeni Yaşam) 8 Ocak 2020

Elektrikli 'temiz arabaya' gelince, aslında bu dünyada 'temiz araba' diye bir şey mümkün değildir… Aynı temiz savaş diye bir şeyin de olamayacağı gibi… Elbette atmosferin ısınmasının nedeni olan karbon gazı emisyonunda, otomobilin (arabanın) bir bütün olarak otomotiv endüstrisinin önemli bir payı var ve azaltılması gerekiyor. İyi de, bu iş nasıl yapılacak? Elektrikle çalışan arabaya 'temiz araba' deniyor. Arabanın deposunu benzin/mazot/likit gazla doldurmak yerine, bataryaya elektrik yükleniyor. Bu durumda atmosfere daha az zarar verilmiş oluyor. Fakat, farke edilmesi gereken bir şey var… Zira, arabanın neden olduğu karbon emisyonu sadece araba çalışırken, yürürken ortaya çıkmıyor. Bir arabanın neden olduğu karbon gazı emisyonunun %56'ı arabanın üretilme aşamasında ortaya çıkıyor, %4'ü de araba hurdaya çıkıp, sökülünce. Sadece %40'ı, araba çalışırken ortaya çıkıyor…

Yoksulluk ve canavarın kalbi

Bahadır Özgür (Duvar) 8 Ocak 2020

Bugün bir işi, evi olduğu, çocuklarını okutabildiği, kendisi eğitim gördüğü, tatil yapabildiği için barajın üstünde görünenler; yarının yoksulluğuna doğru hızla ilerliyorlar aslında. Gelecekte 'biraz daha fazla' pay alma umudunu taşıdıkları toplumsal birikim, çoktan paylaşılıyor çünkü. İlk çitleme harekatıyla topraktan kopanlara bir imkân olarak sunulan kent, yeni çitleme harekatıyla bir imkânsızlıklar mekanına dönüşüyor. Dolayısıyla yoksulluk sadece Dickensvari bir tezahürde karşımıza çıkmıyor artık. Henüz okurken iş bulamama kaygısının, çalışırken atılma korkusunun, kredi taksitlerini ödeyememe paniğinin içinde de büyüyor.

O otobüslerden hiç inmediler ama müebbet aldılar

Ayşe Yıldırım (Artı Gerçek) 4 Ocak 2020

Evet bu çocuklar komutanlarının emirlerine uyup o otobüslere bindikleri için ömürlerinin geri kalanını cezaevinde geçirmeye mahkûm ediliyorlar.

Neymiş efendim bu çocukların bazılarının ankesör-sabit hat kontörlü hattan örgütle iletişime geçtiği, bir kısmının daha önce örgüt evinde kaldığı veya toplantılarına eşlik ettiği tespit edilmiş.

O savcıya sormak lâzım, bugün kaç AKP'linin, kaç AKP yandaşı gazetecinin kendisi ya da çocukları o okullarda okumadı, o evlerde kalmadı ya da o toplantılara katılmadı. Eğer bu suçtan bu çocuklara müebbet veriliyorsa diğerleri için de harekete geçmeyi düşünüyor musunuz?

Elbette işin bir başka boyutu da işin içinde darbe girişimi ve FETÖ geçtiği için bu çocukların uğradığı haksızlığa kapanan gözler, kulaklar ve ağızlar ne yazık ki…

Haksızlığa uğrayanın kimliğine bakarak demokratçılık oynayanlar ne kadar da çokmuş meğer.

Duvara doğru koşu hevesi

Kemal Can (Duvar) 4 Ocak 2020

Son yıllarda Türkiye'de çok net örneklerini yaşadığımız gibi, dış politika ve iç politikanın birbirine çok fazla karışması meselesi, bütün dünyaya yayılan dönem ruhuyla ilgili. Küreselleşme ve (palavra veya yalan) bilgi dünyasının kontrol edilemeyen komplikasyonları, bu karışıklığı besliyor. Fakat bu kokteyl, bir yandan da yeni moda iktidar formlarının bilinçli tercihi aslında. Popülist siyasî söylem, çok ihtiyaç duyduğu düşmanlar üretmek veya düşmanlıkları elverişli biçimde sürdürmek için dış dinamikleri daha rahat kullanıyorlar. Aynı şekilde, yalandan güç ve başarı gösterileri imal etmek için de dış politika çok daha fazla imkân sunuyor. Sonuçları kolayca algılanabilecek somut sorunlara müdahale konusunda zorlananlar hemen dışarıya kaçıyor, içeride hikâye tükenince dışarıdan yeni malzeme taşınıyor. Trump'ın İran'da, Türkiye'nin Libya'da belâ arıyor olması bu yüzden.

Erdoğan'ın bir aya sığan meydan okumaları ve ricatları

Alper Görmüş (Serbestiyet) 3 Ocak 2020

Siyasi liderlerin milliyetçi atmosferleri sevmelerinin nedenlerinden biri de, böyle atmosferlerin onlara siyasî bir bedel ödemeksizin, meydan okuma üslubuyla konuşma (âmiyânesiyle söylersek sallama) fırsatı sağlamasıdır. Çünkü normal koşullarda liderlerinin lâflarının önünü arkasını hesap ederek konuşmasını bekleyen insanlar milliyetçilik atmosferinde bu ölçüyü unuturlar. Artık ihtiyaç duydukları şey ölçülü sözler değil, şaha kalkmış duygularını daha da şahlandıracak sözlerdir. Ertesi gün ya da ertesi hafta lider geri basıp söylediklerinin tam tersini söyleyebilir, fakat ne gam, onlar zaten duyulmaz bile: Duymak istemeyenin sağırlığından daha güçlü bir sağırlık türü var mıdır?

Greta Thunberg bir dahi değil – o bir havari

Slavoj Žižek (Yersiz Şeyler) 1 Ocak 2020

Sıklıkla duyarız; ekolojik felâket ile doğru yüzleşme için insanmerkezciliği bırakmamız ve kendimizi (insanlığı) büyük Varlık zincirindeki tâbi bir öge olarak kavramamız gerektiği söylenir: Biz gezegendeki türlerden yalnızca bir tanesiyiz, ama kaynaklarını acımasızca sömürdüğümüz için biz (insanlık) Dünya anamızı tehlikeye atıyoruz, Dünya da bizi küresel ısınma ve diğer ekolojik tehditlerle cezalandırıyor. Böyle bir görüşe ancak gülünür: Başı dertte olan biziz, Dünya değil. Dünya kayıtsızdır, türlerinden birinin yok olmasından çok daha kötü felâketler geçirmiştir. Tehlikede olan BİZİM çevremizdir, BİZİM yaşam alanımızdır, içinde yaşayabildiğimiz tek ortamdır. Dünyanın hayal edilen bakış açısına göre küresel ekosistem için bizim (insanlığın) yok olması çok daha iyidir, o yüzden ekolojik krizde tehlikeye giren bizim ve toplumumuzun hayatta kalmasıdır. Bu gibi insanmerkezcilik karşıtı görüşlerin gizli insanmerkezciliği burada yatar: Dünyayı çıkarlarımızın önüne koymaya dair bütün gevezeliğe rağmen esas istediğimiz kendi hayatta kalmamız ve iyiliğimizdir (bunu sağlayacak bir çevredir).

Nazi Almanya'sından Osmanlı Türkiye'sine, soykırımlar hep meraklı bakışların uzağında başlamıştır

Robert Fisk (Dünyadan Çeviri) 1 Ocak 2020

Ermeni soykırımının Aralık 1914'teki başlangıcı, İstanbul'daki resmî makamlara hiç de şaşırtıcı gelmemiş olabilir, özellikle de Talât Paşa'ya. Erzurum kararı orijinal olarak büyük oranda Ermeni soykırımının mimarı olarak kabul edilen Teşkilatı Mahsusa şefi Bahaettin Şakir tarafından alındı. Ama onun da kendisi, iktidardaki İttihat Terakki Partisi'nin merkez komite üyesiydi ve Erzurum'a İstanbul'dan gelmişti. Belki de Talât soykırıma başkentten ve barındırdığı tüm o yabancı elçilerden, özellikle de, sonraki katliamları tüm dünyaya duyuracak olan Amerikalılardan uzakta başlamayı – ya da projeyi önce burada denemeyi – daha münasip bulmuştu.

Eichmann Davası'nda Hannah Arendt

Eylem Hatice Bayar (Duvar) 31 Aralık 2019

Arendt buna kötülüğün sıradanlığı adını vermiştir. Ona göre bu ve benzeri suçlar birey olmaktan kaçınan, düşünme yeteneğini yitirmiş insanlarca gerçekleştirilir. Bu insanlar, kişinin kendisiyle gerçekleştirdiği içsel diyalog olarak tanımlayabileceğimiz düşünme yetisini kaybetmiş ya da bu yetiye hiç sahip olmayan kişilerdir. Kendi kendilerine hüküm verme yeteneklerini yitirdiklerinden emirlerle hareket ederler. Arendt bu görüşlerinin yanı sıra, Yahudi liderlerinin savaş sırasındaki tutumlarını eleştirerek, farklı davranılması halinde bazı şeylerin değiştirilebileceğini söylemesinden ötürü de eleştirilmiş, kendi halkı tarafından neredeyse dışlanmıştır. Ona göre Nazi ve Yahudi Konseylerinin işbirliği sadece zalimlerde değil, kurbanlarda da ahlâkî çökkünlüğün işaretidir.

Yaşamak icin bir neden

Can Dündar (Die Zeit) 30 Aralık 2019

Yeni yıla birileri, Ege'nin dalgalarına direnmeye çalışan bir lastik botta, kucağındaki bebeğini kıyıya salimen ulaştırma duasıyla girecek. Bazıları, yoğun bakımdaki hastasına acil şifalar dileyerek, kimisi sabah çöpte yılbaşı yemeklerinin artıklarından bir ziyafet çekeceğini düşleyerek… Dünya daha iyi bir yer olsun diye düşünen, yazan, konuşan binlerce mahkûm da, yeryüzünün birbirinden çok uzak köşelerinde, tecrit hücrelerinde özgürlük hayalleri kurarak…

AKP-MHP-VP Anonim Şirketi

Veli Saçılık (Yeni Yaşam) 30 Aralık 2019

Sahada görev icra eden MHP'liler, yolsuzlukları gündeme getiren gazetecileri dövüp, dün vatan hainliği olarak ilân ettikleri her şeyin tam tersini savunmakla meşguller. Vatan Partisi denilen güruh ise prestijli olan sol söylemi eğip bükerek sarayın hizmetine sokma hokkabazlığında usta. İşçi grevlerine, ekoloji mücadelesine, kadın haklarına, insan haklarına kadar sol düşüncenin olmazsa olmazı bütün mücadeleleri emperyalizmin oyunu diyerek fiili saldırıya geçiyorlar. AKP nerede köşeye sıkışsa VP ve TGB imdada yetişiyor. Süleyman Soylu'nun hedef gösterdiği kim varsa ona saldırma konusunda kendini memur gören TGB ve Ülkü Ocakları toplamda Saray Savunma Birliği (SS-B) biçimde konuşlanmış durumdalar. A. Ş. Gibi yönetilen devletin paramiliter savunma birlikleri olmanın elbette yağlı bir mükâfatı var. ODTÜ'de ağaçları savunanların, şiddete karşı danslı protesto yapan kadınların üzerine polis destekli saldıran TGB'nin Kahverengi Gömlekliler olarak re-organize edilmesi yeni bir hazırlığın işareti. Büyük çözülme yaşayan rejiminin panik içinde olduğu derin adam Mehmet Ağar'ın çözülmeye izin vermemek gerekir açıklamasından da anlaşılıyor. Çözülmenin önüne geçmek için hiç bir yasal ve vicdanî bir sınır tanımayacaklarını biliyoruz ama ne yaparlarsa yapsınlar yenilmeye mahkûmlar.

Denizatına binmiş dörtnala giden bilimciler

Mustafa Alp Dağıstanlı (Diken) 30 Aralık 2019

Dünya çapındaki bilimcilerimize danışmadıkları yetmiyormuş gibi, yalanlarla onları karalamaya çalışıyorlar bir de. Yazının başında anlattığım gibi komik, saçma, bilim kisvesi altındaki bilimsizlik örnekleri, akademisyenler arasındaki WhatsApp gruplarında dolanıp duruyor, kâh gülerek, kâh 'vah vah' ederek. Bu önemli meselede itirazların burada kalmasıyla yetinemeyiz, kabul edemeyiz. Eklere ulaşılamıyorsa da ÇED raporunun kendisini bilimsel verilerle tek tek çürütmek gerekir. Bu, öncelikle doğaya karşı sorumluluk, insana/topluma karşı sorumluluk, bilime karşı sorumluluk, denizatına karşı bir sorumluluk. Kaçamayız.

Akdeniz'de tek başına

İlhan Uzgel (Duvar) 30 Aralık 2019

Sonuçta Türkiye aynı anda bölge ülkelerini, küresel enerji şirketlerini ve ABD ve Rusya gibi küresel güçleri, AB ve tek tek AB üyelerini bu bölgede karşısına aldı. Oysa dikkat edilirse, hiç bir bölge içi ve bölge dışı aktör bu geniş ve çok fazla konunun iç içe geçtiği coğrafyada tek başına siyaset yürütmüyor. Türkiye'nin bu şekilde acemice yürütmeye çalıştığı müttefiksiz siyaset sınırına dayanmış durumda. İşte bu kendi yanlış politikalarıyla yarattığı tıkanmayı kırmak için bula bula Libya'da son derece eğreti durumdaki Trablus hükümetiyle anlaşma yapmayı bulabildi. Bu anlaşmayı da sanki dünya dengelerini değiştirmiş gibi bir havada sundu ve geçmiş sorumluluğunu unutturmak için muhalefeti ve özellikle asker göndermeyi eleştirenleri, Türkiye'nin önünü kesmeye çalışmakla suçlamaya başladı. Bu AKP'yi aşan bir konu ve bu dışlanmışlığın bazı boyutlarında geri dönüş çok zor olacak.

Kanal İstanbul mu, II. Enver mi?

Berrin Sönmez (Duvar) 29 Aralık 2019

Türkiye'ye önce doksanlarda, sonra iki bin onlarda ve şimdi iki bin yirmiye gelirken bu aklı verenlerin kimler olduğunu kestirmek güç. Ancak Erdoğan'ın şahsında kolayca ikna edilerek dimyata pirince gönderilecek ikinci bir Enver buldukları söylenebilir. Yıllardır kimileri çokça öykünmesi nedeniyle Abdülhamit'e, kimileri yeşil Kemalist icraatları nedeniyle Atatürk'e benzetirken aklıma hep Enver Paşa gelirdi. Tarihi şahsiyetlerden en çok ona benziyor. Din saikiyle politika üretme görünümünü önemseyişinden tutun kolayca iknada edilebilir, kandırılabilir oluşuna kadar benziyor. Popülist olduğu kadar gerçekçi değil siyaseti, tıpkı Enver gibi duygusal. Geçmiş hülyalara saplanıp kalmış bir tarih algısına sahip. Duygusal, refleksif iç ve dış politikasıyla İkinci Enver olmaya aday bir politikacı, Türkiye'nin tek adamı.

Tepemizde pervane dönmeye devam ediyor…

Metin Yeğin (Duvar) 29 Aralık 2019

Devletleri sevmiyorduk zaten, hiç birini. Neden sınırlarına ve kaprislerine uyalım ki? Eğer devletler iyi bir şey olsalardı, kendilerini ortadan kaldırırlardı. Önce başkanları, vergi dairelerini, Kanal Kurumu'nu, Devlet İstatistik Teşkilatı'nı meselâ, neyse işte sayamıyorum o kadar çok ki, bulaşık şey, iğrenç ve tankların içine çam dikerdik, iğne yapraklı, seviyor rutubetli toprağı çünkü, demiri de işe yarardı ilk defa. Bize vize vermedikleri için de demiyorum. Bakın her yerin devleti var ve dünya ne halde.

Kanal İstanbul İslam'a uygun mu?

Mücahit Bilici (Duvar) 29 Aralık 2019

İhtiyaç duyulduğunda İslama uygun olmayacak şey yoktur. Peki bu kadar her şeyin uygun olabildiği bir şeye kim, niye inansın? Zaten dinden bahsedenlerin önemli bir kısmının dine menfaatten bağımsız olarak inandıkları düşüncesi bir hüsn-ü kuruntudan ibaret. İnananlar bile ihtiyaçtan. Yani burada dinin kendisi bile inanma denkleminde, evet, bir ihtiyaç olarak yerini alıyor. Peygamberden şefaat de inşaat da istenebilir. Dinin üstüne gezmek için park da yapabilirsin, altından geçmek için kanal da açabilirsin. Yeter ki istediğin herhangi bir haramiliğin üstüne helâl etiketi yapıştıracak zabıtayın olsun.

Kanal yapılsın ama Sakarya-İzmit arasına yapılsın

Cenk Yaltırak → Aynur Tekin (Duvar) 25 Aralık 2019

Kanal İstanbul'un yapılmak istendiği kıyı, Türkiye'de en yüksek dalga ve akıntı enerjisine sahip olan plajlardan biri. Çok hızlı bir akıntı sistemi var. Akıntı hızı batıdan doğuya saniyede yarım metre, 60 saniyede 30 metre. Yani bu ne demek suya asılı herhangi bir partikül veya cisim, bir dakikada 30 metre sürükleniyor. Bu hızla siz deniz tabanının değiştiğini, kumların göç ettiğini ve kıyının devamlı aşındırıldığını görebiliyorsunuz. Kıyının dümdüz olma sebebi de zaten bu yüksek akıntı. Siz bu akıntının olduğu bir kıyı şelf sisteminde bir kanal yapıyorsunuz. Üstelik bu kanalın iki ucunda bulunan iki denizin arasında yaklaşık 40 cm fark var. Bu durumda istediğiniz kadar deniz tabanını şekillendirmeye çalışın örneğin girişlere bunu engelleyen dalga kıranlar yapın, su bunları dinlemez. Suyun içinde taşıdığı ince taneli kum, kanalın içine yüksek enerjiyle taşınır.

İktidarın 'düşman' sıralaması: Demirtaş, HDP, PKK

Alper Görmüş (Serbestiyet) 25 Aralık 2019

Ortalıkta Bu nasıl olur, Bu düşman hukukudur itirazları yükselmişti ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan her zamanki açık sözlülüğüyle bunun hukukla ilgisi olmadığını açıklayıverdi:

Bunları bırakamayız. Eğer biz bırakırsak ebedî alemde şehitlerimiz bize bunun hesabını sorar.

Erdoğan'ın, şehitlerin soracağı hesabı hiç dikkate almaksızın, sırf dolaysız siyasî yarar için 23 Haziran seçimlerinden önce Abdullah Öcalan'ı devreye sokuşunu hatırlayalım… Sırf bu bile Demirtaş'ın şehitler hesap sorar endişesiyle serbest bırakılmadığı iddiasını çöpe göndermeye yeter. Eh, bu argüman elenince de geriye bir tek şey kalıyor: İktidar, çok ağır bir yıpranmaya mal olsa da Demirtaş'ı ne yapıp ne edip cezaevinde tutmak istiyor…

İnat siyaseti

Kemal Can (Duvar) 25 Aralık 2019

Topçu Kışlası, Üçüncü Havalimanı, köprü, kanal, her nevi beton dökme işi. Suriye'ye veya Libya'ya asker göndermek, S-400 almak ya da değerli yalnızlık. Vesayet kaldırma iddiasının yanına kayyım düzeni eklemek, rasyonel faydası biten kutuplaştırmayı sürdürmek, her türden ideolojik kışkırtma. Açık siyasî kayıplara rağmen damat ısrarı, çökmüş inşaat ekonomisini yeniden yüzdürme çabası veya şatafatlı israf ile toplumsal buhrana körlük. Bütün bu inat performanslarının rasyonel faydalar için yapıldığını söylemek hayli zor. Bazılarının çok belirgin pragmatik faydaları, paylaşım tercihlerinden gelen mecburiyetlerle ilişkisi ortada. Ancak bunların bir inat gösterisi haline gelmesinin siyasî gerekçeleri çok daha önde. Erdoğan için hâlâ geçerli olan siyasî rasyonalite, çıkar ve gerekliliklerden daha çok kaba biçimde göze sokulan inatla besleniyor.

Popülist otoriter liderler ve rejimleri

Ümit Kıvanç (P24) 24 Aralık 2019

Rusya'da Putin, Macaristan'da Orbân, Polonya'da Kaczynski'nin sivil toplum kuruluşlarını yabancıların ajanı olmakla suçlamaları, devreden çıkarmaya, faaliyetlerini imkânsızlaştırmaya çabalamaları bu yüzden, diyor Müller.

Türkiye'de bunun karşılığı, FETÖ'cülük ve PKK yandaşlığı. 15 Temmuz darbe girişimi, en alâkasız muhalifleri bile FETÖ'cü diye işinden etmeye, hattâ içeri atmaya yetecek ortamı yaratmada kullanılıyor. Lider-kitle özdeşliği ve yüzde yüzmüş gibi sunulan esas millet yaklaşımlarını berhava eden en büyük tehdit ise, PKK ile herhangi bir ilişkisi bulunmayan Türklerin, Kürtlere yapılan zulme karşı çıkmaları, Kürt hakları için mücadele etmeleri. Bu yüzden, genel bir Kürtlere yaklaşmayın! tehdidi yaratabilmek için, terörle, silâhla uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan insanları hapse atıyorlar. Popülist-otoriter birlik-beraberlik (aynılık) dünyasını imkânsızlaştıran bir muhalefete hayat hakkı bırakmamaya çalışıyorlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Şükrü Erbaş → Hüsrev Hatemi → Mustafa Çiftçi → Mesut Bostan (Nihayet) 24 Aralık 2019

Erbaş 80 kuşağı içerisinde bile iyi bir şair olarak öne çıkan bir isim değil. Bu kuşağın bol miktardaki müteşairlerinden biri. Yazdıklarında İkinci Yeni ve 60 kuşağının imgelemini klişeleştiren yan hâkim. Bu da meselâ İsmet Özel alıntısıyla başlayıp yine onun şiirlerini hatırlatan ama hatırlatırken de ucuz bir his bırakan bir metin. Belki daha doğrudan etki Cemal Süreya'nın Onlar İçin Minibüs Şarkısı şiirinden geliyor. Süreya'nın popülist intikam şiirine karşı ortalama Türk aydınının tepkisini yansıtıyor. İsmet Özel mısrasının ironisini anlayamamış kendinden karikatürize bir metin Erbaş'ınki. Günümüzde giderek gözü dönmüş bir hâl alan halk nefreti bunda kendinden bir şeyler bulabilir.

Halkı suçlamakla anlamaya çalışmak arasında popülizm tartışmaları

Alper Görmüş (Serbestiyet) 24 Aralık 2019

Acaba, diyorum, 20. Yüzyıl demokrasilerinde siyasetin temel öznesinin halkın ulaşamayacağı bir siyaset dili geliştirmiş olan siyasî elitler olması ve sıradan insanların zaman içinde bu öznelere karşı bir tepki geliştirmesi, popülist liderlere yönelmede bir etken olabilir mi? Çünkü popülist liderler sıradan insanların diliyle konuşuyorlar, anlaşılabilir ve basit hedefler koyuyorlar. Sıradan insanlar, bu sayede kendilerini böyle bir siyasetin parçası olarak düşünebiliyorlar; aydınların ve onların desteklediği siyasî iktidarların yarattığı ortamın tersine, kendilerini artık anlaşılabilir, kavranabilir bir siyasî ortamın içinde buluyorlar.

Bir örnek olay ve Mehmet Ağar

Özlem Akarsu Çelik (Duvar) 24 Aralık 2019

Siyasi iktidarın, 90'lı yıllar başta olmak üzere ülkenin karanlık geçmişiyle hesaplaşacağı iddiası, birçok sözü gibi ortada kaldı. Geldiğimiz noktada, kim kimin sözcüsü ya da kim kiminle aynı dili konuşmaya nasıl ikna edildi sorularının yanıtlarını arıyoruz hep birlikte. Belki bu günün vicdanlı tanıkları, uzak olmayan bir gelecekte bu yanıtları kamuoyu ile paylaşır. Biraz cesaret, biraz vicdan… Belki bu ikisi birilerinde hâlâ vardır.

AKP tarihinin karanlık noktaları

Mehmet Y. Yılmaz (T24) 23 Aralık 2019

Binali Bey'in çocukları maşallah o kadar başarılı oldular ki sahip oldukları gemiler yedi denizde cirit atıyor.

Ben de sorup duruyorum ama yanıt vermiyorlar: Bu iş idaresi sırrını hepimizle paylaşabilir misiniz, diye!

Geliri sınırlı memur ailesinin çocukları ilk gemiyi nasıl alabildiler? Sonra nasıl bir iş idaresi yöntemi kullanarak gemilerin sayısını iki elimizin parmaklarının iki katına kadar çıkarabildiler?

Bu muazzam başarının Binali Bey'in siyasette yükselmesiyle başlaması konusunda kötü niyetli değilim.

Olabilir, bazı çocuklar, babaları bakan filân olunca ani bir zihin açıklığına kavuşabiliyorlar.

Doğulu

İrfan Aktan (Duvar) 23 Aralık 2019

Ölümünden sonra dizilen methiyelerin ardı arkası kesilmeyen Mümtaz bir şahsiyetin katıldığı bir TV programında Kürtler için kendini Kürt zanneden insanlar deyişi hâlâ kulaklarımda. Kendini Kürt hisseden bile değil, Kürt zanneden diyordu beyefendi. Yani Kürtlerin Kürtlük bilinci bile, ancak bir yanılsama olabilirdi.

Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi

Rıza Türmen (T24) 22 Aralık 2019

Kanal İstanbul'un savaş gemilerince kullanılması Türkiye bakımından olumsuz sonuçlar doğuracak. Bugün sahip olduğu Boğazları Kontrol etme yetkisinden yoksun kalacak. Örneğin, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin geçişten 8, kıyıdaş olmayan devletlerin geçişten 15 gün önce Türkiye'ye ihbarda bulunma yükümlülüğü ortadan kalkacak. Bunun kalkmasıyla Türkiye'nin geçişe itiraz etme olanağı da kalmayacak. Rusya'nın denizaltılarla ilgili bilgi verme yükümlülüğü kalkacak. Karadeniz'de denizaltı üssü kurulabilecek. Karadeniz'in kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan devletlerin, savaş gemileriyle dolu olmasının, ABD ile Rusya arasında bir rekabet alanına dönüşmesinin Türkiye'nin güvenliği açısından doğuracağı olumsuz sonuçları uzun boylu açıklamaya gerek var mı?

Marjinal bir sağ örgüt olarak devlet

Dinçer Demirkent (Duvar) 19 Aralık 2019

Eski Türkiye'nin muhafazakârları devlet hiyerarşisindeki bozulmadan, kurumların çürümesinden yakınıyorlar. Demokratlar, mahkemeler de dahil devlet kurumlarında hiç bir bağımsız kişinin kalmamasından, devletin Erdoğan'ın mülkü haline gelmesinden yakınıyorlar, sosyalistler ve hatta anarşistlerin bile ironik göndermelerle 'devlet mi kaldı' yakınmalarını duymak mümkün. Bu sonucun açık bir nedeni var. Türkiye'de devlet herkese hitap etme gücünü yitirdi; hukuksal anlamıyla objektif varlığını kaybetti. Marjinal bir sağ örgüte dönüştü.

'Soner Yalçın'ın hakkımda yaptığı her hakaret benim için çok değerli'

Eren Keskin → Seran Vreskala (Artı Gerçek) 15 Aralık 2019

Yüzlerce kez ifadeye çağırılmış ve gözaltına alınmış bir hukukçu olarak, bugüne kadar hiç gözaltına alınmamış vatandaşlar için önerileriniz nedir?

Yalnızsanız önce polis kimliğini istemek ve görmek gerekiyor. Kimliği görmeden hiç bir yere gitmeyin. Toplu olaylarda zaten polis olduğunu biliyorsun zaten, o zaman gerek kalmıyor. (Gülüyor) Eve geldilerse mutlaka arama izni olup olmadığını sorun ve o izne bakın. Yalnızsanız eve giremezler, komşulardan birinin yanlarında olması gerekiyor. Çıplak arama yapmak istediklerinde bunun yasal olmadığını hatırlatın. Çıplak arama kesinlikle yasal değil! Karşı çıkıp, eğer zorla yapılıyorsa zabıt altına aldırın mutlaka çünkü zorla yapıyorlar. Çıplak arama işkencedir deriz hep ve maalesef sürekli çıplak arama yapıldığına dair başvurular alıyoruz. Gözaltında mutlaka avukat isteyin.

Makata cop sokulması kibarca nasıl anlatılır?

Ömer Faruk Gergerlioğlu → İrfan Aktan (Duvar) 14 Aralık 2019

Köşeyi sıkışmışlık duygusuyla ne yapacağını bilemeyen ve bu nedenle zulme başvuran bir iktidar var. Bu nedenle giderek ruhen daha da kötü insanlara dönüyorlar. Çünkü tüm bu zulmü kendimlerine anlatabilmek için vicdanlarına da büyük bir baskı uyguluyorlar.

AKP'li milletvekilleriyle bunları hiç konuşuyor musunuz?

Kimisi mırın-kırın ediyor. Geçen birisi bana, sadece sen mi KHK mağdurlarıyla ilgilendiğini sanıyorsun? Ben de bir KHK'lıyla yarım saat konuştum dedi. Biz iktidarda kalmalıyız, dış mihraklar bize düşman gibi hikâyelerle kendi vicdanlarını baskılamanın bahanelerini üretiyorlar. Hamile kadınları anlatıyorsunuz, bunlar talimat hamileliğidir yanıtı alıyorsunuz. Yahu bu mu yanıtınız? Çaresiz kaldığı için Ege'den, Meriç'ten geçerken otuza yakın insan boğuldu ve bunların 18'i çocuk ve bebekti, diyorsunuz. E onlar da darbe girişimi yapmasaydı yanıtı alıyorsunuz. İslâmi kamuoyu uzun süre bu dille vicdanını bastırdı. Herhalde bu iş biraz abartıldı diyen az sayıda insan bu aralar çıkıyor. Ama sonuçta bu süreçte İslâmi kamuoyunun vicdanını kaybettiğini gördük.

'Organik tarım tümüyle bir rant kapısı'

Homeros Gıda Grubu → Nuray Pehlivan (Duvar) 14 Aralık 2019

Biz diyoruz ki, toprağını sürme, üzerini kapatabildiğin kadar kapat. Yani açık toprak bırakma. Domates dikiyorsan aralarına semizotu, yer örtücü dik. Toprağı işlemeye başladığınız andan itibaren toprağın bağışıklığını düşürürsünüz. Bitki hastalanmaya başlar. Toprağın bağışıklığını güçlendirirseniz zararlılar yine gelir ama o bağışıklılık onu korur. Çiftçiye, sürmeyi ve zehir atmayı öğrettik. Ancak bir yemek kaşığı kadar toprakta dünya nüfusuna eşit sayıda canlı mikroorganizma olduğunu anlatmadık. Doğal tarım yaptığınızda masrafınız yüzde elli düşer. Mazot harcamazsınız. Ot yolmak ya da çapalamak için adam tutmazsınız. Bunların hepsi sizin cebinize kalır. Bu yüzden masrafsız tarım diyoruz. Doğal tarımın babası Fukuako da bu yüzden doğal tarımı tembel tarımı olarak nitelendirmiş.

Toplumca narsistik bir şişme yaşadığımızı düşünüyorum

Hande Aydın → Akgün İlhan (Açık Radyo) 13 Aralık 2019

Doğa savunuculuğunun halk sağlığını bire bir ilgilendirdiğini daha çok anlatmamız lâzım. Türcü bir yaklaşım olsa da bir yerde aranan madenin yine bizim susuz kalmamızla bizim kanser olmamızla doğrudan ilişkili olduğunu daha çok insana anlatmamız lâzım. Ağacın bize faydası oranında değil ağaç olduğu için korunması gerektiği bilincine ulaşabileceğimiz konusunda ise karamsarım. Bu ancak kuşaklar boyunca anne babalardan aktarılanlarla mümkün olabilir. Arendt'in dediği gibi iyi insan olmak kisvesinden sıyrılıp daha iyi bir dünya bırakmak adına doğruyu söyleyebilmek, kötü bilinmeyi göze alabilmekle mümkün olabilir.

'Şahsım' olmanın tarihsel hafifliği

Nur Betül Çelik (Duvar) 13 Aralık 2019

Devletin en üst temsil kurumu olan Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişi, egemenliğin simgesidir, reis midir? Siyasal partiler çete midir ki liderleri reis olsun? Ülke bir tekne midir ki dümendeki reis olsun? Ama işte her şey bir şahsa indirgenirse, o şahıs kendisini tıpkı feodal hükümdar gibi bütün ülke topraklarının sahibi sanmaya başlar. Bir karış toprağı bile kendi sadık bendeleri dışında kimse sahiplenmesin ister. Hatta kendi malı gibi gördüğü toprakların üzerinde yaşayan herkesin kendisine neredeyse doğuştan sadakat borcu olduğuna hükmedebilir.

İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine…

Murat Sevinç (Duvar) 12 Aralık 2019

Allah bilir burada yazmayı ihmal ettiğim başkaca yetkilere de sahip olan Recep Tayyip Erdoğan'ın, İngiltere, Fransa, Almanya ve şahsım, dörtlü zirve yaptık, ifadesinde bir gariplik yok.

Yeni rejimin hukuk düzenine göre, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı'nın 'şahsının, ' İngiltere, Fransa ve Almanya ile dörtlü zirve yapması, anayasa-yasa-kararname hükümleri göz önünde bulundurulduğunda, olağan karşılanmalıdır.

Şahsım hükümet sisteminde 'terörist' ne anlama gelir?

Dinçer Demirkent (Duvar) 12 Aralık 2019

15 Temmuz darbe girişimi ve ardından 20 Temmuz'da yeni rejim inşa edilmeye başlandığında AKP-Erdoğan'ın terör ekseninde yarattığı korkunun zemini bir bütün olarak hazırdı. Herkesin terörist ilân edilebileceğini Fethullahçı çetenin operasyonları sırasında öğrenmiştik zaten. Genel Kurmay Başkanı da terörist olabildikten sonra bir akademisyen, sanatçı kimdi ki? Suçlu ile terörist arasındaki kurallar bakımından sürekli genişleyen bir ayrım da buna hizmet etti. Erdoğan Fethullahçıların terör kavramı aracılığıyla kurduğu düzeni bir ileriye taşıdı. Terörist olarak tanımlanan kişi suç işlemek zorunda değil artık, yani terörist olabilirsiniz, buna yönelik suçlanacak hiç bir eyleminiz olmayabilir hatta savcılar dava açmayabilir, yargıçlar sizi yargılamayabilir. Sadece ilân yeterlidir. Cezanızı da mahkeme vermez böylece. Ceza sürecinin işleyişi ilân ile başlar, ardından linç süreci gelir. Mahkemelerde hakkınızı savunamazsınız, masumiyet karinesi burada işlemez. Linççi güruhlar mahkeme önüne çıkarılmaz. Başınıza ne geleceğini öngöremezsiniz. Birisi, özellikle iktidar blokunda yer alan birisi size terörist diye bağırdığı anda artık hukuk koruması kalkmış olur. Erdoğan'ın terör aracılığıyla yarattığı korkunun temel stratejisi budur.

Ümmetin kurdu kendinden olur

Tayfun Atay (T24) 11 Aralık 2019

Beş yıl önce Diyanet İşleri eski başkanı Mehmet Görmez açıklamıştı yukarıdakine benzer bir başka buluşma olan Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi toplantısında: Yapılan araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama 1000 Müslüman katledilmekte diye…

Amma ve lâkin bunların yüzde 90'ı yine Müslümanlar, yani kardeşleri tarafından katledilmekte diye!

Keyfiyet bu: Hurmanın yüzde 90'ını ürettikleri gibi, günlük ümmet katlinin yüzde 90'ını da yine Müslümanlar üretiyor!

12 Eylül, Sol, Muhasebe

Tanıl Bora (Birikim) 10 Aralık 2019

'En önemli' tartısına çıkaracak değilim de, çok önemli bulduğum bir muhasebe kalemiyle bitirmek isterim. Anı yazarlarının büyük çoğunluğunun takıntı halinde tekrarladığı bir mesele: Sol içi husumetin delice girdabı. 'Öteki' sollara kahrettikçe kendini arınıyor, yüceliyor zannetmek; en yanlış veya 'en rakip' bulduğu sol grupla cebelleşmeyi en acil –her halükârda en zevkli– politik uğraş addetmek. Temel esaslarda ve vahim tehditler karşısında asgarî müştereklerin stratejik aklından da, arkadaşlık hukukunun ahlâkından da uzak düşmek.

'İsraf' edilen, bizim yurttaşlığımızdır!

Murat Sevinç (Diken) 9 Aralık 2019

Devlet bize 'ekmek' vermiyor. Biz emek harcıyor, emeğimizin pek azını kazanabiliyor ve kalanını bizi sömürenlere 'hediye' ediyoruz. Bunun adı 'sömürü', malûm. Ezcümle biz devletluya ekmek veriyoruz. Sayemizde ekmek yiyorlar. Hatta pasta! Fakat bizi yönetebilmek için, bütün resmi ve gayrı resmî araçlarıyla bizi 'ekmek verdiklerine' ikna etmek zorundalar. Şükran duymalıyız ki, buyurabilsinler.

Sözün özü, hani şu 'israf' olarak adlandırılan işler var ya, işte onlar, temel yurttaşlık 'hakkımızın' ihlâli, devlet ile aramızdaki en somut bağın hiçe sayılması anlamına geliyor.

Büyük Birader'in mutasyonu

Shoshana Zuboff → John Naughton (1+1 Forum) 8 Aralık 2019

Gözetim kapitalizmine savunmasız yakalandık, çünkü eylemlerini tahmin edebilmemizin hiç bir yolu yoktu, tıpkı Karayip halkının, İspanyol monarşisinin bayrağını dalgalandırarak aniden ortaya çıkan denizcilere karşı konukseverliklerinden bir kan deryasının akacağını tahmin edemedikleri gibi. Biz de Karayipler halkı gibi, benzeri görülmemiş bir şeyle yüz yüzeydik.

Bir zamanlar Google'da arama yapardık, ama artık Google bizler üzerinde arama yapıyor. Bir zamanlar dijital hizmetlerin ücretsiz olduğunu düşünüyorduk, ama artık gözetim kapitalistleri bizim bedava olduğumuzu düşünüyor.

Dünya tarihindeki en büyük propaganda makinası: FACEBOOK

Sacha Baron Cohen (Açık Radyo) 1 Aralık 2019

Neyse ki şimdi internet şirketleri, pedofillerin, çocukları hedef alarak kurdukları siteler nedeniyle sorumlu tutuluyor. Bence din ve ırklarından dolayı çocukları kitle halinde katletmeyi öneren şirketleri de bu sorumluluk ağı içine almalıyız. Ama belki bu bile yeterli olmaz. Belki şirketleri parasal ceza ödemeye mecbur etmek de yerli değildir. Belki Mark Zuckerberg'e ve benzer şirketlerin genel müdürlerine şunu deme zamanı geldi: Halen bir yabancı ülkenin seçimimize müdahale etmesine izin verdiniz, Myanmar'daki soykırımın gerçekleştirilmesinde kolaylaştırıcı rolü oynadınız; bir daha benzer bir şeyler yaptığınızda gideceğiniz tek yer var: Hapishane.

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

88