Patronsuz Medya

Kobanê üzerinden HDP'ye kumpas

Selahattin Demirtaş (Duvar)

Altı yıl sonra yeniden yeniden tutuklanıp yargılandığımız ve gerçekte sorumlusu değil mağduru olduğumuz Kobanê katliamlarını, kumpas gizli tanıklarıyla üzerimize yıkabileceğinize, sorumluluktan kurtulabileceğinize gerçekten de inanıyor musunuz? Bu kumpasın bir gün tüm yönleriyle aydınlanmayacağını mı düşünüyorsunuz?

Bugün yaslandığınız faşizmin hep var olacağına ve yaptığınız her şeyin yanınıza kalacağına gerçekten inanıyor olmalısınız. Çünkü sahiden de çok cesur (!) ve pervasızsınız. Bizi korkutup yıldıracağınızı düşündürtecek ne yaptık ki, direnmekten başka? Ama şundan emin olun, etrafınızdaki çember daralıyor ve yargıya hesap vereceğiniz günler yaklaşıyor. Size tavsiyem, korkun. Çünkü biz halka güveniyoruz, Hakk'a ve halka sığınıyoruz. Siz neyinize güveniyorsunuz?

* * *

'Yahu biz zaten fakirdik, daha ne kadar fakirleşebiliriz şu hayatta?'

Pınar Öğünç (Duvar)

Zygmunt Bauman, modernitenin bir yüzünü de atık üzerinden tarif ediyor. Hem insanî atıklar, hem de atık insanlar üzerinden. Modern üretimin ve hayatın kendisi kılınan tüketimin safrasıyla başa çıkmanın yolları, Türkiye'nin de iştahlı bir çöp ithalatçısı olduğu düşünülürse, bunun doğurduğu yeni tür kolonyalizm, bunlar hep bu çağa mahsus meseleler. Fakat bir de ihtiyaç fazlası, ıskartaya çıkarılmış, hurda insanların tasfiyesi var. Kim bunlar? Kayıt dışı bırakılanlar, istenmeyenler, ıskartaya çıkarılanlar, kâğıtsızlar, mülteciler, bu yüzden yersiz yurtsuzlar, devletin ancak asayiş konusu ettiği tutunamayanlar, bu sistemin atıkları… Bauman, atık toplayanların iki meselenin de sınırında, modernitenin gizli kahramanları olduğunu söylüyor.

* * *

Bir siyasi faaliyet türü olarak, homurdanmak…

Murat Sevinç (Duvar)

Ben de arada bir katılıyorum homurdanma etkinliklerine, hep birlikte homurdanıyoruz. Siyasi faaliyet olarak homurdanmayı seçenler bir örnek değil kuşkusuz. Eğitimli mi değil mi, kadın mı erkek mi, daha önce siyasî herhangi bir faaliyeti olmuş mu olmamış mı, dönem mağduru mu yoksa yalnızca canı mı sıkkın… Her birinin homurtusu farklı. Ortak bir noktaları, olup bitene 'sandık' dışında bir yolla yön verebileceklerine dönük umutsuzlukları. Özellikle homurdanan eğitimli orta sınıf (homurcan ve mızılsu), örneğin sinirlendikleri bir firmanın ürünlerini almazlarsa o firmaya ders verebileceklerini dahi kabullenmek istemiyor sanki. Her şeyin ama her şeyin, kendi zımni ya da açık onay ve vergisiyle yapılabildiğini… Haliyle ortada yalnızca zorunlu bir çaresizlik durumu değil, özenilip inşa edilmiş ve beğenilir hale gelmiş bir çaresizlik hissi var.

* * *

Yoksulun payına düşen

Zeki Coşkun (Duvar)

Galeano'nun deyişiyle pek çok terör rejimine 'demokrasi' deniyor, her şeyden önce. Ve devamı:

Aşk, insanla otomobil arasındaki ilişkiyi tanımlıyor.

Devrimden, yeni bir deterjanın mutfakta yapabilecekleri anlaşılıyor.

Zevk, belli bir marka sıvı sabunun ürettiği bir şeydir.

Mutluluk, sosis yemenin verdiği bir duygudur.

Bunlar dışında söz ve anlam kullanımı, resmen-fiilen yasak halini alır zamanla. Ülkesi Uruguay örneğini anarak yazar, sokak röportajlarının yasaklanmasına değinir. Uzman olmayan kimselerin görüşlerinin yayınlanmasına yasak getirilmiştir, görünüşte.

Öyleyse, iktidarın tekeli sözün tekelini de dayatıyordu ve 'sıradan vatandaş' denilenleri de sessizliğe zorluyordu. Bu, özel mülkiyetin tanrılaştırılmasıydı ve yine öyle: Yalnızca fabrikaların, toprağın, evlerin, hayvanların hatta insanların sahipleri yoktu, konuların da sahipleri vardı.

* * *

Demokrasicilik oyunu ve 'ilk seçimde gidecekler' palavrası

Levent Gültekin (Diken)

Hukukun, demokratik meşruiyetin olmadığı, sandık güvenliğinin sağlanmadığı bir ortamda yapılacak seçim sadece Erdoğan için değil, diğer tüm siyasî aktörler için de son seçim olma özelliği taşıyor.

Eğer olacaksa bu son seçimde ya Erdoğan kaybedecek ya da bütün muhalif aktörler tasfiye olacak.

Çünkü Erdoğan'ın kazanması durumunda ülkedeki tahribatın kalıcı hale geleceği ve bunun toplumda oluşturacağı öfkeden bütün siyasî aktörlerin payını alacağını ve mevcut muhalif aktörlerin hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam edemeyeceklerini görmek için kahin olmaya gerek yok.

* * *

Dünyayı vasatlar yönetiyor

Alain Deneault (Medyascope + Teelerama)

Çoğu zaman uzman, demin tanımladığım anlamda vasattır. Yetersiz olduğundan değil, fakat düşüncesini onu istihdam edenlerin çıkarları uyarınca formatlıyordur. Kendilerini meşrulaştırmak için ona ücret ödeyenlerin ihtiyaç duydukları pratik ya da teorik verileri sağlar. İktidar için, aracılığıyla düzenin dayatıldığı ortalama varlıktır.

Böylelikle uzman, filân şirket, falan sanayi, vb özel çıkar tarafından temenni edilen parametrelere kapatır kendini. Obezite üzerine bir araştırmada Coca-Cola'nın adını zikretmeyecektir, çünkü araştırmayı bu marka finanse etmiştir. İklim değişimlerinin sanayi faaliyetlerine bağlı olmadığını belirtecektir, çünkü araştırmalarını Exxon Mobil bursuyla sürdürmektedir. Uzmanların hakkından gelebilmek için, zamanının doktorlarını Hastalık Hastası'nda yerden yere vuran Molière gibi biri gerekirdi.

* * *

Gösteri toplumunda 'influencer' olmak…

Anıl Aba (Birgün)

Eskiden reklam ve pazarlama, sektöre ilk girenlerin tekelindeydi. Duygu Özaslan ya da Berkcan Güven gibi sıradan insanların reklam pastasından pay almaları çok zordu. En fazla kalabalık sahnelerde figüran olurlardı. İnternet ve influencer marketing ile birlikte sıradan insanların da kendilerini gösterme imkânı bularak reklam pastasından pay almalarının demokratikleşme olduğunu düşünenler olabilir. Fakat reklam ve pazarlama kapitalizmin en kokuşmuş, en çürümüş, en arlanmaz, en bullshit sektörlerinden biridir. İnternet sayesinde artık daha eşit ve daha demokratik çürüyor olmamız ilerleme değil gerilemedir.

* * *

Siyaset 'boşluk' kaldırır mı?

Kemal Can (Duvar)

Antonio Gramsci'nin kriz, eskinin ölmekte olduğu, ama yeninin doğamadığı durumdur sözüne son yıllarda çok müracaat ediliyor. Siyasetin göbeğindeki dev boşluk, ölenin gömülmesine, gelenin doğmasına yer bırakmayan kocaman bir alan kaplıyor. Siyasi kriz dediğimiz şey de tam bu aslında. Şartlar değiştiğinde veya aktörler başkalaştığında, mevcut durumun kendiliğinden değişeceğini zannetmenin hayli sorunlu olduğunu yaşayarak görüyoruz. Ancak defalarca yanlışlanmasına rağmen bunun tek umut olarak tekrar edilmesinden vazgeçilmediğini de izliyoruz. Aynı şey şartların ve aktörlerin imkânlarına yüklenen çıkışsızlık için de geçerli. Siyasi alanın belirleyici dönüştürücü özelliğine, siyasetin bir özgürlük alanı olarak tarifine inançsızlık, bazen kötü niyetli manipülasyonlarla buluşuveriyor. Serbest piyasanın rasyonel faydayı her durumda kendiliğinden üretebileceği palavrasında olduğu gibi, liberal demokrasi deneyiminin kendi krizini çözebileceği veya çıkan her boşluğu dolduracağı vaadi de çökmüş durumda.

* * *

Denizlerimiz plastik çorbasına dönecek

Sedat Gündoğdu (Diken)

Plastik atıkların doğada binlerce yıl kaldığını belirten öğretim üyesi, şöyle devam etti: Yeni yapılan bir çalışmada yaklaşık 20 milyon ton plastik atığın denizlerde olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam, 2030'da 50 milyon tona ulaşacak. Bu miktardaki plastiğin denize karışması demek, denizlerin plastikle bir çorba haline gelmesi anlamı taşıyor. Böyle devam ederse deniz canlılarına yaşam alanı kalmayacak. Ciddi anlamda tek kullanımlık plastik kullanıyoruz, bu plastikleri balıklar yiyor, dolayısıyla balığı yiyen kişiler de bu plastiği yiyecek. Bazı plastikler vardır ki, insan bünyesine girince kanser riskini ortaya çıkarır. Kuzey Doğu Akdeniz, en fazla plastik atığın bulunduğu yer. Bunun yanında Doğu Akdeniz ülkelerinden ciddi anlamda plastik atık bizim sahillerimize geliyor. 1 metrelik alanda bir ilâ yedi plastik atık var, 100 metrelik bir kulvarda yüzdüğünüz zaman, 20 ilâ 30 plastik partikül yutma riskimiz var. Mısır, Lübnan İsrail, Kıbrıs ve Suriye'nin denize döktüğü çöpler bu bölgeye kadar ulaşıyor.

* * *

Kitabın hukuku

Besim F. Dellaloğlu (Duvar)

Bunun temel nedeni ise bazı ülkelerde kitabın suçtan, cezadan, hukuktan, siyasetten görece özerk bir biçimde tasavvur edilemiyor olmasıdır. Yani kitap, sivil, kişisel, mahrem bir şey değildir. Oysa kitap bireye, topluma gerçek faydasını bu çerçevede sağlayabilir. Belki de bu nedenle hocalık hayatımda derslerimim okuma listeleri dışında öğrencilerime kitap listesi vermemeye her zaman özen gösterdim. Elbette beğendiğim kitaplardan söz ettim zaman zaman ama okunması şart olan kitap listelerim hiç olmadı. Bu konuda çok yoğun taleplerle karşılaşsam bile. Sonuçta ben bir şeyh ya da siyasî lider değilim. Kendi kişisel entelektüel maceramı başkalarına tartışılmaz bir doktrin olarak öneremem. Herkesin kendi yolunu inşa edebilmesini mümkün kılmak gerek.

* * *

Yalnızlık Bakanlığı

Zeki Coşkun (Duvar)

Bir yandan Demir Leydi Margaret Thatcher'ın 1987'deki Toplum diye bir şey yoktur salvosuna eşlik eden imha politikaları devam ediyor otuz yıldır. Enkaz kaldırma kabilinden bakanlıklar kuruluyor mecburen. Yalnızlık Bakanlığı, İntihar Bakanlığı… Belki yenileri gelecek yakında. Can Sıkıntısı Bakanlığı, meselâ.

Çare olur mu?

Pek mümkün değil. Hannah Arendt'in de işaret ettiği üzere totaliter toplumlar ve devletler, bireyleri kitlesel yalnızlığa mahkûm ediyor. Yalnızlığa sürüklenenler, bu çaresizliğin, zayıflığın, korkunun ilâcı olarak otoriteye, güce sığınıyor, dahası tapınıyorlar. Ya da, öteki yalnızları, öteki çaresizleri seyredip avunuyorlar… Ya da buna karşı savaşanları çekip öldürüyorlar.

* * *

2045'te Dünya sıcaklığı 2 derece artacak

Kozan Demircan (Blog)

Bugüne kadar zengin ülkeler hep küresel ısınmayı önleme sözü verdiler ama bu sözü hiç tutmadılar. Amerikalı politikacılar halkı küresel ısınma olmadığına ikna etmek için türlü yalan söylediler. İklim değişikliği dediler, ama küresel ısınma demediler.

Neden mi? Çünkü petrolden temiz enerjiye geçmek petrol şirketlerinin işine gelmiyor ve iş adamları temiz enerjiye geçmek için para harcamak istemiyor. Üretim azalır, rakip ülkeler bizi geçer, gelirler azalır diye politikacıları satın alıp milleti oyalıyorlar.

* * *

Cipe binip çevre için mavi kapak toplamak

Ahmet Yeşil (Birgün)

Bir otomobil kullanıcısının doğaya verdiği tahribatı dengelemesi için pek fazla yapabileceği bir şey maalesef yok. Mavi kapak toplamak, çöpü geri dönüştürmek, hatta ağaç dikmek bir otomobilin doğaya verdiği zararı geri çevirmek için yeterli değil. Ağaç demişken; bir ağaç bir yılda ortalama 30 kilogram karbon gazını temizler. Yani bir otomobilin iki günde doğaya verdiği zararı telâfi etmek için bir ağacın bir yıl çalışması gerekir.

* * *

Virüs beklesin, vurun Marksiste!

Ümit Kıvanç (Duvar)

Ülke yönetenlerin ilk hedefi, virüsün yayılmasını önlemek değil, ölüm istatistiğini düşük tutmak. 65 yaş üstüne yönelik -ilerisi için de korkunç sonuçları olabilecek- ayrımcı tedbirlerin, virüsün yayılmasını önlemekle uzaktan yakından ilgisi yok. Genel duruma sadece dolaylı etkileri olabilir. O da, sağlık sistemini meşgûl etmeme. Evet, bu da hesaba katılması gerekli etken. Ancak 65 yaş üstü, çalışmayan vatandaşların, genel olarak, sürekli yer değiştiren ve çok insanla temas eden kimseler olmadıkları, hastalık ve ölüm ihtimalleri konusunda şüphesiz gençlere göre daha duyarlı ve korunmacı oldukları, virüs kaptıklarında çabuk ve kötü etkileneceklerinden, taşıyıcı olarak kapasitelerinin çok sınırlı olduğu ortada. Zaten, ayrımcı, faşizan anlayışın egemen olmadığı bir dönemde ve yerde bu tedbirler bu şekilde ağza dahi alınamazdı.

* * *

Kürt haysiyeti

Mücahit Bilici (Duvar)

Kürtlerin medenî haklarını bir örgüt, doğal haklarını da başka bir örgüt gasp etmiş olmalı ki onları koruması gerekenler ya onları dövüyor ya da götürüp varlıklarını kumarda-mumarda berheva ediyor. Benliği ve tırnakları alınmış Kürtler de kurtlar sofrasına düşmüş gibidir. Gün geçmiyor ki medyada insan kökenli kurtların Kürt kökenli insanlara saldırdığı haberleri çıkmasın. Peki, kendisinden koparılan haysiyetini telâfi etmek için ne yapıyor Kürt? Yediği her tokattan sonra merhamet ve anlayış dilenmekten başka bir şey düşünemiyor.

* * *

A.Ş. kendini niye yaktı?

Bahadır Özgür (Duvar)

Demirören'in aldığı gazeteler ve televizyonlar soğan üreticisine baskınları flaş haber geçerken, gıda fiyatlarındaki artışın oy kaybettireceğini gören Erdoğan, varlık kuyruğu adını taktığı tanzim satışlara başladı. Fakat aynı anda 15 Ocak 2019'da önce soğan, 11 Mart'ta da patates ithalâtında gümrük vergisini sıfırladı. Mısırlı Tarım Bakanı'nı sevindiren de buydu. 2013-18 arasında dünyanın en büyük patates üreticisi Kanadalı McCain Food'un danışmanlığı görevini yürütmüş bizim Tarım Bakanı o esnada ne yapıyordu peki? Niğde'de yerli tohum çalışmaları yürüten Patates Araştırma Enstitüsü'nü ziyaret edip, 'sarı-kırmızı' ve 'sarı-lacivert' renklerde ürettikleri 'taraftar patatesi'nden yapılmış cipsleri neşeyle yiyordu.

* * *

Yanlış teşhis, tehlikeli akrabalık

Ümit Kıvanç (Duvar)

Böylece, muhalefetin iki ana sebeple etkisiz ve şahsiyetsiz kaldığını görüyoruz. İlki, yanlış teşhisler, yanlış tespitler, iktidarınkilerden pek farklı olmayan, hattâ yer yer onunla ortak hedefler ve yöntemler. MHP'ye ısrarla, bugünkü koyu karanlığın mimarı ve daha da koyusunun tezgâhlayıcısı değil de, gerçekte çağdaş aydınlık cephesinin unsuruyken kelek yapmış eski dost muamelesi yapılmasının mâkûl sebebi nedir? Bu partinin geçmişindeki büyük suçların asla kurcalanmayışının, dert edilmeyişinin mânâsı nedir? Şu anda fiilen el konmuş Suriye topraklarından çekilmeyi siyasî mesele olarak dert edinen kaç muhalif siyasetçi biliyoruz? Askerî harcamalardan söz eden kaç muhalif ekonomiciye denk geldik? Demokrasi ve hukukla yakından ilişkili büyük hedef AB üyeliği terk edildiği için memnun muhalif sayısı az mıdır? Bizzat birçok muhalif bunu ülkeyi emperyalizme peşkeş çekme filân gibi bir şey saymıyor muydu?

* * *

Dayanıklılık testi

Kemal Can (Duvar)

İnsanlara tatil kredisi verip, niye tatile gittiler diye kızmanın yolu, maskeyi biz vereceğiz deyip satışını yasakladıklarında döşenmişti. Stok yapmayın deyip bir gece ansızın sokağa çıkmayı yasaklayınca, insanların tedbirsizleri suçlaması da becerilebilmişti. Sonuçta insanlar sadece diğerlerine bakıp, onların yaptığına kızarak idare etmeyi öğrendiler. Bu açıdan, acaba nasıl bir dünya ortaya çıkartacak diye merak uyandıran salgının, son derece yaratıcı idare etme pratikleri ürettiği söylenebilir. Dünyayı ve memleketi idare edenler, kabul edilebilir ve taşınabilir kayıplarla, dayanma testini geçebileceklerini düşünüyorlar.

* * *

Milliyetçiler, dinciler uzatmaları oynuyor

Gündüz Vassaf → Filiz Gazi (Duvar)

Aslında müthiş bir enerji var. Akademisyenler eşcinseller için bildiriler imzaladılar, Hrant Dink'le ilgili toplantılar yaptılar. Yunan- Türk kardeşliğiyle ilgili dernekler kurdular. Antiemperyalist Irak mahkemeleri kurdular. Fakat kendi evlerini, yani üniversiteyi, seslerini çıkarabilecekken ve hiç bir ceza almayacakken işlerini kaybetmeyecekken parmaklarını kaldırmadılar. Neden? Benim tek aklıma gelen oportünizm. Diyelim ki bir üniversitede 100 hoca var. Onların 30'u YÖK'e karşı. Bir şey yapmak istiyor. Ne yapabilir? Bildiri imzalayabilir. Derslere girmeyebilir. Fakat ben 30 kişiyken öteki taraf 70 kişiyse o zaman arkadaşlarımla ters düşmekten korkuyorum. Onların bana darılmasından korkuyorum. Çünkü okulun yemekhanesinde yan yana oturuyorum. Sinemaya da belki birlikte gidiyoruz. Ters düşmekten korkuyorum çünkü belki bir gün ona ihtiyacım olur. Niçin böyle düşünüyoruz? Türkiye'de mutlaka avukat arkadaşın olsun, doktor arkadaşın olsun derler. Niçin? Güvensiz bir toplumda yaşıyoruz. Torpile ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz ki öyle… Öyle olunca sesimizi çıkarmaktan, yakın çevremize ters düşmekten korkuyoruz. Üniversite hocasının devleti eleştirmesi kendi kurumunu eleştirmesinden kolay. Onun için muhalafet yok. Devletin şiddet kullanmadığı dönemlerde bile böyle oldu.

* * *

'İpek zavallı çaresiz dünyada'

Hürrem Sönmez (Diken)

İpek adli tıp muayenesinde, adliyede yalnızdı. Arkasından Bir asker ya da memurun nikâhı ile kendilerini yaşadıkları hayattan kurtarmaya çalışan kızlar diye hiç haddi olmadan büyük büyük tespitler yapan veya internet yüzünden fiber optik romantizm hayallerine daldıklarını ve aldandıkları için başlarına bunun geldiğini yazan, daha da ileri gidip Şerefli Türk askerini baştan çıkartıp sonra da iftira etmiş demeye getirenler, doğrudan veya dolaylı İpek'i suçlayanlar karşısında 'yalnız bir ölü' olarak kalmamalı ama. Aynı cendereye sokulmuş başka genç kadınların aynı kaderi paylaşmaması için.

* * *

Zenginler iklim krizindeki sorumluluklarından nasıl kaçıyor?

George Monbiotg (Duvar + The Guardian)

Malthusçuluk kolayca ırkçılığa evrilebilir. Dünyadaki nüfus artışının çoğu, büyük kısmı siyah veya esmer insanların bulunduğu en yoksul ülkelerde gerçekleşiyor. Sömürgeci güçler, 'barbar' ve 'yozlaşmış' insanların 'üstün ırkları bozacağı' hususundaki ahlâkî bir paniğe atıfta bulunarak kendi vahşetlerini haklı göstermeye çalışmışlardı. Bu iddialar, günümüzde aşırı sağ tarafından 'beyazların azalması' ve 'beyaz soykırımı' hakkındaki komplo teorilerini teşvik edecek biçimde yeniden canlandırıldı. Zengin beyaz insanlar, yanlış bir şekilde, kendi çevresel etkilerinin suçunu çok daha yoksul olan esmer ve siyah insanların doğum oranlarına yüklediklerinde, parmaklarıyla onları işaret etmeleri bu anlatıları pekiştirir. Bu yaklaşım, doğası gereği ırkçıdır.

* * *

Kapitalizm ehlileştirilebilir bir sistem değildir

Fikret Başkaya → Yusuf Gürsucu (Yeni Yaşam)

Küresel oligarşi, her yerdeki hâkim sınıflar, özyönetime dayalı otonom bölgeler 'adacıklar' tarafından yerinden edilemez. Bir de zaten kapitalizmden çıkmak için çok zamanımız yok. Fakat, söz konusu deneyler kapitalizmden çıkıldığında nelerin nasıl yapılabileceğine dair önemli bir birikim sağlar. Zaten sosyalizm de her aşamada özyönetimi var sayar… Özyönetim olmadan sosyalizmden söz edilemez. Zira, özyönetim demek, geniş emekçi kitlelerinin sosyal sürecin her aşamasına müdahil olması, belirleyici olması demektir.

* * *

Söz konusu insan hayatıysa gerisi teferruattır

Ahmet Murat Aytaç (Duvar)

Bir insanın kafasında neler olup bittiğini, onun iradesinin son tahlilde nasıl ve hangi yönde gelişeceğini kendisi dışında hiç bir güç bilemez. Bu bakımdan açlık grevini, yani bir insanın kendi hayatını bir amaç uğruna riske atmasını, hayat ile ölüm arasındaki gerilim üzerinden tartıştığımız diğer sorunlar bağlamında ele alabileceğimize inanıyorum. Ben açlık grevlerini veya ölüm oruçlarını desteklemeyi doğru bulmuyorum, çünkü bu benim açımdan bir başkasının ölümüne alkış tutmaktan farksızdır. Kendini insandan daha aşağı bir varlık olarak konumlandırmış güçlere karşı mücadele eden bir insanı ölmeye teşvik, onu feda edilebilir biri veya yaşamaya değmeyecek bir can olarak başka bir yoldan insanlık dışı bir konuma itmek anlamına gelir. Öte yandan bir insan kardeşimin hayatı için çabalamamayı, onun eylemine son vermesini sağlayacak olası bir uzlaşı konusunda sessiz kalmayı da hiç doğru bulmuyorum. Zira hiç bir insanlık krizi sadece ilgili taraflar arasında bir sorun olarak kalmaz, tüm insanlığı bağlar. Söz konusu olan insan hayatıysa gerisi teferruattır.

* * *

Türkiye bir toplum mu?

Necmi Erdoğan (Birgün)

Tali konuma itilmiş veya kalıntıya dönüşmüş olsalar da, kadim insani, ortaklaşmacı, dayanışmacı gelenekler halkımız arasında yaşatılmaya devam ediyor. (Halkımızın vaktiyle Kıvılcımlı'nın Karaözü köylüsü için söylediği gibi eşit kan kardeşliğinden gelen bir nevi sosyalizmi hâlâ yaşadığını artık düşünemesek de.) Dahası sözünü ettiğimiz şebekeye karşı, eşit, özgür ve barışçıl bir var oluşa dayalı bir toplumsal bağ kurmak isteyenlerin öne sürdükleri bir başka ortaklık daha var. Yasanın etrafından dolaşmak yerine karşısına çıkanların, Van'daki depremzedelere taş değil de ilâç gönderenlerin, Soma'da öldürülen maden işçilerine üzülmekle yetinmeyip çocuklarına bisiklet götürmeyi akıl edenlerin ve aktif ve sorumlu bir özne olduğunun bilinciyle Ankara garının önünde yerini almışken katledilenlerin gösterdikleri ortaklık. Zaten suç ortaklığı zincirinin en baş halkasını da muktedirlerin ve yardakçılarının onların iradelerine hışımla saldırmaları oluşturuyor. Türkiye'nin bir toplum haline gelmesi ancak onların önerdiği bağ etrafında mümkün olabilir. Ancak bu yolla, bu ülkeyi yurt belleyenler içinde yaşadıkları veya maruz kaldıkları bu suç ortaklığı hali ile yüzleşebilir ve bu müesses nizamın yerine kendi kurucu güçleriyle yarattıkları bir eşit ve özgür yurttaşlar topluluğu düzenini koyabilirler.

* * *

Sosyal medyaya fazla güvenmeyin

Kemal Can (Duvar)

Dünyada ve Türkiye'deki önemli bazı gelişmelerde oynadığı rol dolayısıyla, kendiliğinden bir pozitif özellik kazandığına inanılan sosyal medya, geçici üstünlük ve alınmış olumlu sonuçlar sayesinde bambaşka bir dünya kurmadı. Her yer ne kadar kötüyse orası da o kadar kötü, herkes ne kadar iyiyse buradakiler de o kadar iyi. Hatta gerçekliğin çok daha kolay eğilip bükülebildiği, geçiciliğin meziyet sayıldığı bir yer olduğu için çok daha tehlikeli sayılabilir. Bu yüzden, sahici dinamikleri etkileyebildiği ve desteklediği ölçüde değerli olabilen sosyal medyaya olduğundan daha yüksek bir misyon yüklemek saçma.

* * *

Göçmen kaçakçısı anlatıyor: "Helal bir ekmek olmadığını biliyorum"

Hicran Urun (Yeni Yaşam)

Avukat Onur Can, her iki batan teknede yargılanan kişilerin akraba olduğuna dikkat çekiyor: Yakın tarihli iki tane tekne olayı var; Çarpanak adası ve Adilcevaz. Bu ikisinin failleri akraba. Hiç kimse ceza almıyor. Bundan cesaret alarak bir daha yapıyorlar. Son çıkan infaz paketinden sonra bunların ceza alması mümkün değil. Bir müvekkilim var, AVM'den bebe bisküvisi çalıyor, 2018 sonlarında aldığı ceza 7 yıl.

* * *

Elma mı Portakal mı?

Yıldıray Oğur (Serbestiyet)

Her çağın Kızıl Elması ayrı.

Belki de 2020 yılında Kızıl Elma için marş besteleyip, büyük prodüksiyonlar yapmaya, hamasi sözler söylemeye gerek yoktur.

Muhalif bir gazetecinin her akşam büyük bir kanalda huzurla ve güvenle haber sunabilmesi yeterlidir.

Elma mı Portakal mı sorusunun cevabı belki de Portakaldır.

* * *

'Bir ülkeyi işgal eder gibi köye çıkarma yaptılar'

Murat Sarı → Filiz Gazi (Duvar)

Çamlıhemşin'de, Fırtına Vadisi'nde 'Yeşil Yol' başladığı zaman oradaki köylüler -ki içlerinde benim annem, halam da vardı- iki defa kepçeyi durdurlar. 2016 yılında bir grup 12 kişiydi. 2017'deki bir grup da 8- 9 kişiydi. Her iki grup da jandarma tarafından gözaltına alındı. Haklarında ceza davası açıldı. Ceza davasının konusu da 'iş ve çalışma hürriyetini ihlâl'di. Bu insanlar sonuçta kendileri jandarmayı aramışlardı. Demişlerdi ki, 'Bakın; yaylada 2000 metrede iş makinesi gelmiş, meraya zarar veriyor, bunlar ne için çalışıyor? Çalışma izinleri var mı? Jandarma geliyor, şikâyet eden insanları gözaltına alıyor. Sonra savcılık ceza davası açıyor. 2016'da başlayan yargılama halen devam ediyor. Bu sırada Danıştay, Yeşil Yol'u durdurdu. Bir bakıma iş makinelerini durduran insanları haklı gördü ama onlar şuanda halen yargılanmaya devam ediyor. İşin özü bu.

* * *

Siyaset, gerçekler, Abdullah Gül-2

Ümit Kıvanç (Duvar)

Ve Türkiye dışında lâfa kendisinden başlanacak olan ama burada rahatlıkla ihmal ettiğimiz noktaya gelelim: Nedir Abdullah Gül'ün memleketin temel meselelerine dair görüşleri, çözüm önerileri? Var mı böyle bir şeyler, notları arasında?

Abdullah Gül, kararlı bir politikacı değil, hasbelkader siyasî figür. Bildiğimiz özellikleri arasında güler yüzlülüğü, mütemadiyen ona buna hakaret ederek etrafı terörize eden biri olmayışı, komşunuz olsa iyi geçineceğiniz bir mâkûl adama benzeyişi güzel. Oturtulmaya çalışıldığı, akşamüstü balkona atılmış sandalye olsa bunlar iyi de… Haydi bu lâf da burada kalsın.

* * *

Popülizm ve Halk

Jan-werner Müller (Skop)

Otoriter-popülist rejimlerin, özellikle gerçek Türk, gerçek Macar, Gerçek Hint, gerçek Amerikalı gibi idealler üzerinden mütemadiyen toplumları bölme peşinde olduğu doğru. Ama bu kültürel hegemonya girişimleri çok daha dünyevî bir şeyle birlikte ilerliyor: Liderler arasındaki kendini zenginleştirme eğilimi. Otoritarizm, kleptokrasiyle bir arada yürür. Bu birlikteliğin en basit açıklaması şu: Hukuki ve siyasî kısıtlamaların bulunmadığı durumda kendi yararına iş yapmak çok daha kolaydır; bu da liderlerin, iktidardan düştüklerinde ceza almaktan kaçınmak için hukukî ve siyasî sistemi sıkı denetim altında tutma ihtiyaçlarını pekiştirir. Ama bunun altında siyasî bir mantık da vardır: Başkalarını suça ortak etmek onları rejime bağlar, sadakate zorlar; kitlesel kayırmacılık –yandaşların himaye edilerek ödüllendirilmesi– kitlesel biata meyleder.

* * *

Bu gaz otoyolda şerit değiştirmeye bile yetmez

Musa Özuğurlu (Duvar)

Peki bulunan miktar söylendiği gibi Türkiye'yi enerji devi yapar mı? 100, 50, hatta 25 yıl önce bulunup çıkarılsaydı belki evet. Ama çıkartılacak gaz size yetmiyor ki ihraç edip enerji devi olabilesiniz. Üstelik miktar çok olsaydı da hemen işe yaramayacaktı. Şimdilerde gaz her yerden çıkıyor. Yani arz talep dengesini düşündüğünüzde hayal kurduracak bir durum yok ortada. Diğer yandan hayal kurabilmeniz için rezervlerinizin Rusya, İran, Katar ve daha 25 ülke gibi trilyon metreküp ile ölçülmesi ve ihracatınızın büyük miktarlara ulaşması gerekir. Yani görünür gelecekte eksen değiştirmenize olanak sağlayacak bir durum yok.

* * *

Müjdemi açıklıyorum!

Önder Algedik (Duvar)

Ben size doğal gaz, kömür ve petrol faturalarında kurtulacağınız bir Türkiye müjdesi veriyorum. Benim müjdem daha çok gaz, daha çok kömür, daha çok petrol ve daha çok vergi, iklim krizi ve çevre felâketi değil. Kentin sokaklarını yayalara, bisikletlere, çocuklara açmayı müjdeliyorum. Çok daha güzel şeyler, yürüyebileceğiniz kaldırımlar, çocukların sokaklarda yakar top oynamasını, ip atlamasını müjdeliyorum. Hatta öyle ki hafta sonları caddelerin kapatılacağı, insanların dans edebileceği bir ülke müjdeliyorum.

* * *

Kapımın önünde döner yiyorlar

Aytaç Ünsal → Ayça Söylemez (Bianet)

Jandarmanın bu iki gecelik davranışları bilinçli bir organizasyon işi de olabilir, kendiliğinden yaşanmış da olabilir. Çok önemli değil. Bu pratiklerde Anadolu kültürü yoktur. Bu pratiklerde halkın değerleri yoktur. Çünkü bu topraklarda aç ya da tok önemli değil, bir yiyeceğin kokması diğerine ayıp olarak görülür. Kalabalık içinde yemek yemek hoş karşılanmaz. Aç olanın gözünün içine baka baka yemek bir tarafa, onun açlığından rahatsızlık duyulur. Halkın şekillenişi böyledir.

* * *

Entelektüelin sosyolojisi

Besim F. Dellaloğlu (Duvar)

Dolayısıyla okuryazarlarının arkasından, çoğu zaman gayet bilinçli bir acımasızlıkla Bu ülkeden neden büyük entelektüeller çıkmıyor? diye koşuşanların yüzüne karşı artık birilerinin şu soruyu sorması gerekiyor: Karşına bir entelektüel çıktığında bunu fark edecek bir halde misin gerçekten? Entelektüel kapasitesi olan okuryazarlarını hapishanelerde çürütmüş, içeri atamadığına da sükût suikastı uygulamış bir ülkede entelektüel kıtlığı olmasına fazla şaşırmamak lâzım. Entelektüel de birçok değerli ürün gibi elverişli toprakta biter.

* * *

Bilgi imparatorluğu şenlikleri

Zeki Coşkun (Duvar)

Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley'in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına iple asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Huxley'in Brave New World Revisited'de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen kamusal özgürlükçüler ile rasyonalistler, 'insanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığı'nı hesaba katamamışlardı.

* * *

Yazması olup da okuması olmayan lâikçi ihvana son defa

Baskın Oran (Artı Gerçek)

Bitirmeden önce:

1) Yukarıda methettiğim reformlar o zaman için bile yetersizdi. Onun içindir ki Yetmez… dedik zaten.

2) 2010'daki desteğin ertesi günü dönüşmedi bugünkü korkunç durumuna Erdoğan. Meselâ 2011'de İstanbul Sözleşmesi'nin ilk imzacısı oldu. Mayıs 2013'te Türkiye'deki ilk barışçı Kürt çözümüne girişti.

Fakat aynı yılın sonundaki 17-25 Aralık ithamları diyelim isterseniz, kendisine fazlasıyla yaşamsal gelmiş olmalı ki, Dr. Jekyll'i Mr. Hyde'a dönüştürüverdi. Aynen Stevenson'ın romanındaki gibi.

3) Erdoğan dönüşüverince, 2010'da nasıl desteklediysek, aynen öyle kösteklemeye başladık derhal. 1930'dan beri hiç bir şey değişmesin diye askerî darbecileri on yıllardır desteklemiş olanların ve Cumhuriyeti Korumak adına dincilere bilmeden su taşımışların aksine laikçi imana değil demokratik fikre dayandığımız için, iyi olana iyi kötü olana da kötü dedik. Demeye de devam edeceğiz.

Belki de olay böyle fazla basit olunca, böylesi iman sahiplerince zor anlaşılıyor.

* * *

'Yetmez Ama Evet' diyenler anlatıyor

Alper Budka (Duvar)

Ben Yetmez ama evet değil, doğrudan evet dedim. 'YAE', AKP'den beklenti içeren bir cümle. Bense AKP'nin referans kaynağı olan siyasal İslam ile demokrasi arasında birlikte var olamayacakları bir çelişki olduğu kanısındayım. Ben çoğunluğu generallerden oluşan MGK'nın 'iktidarlar üstü bir iktidar' olmasına son verecek, Kenan Evren ve suç ortaklarının yargılanmasının önünü açacak, kısaca faşist 12 Eylül rejiminin Anayasasından kıymık koparacak değişikliklere evet dedim. Bugün de herhangi bir parti o Anayasadan yeni kıymıklar koparırsa yine evet derim. Keşke boykot deseymişim demedim, çünkü oylamayı gayrımeşru kılacak boyutta bir kitlesel boykot olamayacaksa boykot kararının 'Ben elimi kirletmeyeyim'den ibaret bir tavır olduğunu düşünüyorum. Erdoğan bir gecede otokratlaşmadı. İlle de bir dönüm noktası seçilecekse 2014 yazındaki Cumhurbaşkanı seçiminin ardından tek adam yönetimine hızla geçilmeye başlandığı kanısındayım.

* * *

Zaman makinesinin kahramanı ve 'ötekiler'

Zeki Coşkun (Duvar)

Dünyayı ve insanı kurtaracak tek yol ise çok-gezegenli hayat. Yani uzayı kolonileştirmek.

Burada iş bitti, diyor adam. Başka ne desin?

Peki dünyanın sonunu getirenler kim? Bilim bunun neresinde, para ve politika nerede, neresinde?

Musk ve yol arkadaşları çok şey söylüyor bize. Anlamaya çalışacağız.

* * *

 

55
Derkenar'da     Google'da   ARA