Patronsuz Medya

Bilgilendiriyoruz: Size ayıp şeyler yapacağız

Ümit Kıvanç (P24) 22 Nisan 2018

Peki, verilerimiz kimlere aktarılabilir? Şunlara: (…) dış kaynak hizmet sağlayıcılar, kargo şirketleri, hukuk büroları, araştırma şirketleri, çağrı merkezleri, şikâyet yönetimi ve güvenliğin sağlanmasına ilişkin yazılım şirketleri, ajanslar, danışmanlık şirketleri, basım sektöründe yer alan şirketler, bankaların emlâk satışları için bankalar, emlâk projeleri ile ilgili olarak müteahhitlik firmaları, sosyal medya mecraları dahil üçüncü gerçek ve/veya tüzel kişiler ile ve yasal zorunluluklar kapsamında yetkili kurum, kuruluş, merci, idari ve yargı organları (…)
Yani sade vatandaş dışında herkese!

Muktedir dinbaz ortamları

Ümit Kıvanç (Duvar) 18 Nisan 2018

Elde edemediğiniz şeylerin -şu kültürel iktidar meselesi ne büyük acılara yol açıyor yarabbim!- yarattığı hırs, artık sadece öğütücü, tüketici bir mekanizma haline gelmiş bulunan ve içine ne boca ederseniz edin asla tatmin olmayan ruhunuzda fırtınalar yaratır. Hırs, ruhunuzu bir yandan yok etme arzusuyla öbür yandan daha çoğunu elde etme tutkusuyla doldurur. Düşman saydığınızı, hattâ sadece kendinizden saymadığınızı yok edebilmek de bir çeşit zenginleşmedir, bu ruhlar için. Ele geçirdiklerini düşünürler. Öldürmek bir çeşit ele geçirmedir. Öldürdüğünü değil, ondan kalan boşluğu.

Din idealinin realitesi şiddet

Ayşegül Karakülhancı Duman (Duvar) 2 Nisan 2018

Hıristiyan ülkelerin politikaları kendi dini inancının temel öğretisine ne kadar uymuyorsa, aynı şekilde İslam dinine mensup ülkelerin politikaları da yine o dinin en temel öğretisi ile uyuşmaz! Toplumlar, birbirleriyle yan yana yaşamak zorunda bırakıldıklarını düşündükleri müddetçe de iç içe geçen toplumlar olmayacaklar.

Bu konu Almanya'da en azından şimdilik AB standartları içerisinde demokratik demokratik tartışılırken, dünyanın sözde en barışçıl dini olduğu iddiasındaki İslam'ı kabul etmiş Orta Asya'dan gelen Türkler, Osmanlı İmparatorluğu zamanlarında, Hıristiyan çocukları devşirirken, azınlıkları ağır vergiye tabi tutarken, Türkiye Cumhuriyeti'nin de öncülünden geri kalmadığını, Anadolu'daki Hıristiyan, Yahudi ve başka inançlara mensup olan insanlara ne kadar hoşgörülü ve dostane yaklaştığını, günümüzdeki nüfus oranlarına bakınca görüyoruz.

Günümüzün Marksizmi nerede?

Ümit Kıvanç (Duvar) 28 Mart 2018

Bir zamanlar önce onu eleştirmeden iktisat konusunda lâf edilemeyen, bir evrensel teorik değer ölçüsü haline gelmiş Marksizmin prestijini birden kaybetmesi, beklenmedik ve acaip bir olguydu. Kapitalist sistemin var gücüyle bu unutturma işine yüklenmesi şüphesiz rol oynadı. Ancak hiç bir kurtuluş teorisi ve siyaseti sadece hasımlarınca yok edilemez. Temsilcileri bastırılsa, ortadan kaldırılsa, görünürlüğü elden geldiğince kısıtlansa bile o bir yerlerde varlığını sürdürür, hissettirir. Marksizmin başına gelenlerin öncelikli sorumluları, yeryüzü tarihinin en eleştirel dünya görüşünden bir nevi totaliter din çıkarmış siyasetçilerdir. Bütün yeryüzü ahalisine seslenen bir kurtuluş umudu olarak sosyalizm, son olarak, Kamboçya'da, ülke nüfusunun beşte ikisini ya doğrudan öldüren ya da ölümüne yol açan Kızıl Khmer'lerle feci bir kapanış yaptı ve kurtuluş hayalleri âleminden çekildi.

İşkence: Egemen karşısında insan

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 24 Mart 2018

Kanımca 12 Eylül söz konusu olduğunda dikkatimizi odaklamamız gereken yer burasıdır. Amaç bilgi toplamanın çok ötesindedir. İşkence, devlet otoritesi ve varlığını sağlamak amacıyla yaygın ve sistematik bir şekilde uygulanmıştır. Şiddet, insan doğasını dönüştürmenin, onları sadık vatandaşlar olarak yeniden yaratmanın aracı olarak uygulanmıştır. O halde, işkence 12 Eylül için özdür ve onun temel yönetme biçimidir. İşte 12 Eylül'ü sadece insanlığa karşı işlenmiş suçlarla bir arada ele aldığımızda gerçek anlamını kavrayabiliriz. Vesayet kültürü ve darbecilik üzerinden geliştirilen 12 Eylül eleştirileri ve tabii ki yargılama süreçleri bu açıdan son derece yüzeyseldir. 12 Eylül Anayasası, sanıldığı gibi Danışma Meclisi'ndeki müzakerelerle belirlenip halkoyuna sunulmadı. Esas anayasal meseleler cezaevlerinde ve sorgu merkezlerinde müzakere edilmiş ve temel ilke ilk olarak buralarda açığa çıkmıştır. Egemenliğin saf şiddeti, yasak karinesini işkence uygulamaları yoluyla mağdurların bedenine kazımıştı. O dönemden bu yana Türkiye'de devletle karşı karşıya kalan her insan yazılı olmayan bu temel anayasa kuralını gördü ve tanıdı: Burada Allah yok, peygamber tatilde.

Marx, Engels, Luxemburg ve ilkel komünizme dönüş

Mark Kosman (Dünyadan Çeviri) 24 Mart 2018

Yirminci yüzyılda kapitalizm şaşırtıcı derecede dirençliydi, çünkü genellikle yaşam standartlarını geliştirme sözünü tutabiliyordu. Ancak, insanların bu sözün sonsuza dek tükendiğini anlamaları halinde, tüm bu para sistemine alternatifler aramaya başlamaları an meselesi.

Sistem bir krizden diğerine sürüklenirken, insanların onu tamamen aşmaları gerektiğini anlamaları biraz zaman alacaktır. Neticede birkaç bin yıldır kendimizi para için satıyoruz. Ancak kendimize şunu da hatırlatmamız gerek, bundan daha da uzun – on binlerce – yılları para, sınıflar ve devletler olmaksızın, komünist avcı-toplayıcılar olarak her şeyi paylaşarak geçirdik.

Türkiye toplumu çöküyor

Hamit Bozarslan → İrfan Aktan (Duvar) 9 Mart 2018

Bir kere Erdoğan'ın yetiştiği 1970'li yılları hatırlamak gerekiyor. O yıllarda sağcıların okuduğu kitaplar, Osmanlı hezimetine rağmen Türklerin tarihsel bir misyona sahip olduğu, iç ve dış ihanetlerce bu misyonun sekteye uğratıldığı üzerineydi. Bu tezleri günümüzde Sünni-Türk kitleye aktarabilmek oldukça kolay. Fakat sadece bir toplumsal destekten bahsetmek doğru olmaz. Türkiye toplumu sersemleştirildi. Totaliter rejimler, toplumların akli melekelerini imha ediyor. Birbiri ardına gelen krizler, toplumun düşünmesini imkânsız kılıyor. Düşünün, dört yıl önce İsrail'le, iki yıl önce Rusya'yla neredeyse savaşın eşiğine gelinmişti ama bugün İsrail'i, Rusya'yı eleştirmek neredeyse mümkün değil. Fethullah Gülen, iktidarın en büyük ortağıyken şu an Gülenci olmak en büyük suç. Zamanda ve mekanda tutamakları imha edilen bir toplum artık düşünemez. Daha çok anda yaşayan ama geçmişi ve geleceği düşünemeyen bir toplumla karşı karşıyayız. Sünni-Türk kitleleri geçmişin büyüklüğüyle büyüleyebilmek mümkün ama toplumun tümünün de sersemleştirilmiş olduğunu gözden kaçırmamak lâzım.

Mesela, zahmet buyurup bazı şeyleri protesto edebilirsiniz…

Murat Sevinç (Diken) 6 Mart 2018

Hadi, ilgisiz yorumlar yapmadan şu soruya dürüstçe yanıt verin, sevgili siniri bozuk eğitimli orta tabaka mensupları: Çok gıcık olduğunuz Kürt siyasetçilerinin herhangi birinin hangi suçlama ve hangi iddianameyle yargılandığını biliyor musunuz ve herhangi birinin savunmasını okudunuz mu? Bilmiyorsunuz ve okumadınız değil mi? Peki, neden bu durumdasınız?

Gerçi 'Okumadınız, ' der demez, bir iki basılı ve bazı internet gazeteleri dışında 'okuyacağınız' bir mecra kalmadığını da düşünüyorum kuşkusuz. Örneğin resmi gazete Hürriyet'te hakkıyla yer aldı mı, Demirtaş'ın, siyaseti ve toplumu sarsması gereken savunmasındaki iddiaları?

İkinci basit ve naif öneri, diğerinden de zahmetsiz: Bazı şeyleri, kurumları, etkinlikleri protesto edebilirsiniz. AVM'lere karşı mısınız? Yeşil alan mı istiyorsunuz? Çok mecbur kalmadıkça gitmeyin o zaman! Sizi, hafta sonlarınızı AVM'lerde geçirmeniz için zorlayan mı var? Silah mı dayıyorlar! 'Ay hiç yeşil alan bırakmadılar' mı? 'Ay o binalara tenezzül etmeyin, ' o zaman.

Sıvasız evler, bayraklar

Ümit Kıvanç (Duvar) 3 Mart 2018

Yoksa sıvasız evleri dolaşıp şehit olacak delikanlı mı seçiyorlar? Yoksul çocukları. Bu defa ateş düşen hanelerden biri sıvasız apartman. Özellikle Karadeniz'de çok görülen cinsten. Dikerler apartmanı dört kat, beş kat; sıvasızdır. Her an her şeyi sökülüp, tuğlaları toplanıp oradan kaldırılacak, başka yere götürülecek gibidir. Fakat ikinci katta soldaki daireyle, dördüncü katta sağdaki dairede, meselâ, PVC doğramalı pencerelerin ardına kar beyazı tül perdeler çekilmiştir. Korkuluğuna gelişi güzel spatula hamleleriyle saçılmış, üstü düzlenmemiş sıvanın şekilsiz minik heykelcikler yarattığı balkonda, ufak kızın pantolonu, oğlanın kukuletalı ucuz montu, rüzgârda bu heykelciklerden ufak parçalar koparır. Rüzgâr, yağmuru karı boş dairelerin yıllardır PVC doğrama bekleyen pencere boşluklarından içeri savurur. Kim bilir ne zaman bir ucuz halının ısıtacağı müstakbel oturma odası zeminlerindeki ufak göletler anca havalar ısındığında ortadan kalkar. O beş katlı apartmana bakınca, şehrin büyüyüp yuttuğu eski varoşta, belediye otobüsünün üç hamlede dönebildiği keskin virajda, kaldırım hizasının yarım kat altındaki dökük boyalı, madenî bahçe kapısı ve ancak en üst kısmından yolun görülebildiği pencereleriyle, bütün otomobillere ancak aşağıdan bakabilen minicik ev canlanır zihninizde. Bunca senede, uyduruk sıvasının üzerine bir-iki kat boya atılabilmiştir. Yine de sıvasız gözükür. Sıvasız evler korunmasız gözükür. Askerdeyken savaşa sürülen ve hayatını kaybeden gençler bu apartmanlardan ve bu evlerden çıkıyor; bu yüzden birini görünce öbürünü hatırlarsınız.

Savaş Tanrısı: Rheinmetall!

Bahadır Özgür (Duvar) 27 Şubat 2018

Biraz geriye gidelim. 2015 yılında Yıldız Sarayı'nda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Şansölye Merkel'i sultan koltuğunda ağırladığı o fotograf herkesin hatırındadır. Ama Alman Stern dergisinde yayınlanan bir diğer fotografı ise Türkiye'de herkes hatırlamaz. Akşam yemeğinde çekilen fotografta Erdoğan'ın yanına oturan Rheinmetall'in üç üst düzey yöneticisi ağız dolusu gülüyordu. Yemekte bir kişi daha vardı. O dönem sahibi olduğu Akşam gazetesinde Merkel'i Nazi üniformasında gösteren fotoşoplu bir fotograf yayınlayan, 2014'te TMSF'nin satışa çıkardığı BMC firmasını alan Ethem Sancak.

Seçim, iktidar, muhalefet

Ümit Kıvanç (Duvar) 27 Şubat 2018

Dünyada hiç bir faşizan-otoriter siyasî hareket, hele muktedir konumdayken ve arkasında kitle desteği varken, muhaliflerine daha iyi davranmadı, daha hoşgörülü olmadı, daha fazla merhamet göstermedi. Dürüst de olmadı. Totaliter eğilimli bütün rejimler, istisnasız, hep dış düşman ve savaş imkânı arayışında oldular, fırsat bulduklarında da savaşın imkân verdiği seferberlik atmosferi içerisinde toplumu, içinden aykırı ses çıkaramaz, muhalif üretemez hale getirmeye çalıştılar. Bugün bizim halimizi başka yerlerdeki benzer süreçlerden farklı kılan, iktidarın değil muhalefetin karakteridir.

Yapılamayan bir tartışma: Risk altında akademisyen kimdir?

Süreyya Algül (Diken) 24 Şubat 2018

Nihayetinde vicdan da dahil olmak üzere insana dair iyi, güzel, doğru her ne ise söz konusu olan, onu ete kemiğe büründürecek olan şey, her meselede, ortaklaşılmış ilkelere, normlara, kurallara başvurmak, yoksa onları oluşturmaktır sanırım. Bunun için de öncelikle, fırsatını bulduğunda Belge örneğindeki gibi muarızı gördüklerine karşı son derece ilkesiz, saldırgan ve kıyıcı biçimde saldırıya geçen birinci tipolojiden de, uygun bulmadığı her eleştiriyi sol, liberal, özgürlükçü kibirliliği üzerinden cennetinden kovmakla meşgul olan ikinci tipolojiden de bağımsız bir tartışmaya ihtiyacımız var.

Oya Baydar'a mektup…

Murat Sevinç (Diken) 22 Şubat 2018

Oya Hanım, daha fazla uzatmadan toparlayayım. Siz yaşlarda, sizin deneyiminizde ve birikiminizdeki bir insana 'yaşam' hakkında lâfazanlık yapacak değilim. Ellisine merdiven dayamışken, hiç olmazsa şunu öğrendim ki, düz bir çizgide yol almıyoruz. Çok iniş çıkış var. Romanlarınızı, yazılarınızı düşünüyorum da, kim bilir neler yaşadınız, kimlerden etkilendiniz o satırları kaleme alırken. Ben, sizin 'resmi' hikâyenizi biliyorum. İnternette bulunan türden. Bir de, bizim TİP'li hocalardan dinlediğim birkaç hoş anı. Dedim ya, nefes aldığım şunca yılda, yaşamanın güzelliği yanında ne denli zahmetli olduğunu anlamış haldeyim. Hele ki Türkiye gibi güzel ve ne yazık ki çok acımasız bir toprakta. Bunca yılda çevremdeki insanlardan, hocalarımdan, 1950'lerin, 60'ların ve sonrasının akademisinden, sol düşüncenin kimi aklı başında isimlerinden ne çok insan hikâyesi dinledim. İnsanın, siyah ve beyaz olmadığına dair. Adı üzerinde, insan hikâyeleri… Size, en lümpen ve rezil dille yönelen hakaretleri okuyunca, yıllardır okuduğum Oya Baydar'a bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Koca bir yaşamın ve yazdıklarınızın böylesi bir çiğliği hak etmediği düşüncesiyle ve okurunuz hüviyetiyle.

'Yerli ve milli' diyet listesi: Sadece dört ürün kaldı!

Bahadır Özgür (Duvar) 22 Şubat 2018

Yabancıların markaları almasının, ithalâttaki patlamanın tarihi öyle çok eski de değil. 10-15 yıllık bir süreç. Bu hale nasıl geldi? Şu maymuncuk cümleyi kullanalım: Siz biliyorsunuz.

Daha geçen yıl temmuzda OHAL'in sağladığı kolaylıkla et ithalâtı bahanesi ile alınan bir kararla Türkiye gıda işleme sektörü için önemli olan tüm malzemeler üzerindeki ithalât vergileri sıfırlandı. Etin yanına tahıl ve baklagilleri de ekleyip gümrük tarifelerini de tamamen kaldırdılar. Kısaca olacak olanın yanında, olanlar daha bir şey değil…

Son olarak bu bilançodan çıkan yüzde yüz 'yerli' ve 'milli' diyet listemizi verelim: Meyvede yer elması, sebzede ebegümeci, ette hamsi, şekerde akide, içecekte musluk suyu… Ee artık yersen!

'AKP'nin yıkım tablosu' raporu

İklim Öngel (Cumhuriyet) 18 Şubat 2018

CHP Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak, AKP'nin 16 yıllık yıkım tablosunu rakamlarla ortaya koydu. Buna göre 16 yılda kişi başına 2 bin 677 TL olan kamu borcu, 10 bin 981 TL'ye ulaştı. 52 yılda verilen cari açık toplamda 43. 7 milyar dolar iken, AKP'nin 16 yılında cari açık, 52 yılın toplam açığını 13'e katladı ve 561. 6 milyar dolar oldu. 80 yıllık dış ticaret açığı 247 milyar dolardan, 960. 6 milyar dolara fırladı. Karşılıksız çek yaklaşık 8 kat arttı, bu yüzden 8 yılda 929 bin kişi ceza aldı ve hapse düştü. Su, elektrik ve doğalgaz yaklaşık 3 kat artarken, 12 kilogramlık tüp 4 kat arttı. 2002'de 1 kilogram ekmeğin fiyatı 1. 03 TL idi, ancak 2017'de aynı ekmek 4. 19 TL oldu. Halk yoksullaşırken milyonerler arttı. Son 6 yılda milyonerlerin sayısı 32 binden 127 bine çıktı.

Türkiye'yi Karanlığa Gömen Adam Murat Belge!

Müslüm Yücel (Birikim) 17 Şubat 2018

Belge'nin bir üslubu vardır ve gerek eleştiri gerek güncel siyaset yazılarında hiç bir zaman acımasız ve hain yanımız olmamıştır Belge; sıkıştığımız zaman vicdanımızdır. Vicdan, yaptıklarımızı sorgulama ve yargılama yetisi olarak bizim pusulamızdır. Son günlerde Belge'ye karşı bir savaş açıldı; yazdıklarını ve yaptıklarını sorgulamayan, kendi iç sesini yargılamayan kimselerin kurduğu divanda Belge sanık sandalyesine oturtulmuş, Türkiye'nin bütün günahının hesabı ondan soruluyor. Bu mahkemeyi kuran kimseleri üretimleri ve tüketimleri ile görmek isterdik. Örneğin yazdıkları, örneğin kalsa bile tek başına, yıkılmaz tavırları vs

Sırtlanlar hakkında temel bilgiler

Ümit Kıvanç (Duvar) 15 Şubat 2018

Sırtlanlar kendi aralarında sesle ve başka araçlarla anlaşırlar. Yalnız sesle on değişik mesajı iletebildikleri var sayılıyor. Bu sesleri, ruh yiyerek beslenen ruhoburlar, kendi gülmelerine benzetirler. Oysa, özel mesaj anlamı taşıyanları dışında, insan gülmesine benzetilen sesi bu hayvanlar, telâşlandıklarında, gerildiklerinde çıkarırlar. Bunu bir nevi ağız dalaşı veya kavga peşrevi mahiyetindeki küfürleşme sayan da var. Burada da şunu desek: Allah insana benzetmesin. Hayvanın sülâlesi yirmi iki milyon yıl önceye uzanıyor, sen topu topu iki yüz bin yıldır varsın, üstelik soy ağacımda safkan çıkmadım diye saklanacak delik arayan bir zavallısın; can alıp, işkence yapıp, karakter katledecek, övünüp şişinecek hale gelmen o kadar bile değil. Sen kimin nesini kimin nesine benzetiyorsun? Hangi cüretle. Hayvan kim bilir neyin derdinde, sen diyorsun ki: Gülüyor! Niye? Çünkü senin gülmene benziyormuş sesi. Sen sekiz yüz bin sene sonra geldin, onun çıkardığı seslere benzete benzete güldün. Daha büyük ihtimal değil mi? Ama olmaz. Sen büyüksün. Elinde silâh var. Dilinde silâh var. Karakterin, ruhun silâh senin. Katletmeye programlanmışsın. Ama elle ama dille. Çeker vurursun alimallah. Hakikaten, Allah benzetmesin…

140 milyarlık narko-ekonomi: Türkiye'nin Escobar'ı kim?

Bahadır Özgür (Duvar) 13 Şubat 2018

Pek çoğumuz Escobar'ı anlatan Narcos dizisini ayıla bayıla seyretmişizdir. Pek azımız ise Filipinli yönetmen Brillante Mendoza'nın 2016 yapımı Ma Rosa filmini izlemiştir. Film, sefalet içinde bakkal dükkânı işleten bir kadın ve dört çocuğunun uyuşturucu satmak zorunda kalmasını ve yozlaşmış görevlilerin tepesine nasıl çullandıklarını anlatır.

Rosa ve Escobar, uyuşturucu trafiğinin iki yüzü gibidir. Besin zincirinin en altında, yasaların dışında bir 'hayatta kalma stratejisi' geliştirmek zorunda kalan fakir Rosa vardır; tepesinde ise kontrgerilla faaliyetlerinden siyasete, yargıdan CIA'ye uzanan ilişkiler ağında semirmiş Escobar bulunur. Torbacı Rosa'yı ezmek kolaydır, kartel Escobar'ı yakalamaksa zor…

Peki bu 'besin zinciri' Türkiye'de ne düzeyde?

İsyan!

Levent Gültekin (Diken) 12 Şubat 2018

Yoksul ailelerin ocağına ateş düşerken başbakanın, bakanların attıkları kahkahalardaki o sefaleti, o vicdansızlığı mı yazayım?

Çocuklar ölürken gencecik çocuğun tabutunun üstüne elini koyup hamaset yapan, buradan oy devşirmeye çalışan cumhurbaşkanının bu vicdana, insanlığa sığmaz davranışını mı yorumlayayım?

Gencecik çocuklar toprağa verilirken işsizliği mi yazayım yoksa eğitimdeki sorunları mı?

Yaşatamadığımız, genç yaşında toprağa verdiğimiz biricik evlâtlarımıza iyi eğitim veremiyoruz diye saçma bir tartışma mı açayım?

Susmak, içine kapanmak ile bütün riskleri göze alma pahasına işe yaramasa da doğru bildiğini söylemek, isyan etmek arasında sıkışıp kaldım.

'Terörist' modern siyasetin korkuluğudur

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 10 Şubat 2018

Odağında devletin olduğu, korkunun halk ile egemenler arasında bölüştürülmesiyle ilgili olan bu salınım 60'lı yıllarda önemli bir dönüşüme uğradı. Bu yıllarda dünyada ulusal kurtuluş hareketlerinin sömürgeci güçlere korku salarak siyasî bağımsızlık kazanma yönünde bazı eylemelere giriştiğini görüyoruz. Gerilla savaşlarını desteklemek için terörün metropol ülkelerde uygulanmaya başlanmasıyla, mesele belli bir ulus devlet sınırları içerisindeki bir sorun olmaktan çıkarak uluslararası bir karakter kazandı. Öte yandan dönemin radikal gençlik hareketleri, sömürüye ve baskıya karşı devrimci şiddeti bir araç olarak kullanmaya başladılar. Bu süreçte gerçekleştirilen banka soygunları, uçak kaçırma, sabotajlar, suikast ve bombalama gibi bir dizi şiddet eyleminin yarattığı duygusal etki dönemin medyası tarafından terörizm ile eş tutuldu. İşte günümüzün popüler terör karşıtı ideolojisinin temel harcını da bu anlam çerçevesi oluşturdu.

OHAL'de kimler olağanüstü kâr etti?

Bahadır Özgür (Duvar) 6 Şubat 2018

18 Mayıs 2017, TÜSİAD toplantısı… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: OHAL iş adamlarının neyini engelledi?

3 Haziran 2017, MÜSİAD toplantısı… Erdoğan: OHAL önünüzü açıyor. Öyle ikide bir grev bilmem ne yok…

12 Temmuz 2017, yabancı yatırımcılarla toplantı… Erdoğan: Biz OHAL'i iş dünyasının daha rahat çalışması için getirdik. İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL'den istifade izin vermiyoruz.

Ev birası neden ucuz?

Önder Algedik (Duvar) 6 Şubat 2018

Anlayacağınız aslında bira ve alkol üretmek çok ucuz. Düşünsenize hasat sonu fazla ve çürümeye yüz tutacak meyveler yüzyıllardır köylerde heba edilmez ve güzelce alkol yapılırdı. Halen de pek çok yerde öyle. Yani alkol bedavadır aslında. Alkol yapmak doğanın bahşettiği ürünleri değerlendirmek, boşa harcamamaktır. O yüzden de bir kat daha keyif verir. Ama sistem evde yapma hazır al, böylece hem şirketler kâr etsin hem de Diyanet'in bile giderlerinden daha çok vergi ver diyor. Böylece aslında sıfıra yakın maliyetli alkolü, hadi bağın bahçen yok diye marketten 20 TL'ye aldığın alkolü sana 300 TL'ye satıyorlar.

Hainlik

Ümit Kıvanç (Duvar) 30 Ocak 2018

Bugün iktidarın nimetlerinden yararlanan ve gıcık kaptıkları herkese canlarının çektiğince zulmedebilmenin, ettirebilmenin keyfini sürenler, cumhurbaşkanının birilerine hain demesinin anlamını idrak edemeyenler, işler sarpa sarmaya başladıkça, çatının kafamıza çökmesinin ne anlama geleceğini hissedip hayatları boyunca tatmadıkları korkulara kapılacaklar. Zira artık iki şey olmadan yaşayamazlar; biri mutlak iktidar. Oysa taptıkları devleti bizzat yıkmakta olduklarını şimdi anlamıyor, sadece rakip veya hasım gördükleri birilerine hakaret ve eziyet ediliyor diye zevk ve sevinçle kendilerinden geçiyorlar. Varolmazsa yaşayamayacakları öbür şey de hasımlar. Birilerini düşman görmeden kendilerini var edemeyenlerin günü bugün. Kendi şahsiyetlerini ancak düşmanları üzerinden tarif edebilenlerin.

Direnişin sıfır noktası

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 29 Ocak 2018

Ben bu farklardan ötürü, günümüzün siyasî zulüm pratiklerini av partisi modeliyle daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Bu yaklaşım, mevcut direnç kapasitesini sıfır olma noktasına doğru sürüklüyor. Ama sıfır noktası her şeyin tükendiği yer değildir sadece. Yeni olan her şeyde işe sıfırdan başlamak esastır. Dönemin ruhuna özgü direniş pratikleri bu mantık içinden yeniden inşa edilebilir. Bunun için usta avcılarla ilgili anlatılan hikâyelere kulak kabartmakta yarar var. Söylendiğine göre çok iyi avcı olmalarına rağmen Bengal kaplanları, kurbanlarının yüzüne bakamaz, onlara sadece arkadan saldırabilirlermiş. Bunu öğrenen insanlar, korunmak için kafalarının arka tarafına da insan yüzünü andıran bir maske takar, kaplanların yanından salına salına geçerlermiş. Görülen o ki, avcıyla başa çıkabilmenin tek yolu, kaçmak veya saklanmak değil. Av olan kendi davranışlarını avcının gözüyle görmeye başladığında, ölüm korkusunun dehşetiyle içine düştüğü kovalamaca döngüsünden çıkar. O zaman işler tersine dönmeye başlar ve artık avcı av, av da avcı haline gelir.

'Barış' sözcüğü ve bazı 'anayasal' haklar…

Murat Sevinç (Diken) 27 Ocak 2018

Anayasa'daki 'basın özgürlüğü', 'düşünce özgürlüğü' ve 'ifade özgürlüğü' ilkelerini ayrıca anmaya gerek var mı? Yok ama hiç olmazsa 25. Madde ile hükme bağlanan 'Düşünce ve kanaat hürriyeti' başlıklı maddeyi aktarayım: Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle suçlanamaz. Yeteri kadar açık değil mi? Anayasa'nın, hakların sınırlanmasını düzenleyen 13. Maddesi, 2001 değişikliğiyle 'genel sınırlama' gerekçesinden arındırılmıştı. Haliyle 25. Madde için bir sınırlama da öngörülmemiştir.

Gıda güvenliğine yönelik en büyük tehdit savaştır

Bülent Şık → İrfan Aktan (Duvar) 20 Ocak 2018

Biz sadece gıdalarla değil, başkalarının acılarından da besleniyoruz. IŞİD, günde ortalama 80-100 bin varil petrolü çeşitli ülkeler aracılığıyla kaçak yollardan piyasaya sokuyordu. Libya darmadağın edildi ama Libya'nın petrolü, ucuz fiyata dünya piyasalarına sokuluyor. Savaş ve çatışma belli bir bölgedeki doğal kaynakları daha ucuz şekilde piyasaya sokmanın yoludur. Hayvan besiciliğinde kullanılan ürünlerinde petrolün kullanımının yoğun olduğunu biliyoruz. İnsanın aslında petrolü dolaylı olarak yiyeceğe dönüştürdüğünü, bunun da savaşa maruz kalan milyonlarca insanın kan ve gözyaşına mal olduğunu söylesek abartılı olmaz. Gıda ve tarım sektörünü elinde bulunduran büyük şirketler, ucuz petrole göbekten bağlı. En önemli girdi olan petrol ucuz olmalı ki, bunlar kâr edebilsin. Petrolün ucuz olması da savaşlarla, işgallerle mümkün. Dolayısıyla soframıza gelen ette insanların kan ve gözyaşı var.

'Fırsat verme' korkusu, 'sana ne' muhalefeti

Kemal Can (Duvar) 18 Ocak 2018

Muhalefet blokunda kimi küçük hesap sahiplerinin veya ideolojik arızalıların bahane olarak kullandığı fırsat verme argümanı, saldırılara meşruiyet sağladığı gibi, açıkça besler hale geliyor. Laikliği savunma iddiasındakiler, yeterince dindar olunup olunmadığı sorgulamasını siyasi alanın dışına itmek yerine, Müslüman olmayı öğretmeye soyunuyor. Millete yabancı olma suçlaması, sen buna mezun musun demek yerine milliyetçilik yarışıyla karşılanmaya çalışılıyor. İktidar partileri kendi ittifaklarını partilileriyle bile tartışmazken muhalefetin kiminle yan yana durabileceği konusunda icazet merci kabul ediliyor. Son dönemde revaçta olan garip bir çare yöntemi ve tuhaf siyasî aritmetik de zemini iktidar için bereketli hale getiriyor: Sınırlarını iktidarın çizdiği yerli-milli alanına girmek için formüller aramak, böyle bir yarıştan sonuç alınabileceğini ummak ve muhalefet blokunda saldırı altında olan diğer aktörlerin uğrayacağı oy kaybından nasiplenileceğine inanmak. İktidarın saldırıları veya içeriye dönük kışkırtmalarıyla siyasî fırsat yakalanabileceğini düşünenler bir tarafta, İyi Parti'nin CHP'den, CHP'nin HDP'den oy alabileceğini hesaplayanlar diğer tarafta. Gerçekçi olmayan bu akıl yürütmelerin yerine, iktidarın belirlemeciliğine sana ne demek siyasî gündemi değiştirebilir.

Kuraklık A.Ş.

Önder Algedik (Duvar) 16 Ocak 2018

Çok açık ki bu ülkede bir kuraklık sorunu var. Kuraklığı ekonomiye kazandırma sorunu ise daha büyük bir sorun. Kuraklık A. Ş. Bunun tam adı. 7 bin 200 tesis ile suyumuzu tam arıtamıyoruz, yarısını kaybediyoruz ve de suyumuzun tekrar kullanılacak kalitede olmadığı ortada. Bu yatırımlar demek ki kuraklığın çözüm adresi değil, iklim değişirken Kuraklık A. Ş.'nin daha çok büyütülmesi ile ilgili.

Hz. Muhammed kimin dinindendir?

Gülgün Türkoğlu (Duvar) 11 Ocak 2018

Dogmatik din anlayışı nedeni ile İslâm âlemi neredeyse Âdem dönemine kadar gerilemiştir. Bugün Hz. İbrahim'in yaptığını yapamamışken, Muhammedi olduğumuzu düşünmemiz normal midir? Hz. İbrahim'in sorgulama sırasında sorduğu sorular bize basit gelebilir, gelmelidir de. Ne de olsa yaklaşık 4 bin yıl önce sorulmuş sorulardır ama bu sorgulamalar, zorunluluktan doğan bir samimiyettedir. Bizler, kendi yaşantımızdan doğan ilâhlarımızı saptamakta çekingen davranmamalıyız: Kendimizi özdeşleştirdiğimiz bilgimiz, mesleğimizin getirdi ünvan ve şöhret, paramız, makamımız (koltuk), el âlem ne der hastalığımız, yalnızlık korkumuz birer put/ilâh örneğidir.

Yerli ve milli üniversite

Dinçer Demirkent (Duvar) 11 Ocak 2018

Türkiye siyasal tarihinde millileştirme süreçlerinin her birinin altında asli bir suç yatar. Çünkü millileştirme, terim anlamının, kamulaştırma kavramının aksine peşkeş çekmeyi karşılar ülkemizde. Yani tam tersi anlamında. Örneğin sermayenin millileştirilmesi üzerine bir araştırma yaptığınızda Türkiye'den kovulan Rumların ve göç yollarında katledilen Ermenilerin mülklerinin eşrafa peşkeş çekildiğini görürsünüz. Derelerin, meraların millileştirilmesi, onların köylülerin ortak kullanımından alınıp sermayeye peşkeş çekilmesidir. Millileştirme, millilik bir ilk günaha, bizi biz yapan bir suça işaret eder her zaman. Alevi komünistlere yönelik katliam, talan ve yağma girişimlerinde olduğu gibi, Kürt inşaat işçilerini lince girişen güruhların eylemlerinde olduğu gibi, mezarlıkları millileştirmeye girişen vatanseverlerin sloganlarında olduğu gibi. Üzerinin örtülmesinin yalnızca kutsallaştırılarak becerilebileceğine inanılan ilksel suçlar kataloğudur Türkiye'de millileştirme deneyimleri. Üniversitenin millileştirilmesi söylemi dile getirildiği anda cevap aranması gereken ilk soru, üniversitede işlenen hangi suçların kutsallaştırıldığı olmalıdır.

Devlet Bahçeli ve Türk-İslam pergeli

Ali Duran Topuz (Duvar) 11 Ocak 2018

Şimdi daire bir daha tamamlanıyor: 2. Dünya Savaşı sonrası başlatılıp Kore ile hızlanan, 1960 ve 70'lerde sokaklarda, siyasette şekilden şekle sokulan Türkçü ve dinci tarihsel blok, kendini besleyen eli ısırır gibi yaparak anti-emperyalist pozlar verirken, eski hayali, iç temizlik hayalini beraber görüyor. Liberal demokrasinin küresel krizinde, neoliberal uygulamaların sadık takipçisi Erdoğan'ı yeni Başbuğ olarak yükseltirken, sel geçince kalacak kumun kim olduğundan kimse Bahçeli kadar emin olamaz. Kaybetmeyi bilmeyen Erdoğan'a hediye ettiği zaferlerin Erdoğan'ın tek başına taşıyamayacağı kadar büyük olduğunu hesaplayamayacak kadar geri değildir Bahçeli matematiği.

'Reis rejimi'nde değişim AKP'nin kendi içinden gelecek

Zafer Yörük → Nuray Pehlivan (Duvar) 2 Ocak 2018

Her toplumun bir kolektif bilinci, hafızası vb kadar bir kolektif psişesi de mevcuttur. Türkiye de öyledir. Politik psişenin oluşması için bir politik travma anı gerekir. Türkiye'ninki Osmanlı'nın yıkılış sürecinde ortadan kaldırılma ve Asya'ya sürülme korkusudur. Bu korku, toplum ve devlet olarak paylaşılmış ve dünyanın şahit olduğu en kapsamlı soykırıma yol açmıştır. Türk politik psişesi bu patoloji temelinde oluşmuştur. Osmanlı ya da Cumhuriyet fark etmez, gerek devlet söylemimiz gerekse de eğitim sistemimiz bu patolojinin yeniden üretimi üzerine kuruludur. Biz hiç bir zaman geçmişimizle hesaplaşmadık. Kimin toprağı, mülkü üzerinde oturuyoruz sorusu Türkiye için sorulmaması elzem bir sorudur. Kürt halkıyla barışı da işte bu patolojik bozukluğumuz nedeniyle başaramıyoruz. Kürt açılımı olduğu sırada defalarca, Türk sorununu çözmek gerekir mealinde konuşmuşluğum, yazmışlığım vardır. Çünkü bir toplumu yüz yıllık psikozundan çıkarmadıkça aynı şeylerin tekrarlanmasından başka bir sonuç kaçınılmazdı. Yüz yıl önce de böyle olmuştu. Önce Ermeni siyasal önderler ve aydınlar tutuklandı. Sonra bütün gayrımüslim halklar yok edildi. İşte bugün Kürt halkıyla barış, bu ülkede demokrasi, adalet vb kaygılarımız var ise eğer, önce tarihimize dönmemiz gerekiyor. Yoksa elimizdeki en kolay silâhtır: Tarihsel patolojiyi devlet felsefemiz ve eğitim sistemimiz ile tam yol yeniden üretmeye devam ve gerek olduğunda medya aracılığıyla tetikleyiveririz olur biter. AKP neden düşmüyor sorusunun cevabı işte buradadır.

Karıştıran, karıştırılan ve kaşıklar

Ümit Kıvanç (Duvar) 2 Ocak 2018

Emperyalistler diye birileri sahiden var ve bunlar bir gökdelenin yüzüncü katındaki toplantı odasından dünyayı yönetmiyorlar. Parçalanabilir, ayrışabilir gruplar halindeler. Birbirleriyle de çelişerek, çatışarak, çıkarlarına göre bir dünya düzenini sürdürmeye, bazen yeniden şekillendirmeye çalışıyorlar. Bu işi, emperyalist sayılmayan birilerinin iştiraki ve işbirliğiyle yapıyorlar. Hattâ artık bu ikinciler olmasa zor yaparlar. Böylece çeşitli odaklar, olaylara, gelişmelere göre değişen ittifaklar, taraflar meydana geliyor. Bazen emperyalist dediğin birisi başka emperyalistlerin çıkarına ters düşecek işler yapıyor, bazen emperyalist işbirlikçisi birileri bunlara bayrak açıp kendi ülkesindeki iktidarını tahkim etmeye çabalıyor. Bazen bir emperyalist de dünya düzeninin çıkarlarına aykırı işler yapıyor. ABD'nin emperyalizmiyle Rusya'nınki, Çin'inki farklı; Bush ABD'siyle Obama ABD'sininki bile farklı. Avrupa, Japonya, bambaşka mevzular. Dünyada iktidar pratikleri ve ilişkiler karmaşık bir yumağın iplikleri.

Böyle Yemeye Devam Edemeyiz

George Monbiot (Açık Radyo) 1 Ocak 2018

Geceleri gözüme uyku girmiyor derken abartmıyorum. Açlıktan ölme noktasına gelip de gri atıklardan kaçmaya çalışan, polisler tarafından dövülen insanların görüntüsü hiç aklımdan çıkmıyor. Elimizde kalan son zengin ekosistemlerin de bitirildiğini, son küresel megafaunanın – aslanların, fillerin, balinaların ve ton balıklarının yok olduğunu görüyorum. Sabah uyandığımda da bütün bunların bir kâbustan ibaret olduğuna inandıramıyorum kendimi.

Başka insanların da farklı rüyaları var: Asla bitmek zorunda olmayan beslenme çılgınlığı fantezisi, canlı bir dünyada devam eden ekonomik büyüme masalı. Eğer insanlık toplumsal bir çöküşe girerse sebebi bu rüyalar olacak işte.

"Onlar" Mesajlarını Aldı Ya Biz?

Ömer Laçiner (Birikim) 1 Ocak 2018

Yurttaşlar! Alarm zilleri kulaklarımızı tıkasak dahi duyacağımız bir şiddetle çalıyor artık. Bir demokrasi, bir hukuk devleti olabilmek yolunda, tüm eksiklik ve arızalarına rağmen yüzyılı aşkındır edinebildiğimiz mirası bile berhava etmeye kararlı olduğunu defalarca göstermiş bu iktidar; şimdi de medenî bir toplum olmamızın asgarî temel koşulunu yok edecek, hepimizi vahşete teşne güruhların insafına, keyfi kurallarına baş eğmeye zorlayacak bir yola sürüklemeye çalışıyor.

Sürüklenmemeliyiz!

Kedi insanı

Ülkü Doğanay (Duvar) 1 Ocak 2018

Kediler bize çok şey öğretiyor. Yeter ki, insan merkezli bakıştan çıkıp dünyanın başka perspektiften, başka gözlerle de görülebileceğini; o gözlerin de en az bizimkiler kadar değerli ve biricik olduğunu kabullenmeye hazır olalım. İnsanlara duyduğumuz sevgi ile hayvanlara duyduğumuz sevgiyi yarıştırmayalım. Bir insanı sevebileceğimiz gibi, bir kediyi de sevebileceğimizi; hatta insanları severken de kedileri sevmeye devam edebileceğimizi kabullenelim; onların bizi değiştirmesine izin verelim. Yaşam döngüleri, öncelikleri, tercihleri bizlerden farklı olan bu canlıları, oldukları gibi görmeyi; bize hizmet etmek ya da bizi mutlu etmek için değil, kendileri için var olduklarını ve bu varlıklarıyla da bizleri yine çok mutlu edebileceklerini kabullenelim.

Cehennemin istiap haddi var mıdır?

Murat Sevinç (Diken) 31 Aralık 2017

Öte dünyada 'ülke kontenjanı' yok bildiğim kadarıyla. Cehennemin bir 'istiap haddi' olup olmadığını da bilmiyorum. Varsa eğer, bana kalırsa yeni bir yıla giriyor olmanın umudu ve mutluluğunu yaşarken fındık fıstık atıştıran Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının, yılbaşını kutladıkları için 'cehennemlik' olacakları konusunda herhangi bir endişe duymalarına gerek olmadığı çok açık!

Velev ki bir istiap haddi yok ve yılbaşında kahkaha atıp leblebi yediğiniz için 'cezalandırılma' ihtimali sizi ürkütüyor. Yine de fazla endişelenmeyin derim. Nihayetinde Türkiye'den gideceksiniz; ne kadar sürprizli ve zorlu olabilir ki!

Mazhar Alanson ve başkaları için Hindistan kılavuzu

Metin Solmaz (Duvar) 21 Aralık 2017

Bir de mistik işler var. Ben örneğin yoganın müthiş bir şey olduğunu biliyorum. Çıkış yerlerinden Gorakhpur Yogi Temple'daki aşramdan kabul almışlığım, aşram babasıyla uzun sohbetler etmişliğim vardır. Ama Mecidiyeköy'de ofisi olup Cihangirde eğlenen birinin yoga yahut meditasyon yapmasında bir acaiplik var. O müthiş ve bin yıllarla oturmuş hareketlerin bir çeşit kültür-fizik, spor, fizyoterapi olarak yapılmasına hiç bir itirazım yok. Ama henüz pizza söylemiş birisinin sodexo'suyla hesap öderken çakra mevzusuna damardan girmesini komik buluyorum. Tıpkı Hindistan'a geldiği gün kafayı kazıtıp omnia şiva diye bağırarak 'kendini arayan' tipleri komik bulduğum gibi. Osho'ya da aynı sebeple itiraz ediyorum. Osho, bence canı sıkılan Batılılar için evcilleştirilmiş konsantre-hazır Doğu felsefesi pazarlamasıdır.

Siyasette sadizm üzerine

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 18 Aralık 2017

Bu da olmaz yahut olmamalı dediğimiz her şey, tam da bizim onun olmaması gerektiğini düşündüğümüz şekilde yapılıyor. Hep daha fazlasının yapıldığı, her şeyin daha kötüsünün mümkün hale geldiği bu aşırılıklar dünyasında yaşıyoruz. İnsanlar siyasal gücün zevkine sunulmuş bir kurban olmaya uzanan yolun çok kısa sürede kat edilebileceğinin bilinciyle yaşıyorlar. Bilindiği üzere, hâkimiyetin mutlak biçimi olarak sadizmde, beraber olduğunuz kişi eşitiniz değil, hazlarınızı tatmin edecek bir kurban statüsündedir. Sadizmin bürokrasinin alt düzeyinde yarattığı tahribatı görebilmek için, kurban kesiminde vazifeli kasapların göz bebeklerinde yansıyan manzaralara bakmamız yeterli. Yargı bürokrasisinde bu tahribatın eriştiği düzeyi gösteren küçük, ama ziyadesiyle önemli bir tanıklığa rastlıyoruz. Aktarıldığına göre geçenlerde görülen bir davada barış akademisyeni hocalarımızdan biri şöyle demiş: Rahatsızlığımdan dolayı savunma hazırlamadım. Zaten beraat bekliyorum. Hâkimden aldığı karşılıksa şu olmuş: Kusura bakmayın, elimizde beraat kalmadı.

Başkasının açlığına alışmak

İrfan Aktan (Duvar) 11 Aralık 2017

Direnen insan asla acınacak hale düşmez. Esas acınacak halde olan seyirci kalanlardır. Gülmen ve Özakça'ların direnişine seyirci kalan hepimiz acınacak haldeyiz. Yüksel Caddesi'ndeki İnsan Hakları Anıtı'nı karakola çeviren iktidarın hali ise ayrı bahis. Fakat biz, geçen her gün, bir gün daha geç kalıyoruz ve işe, acınacak halimizden utanmakla başlayabilir, buradan harekete geçebiliriz. Çünkü onların onuru bizim onurumuz. Hepimizin! Gülmen'in Duvar için yaptığımız söyleşide dediği gibi, yapabiliriz, tutunabiliriz.

İstibdad her zaman riyakârlığı milli bir spor haline getiriyor

Mücahit Bilici → Tanıl Bora (Birikim) 29 Ekim 2017

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Eli kalem tutan veya fikirle meşgul insanlar olarak düşünmenin ve daha da önemli olarak hakikatin gücüne fazla inanıyormuşuz diye düşünüyorum. Ben bir hakikatin varlığına inananların, özellikle de buna binaen söze ve fikre güven ve mesai verenlerin, hakikatin varlığına inanmayan (en başta politik) müteşebbislerin karşısında naif ve çaresiz kaldıklarını düşünmeye başladım. Felsefe, siyasetin suç mahalline vardığında iş işten geçmiş oluyor. İyilerin veya hakikatin en sonunda kazanacağı inancı belki de Hollywood filmlerine yahut Marx'vari tarih felsefesi teorilerine projekte ettiğimiz bir ümitten başkası değildir. Belki de kötü adam kazanacak ve kötülüğü yanına kâr kalacak. İslâmcı entelektüel de iktidardan düştüğü zaman zaten emeklilik için yeterince para kazanmış olacak ve belki de adalet adına tutunduğumuz ve ümit ettiğimiz o mahcubiyeti bile yaşamayacak. Kim bilir?

Sovyetler Birliği yıkılmasa Marx yanılmış olurdu

Ertuğrul Kürkçü → İrfan Aktan (Duvar) 28 Ekim 2017

Bir devrimin gerçekleşmesi mutlaka ve mutlaka proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkinin belli bir raddeye kadar gelişmiş olmasını mı gerektirir? Yoksa bir siyasî devrime yol açan sebepler, o siyasî devrim sayesinde ortaya çıkan tek tek ülkeler ve dünya çapındaki hareketlik, başka devrimlerin tetiklenmesine de yol açabilir mi? Belki Marx ve Engels dönemindeki devrimci dünya bu kadar büyük ve geniş değildi. Avrupa ve biraz da Amerika'dan ibaret gibiydi. Bugün artık kapitalizm sadece emek-sermaye çatışmasıyla kendini karakterize etmiyor. Kapitalizm, sermaye ile bütün insanlık ve hatta bütün doğa arasındaki bir çatışkı olarak kavranmadıkça, bugünkü devrimin imkânlarını nerede arayacağımızı bilemeyebiliriz. Marx'ın çağında bu ölçüde bir maddî genişlik yoktu.

Değişmezsek tükeneceğiz

Metin Solmaz (Duvar) 27 Ekim 2017

Birleşmiş Milletler'den İllüminati'ye bütün örgütler ve Donald Trump'tan Noam Chomsky'ye bütün yabancıların bize kastı olduğunu düşünmekteyseniz düşünme hayatınız çok kolay işliyor demektir.

Bu insanlar aptal mı? Asla. Bu insanların arasında ne doktorlar, ne mühendisler var. Bu insanlar müftü nikâh kıyıyor diye kızmayan kitlelere aptal diye kızıyorlar. Kendi akıllı ve okumuş halleriyle Sarıgül'den Ekmeleddin'e savrulan, kendi cumhurbaşkanı adayına meclis başkanlığı seçiminde oy vermeyen, dokunulmazlıklardan tezkerelere kadar iktidarla flört eden partilerine oy vermekte bir beis görmüyorlar.

İnsanlığın devamı, kapitalizm karşısında dengeleyici bir gücün ortaya çıkmasına bağlı

G. M. Tamâs → Jaroslav Fiala (Dünyadan Çeviri) 13 Ekim 2017

Avrupa'nın esas düşmanları bugün kimler?

Avrupa'nın tüm hükümetleri, istisnasız hepsi. Dört nala kıyamete koşuyorlar. Ne yaptıklarının farkında bile değiller. Geçmişin muhafazakâr liderlerini düşünün; başka meselelerde ne kadar pislik olursa olsunlar, bunun şakası olmaz diye bir sınırları vardı. Ülkenizle oynamazsınız, her şeyin bir sınırı vardır. Ama bugünkülere bir bakın; David Cameron, François Hollande, Miloš Zeman… Bu insanların hiç bir fikri zikri yok, öylesine saçmalayıp duruyorlar. Durum gerçekten çok ciddi. Sonra bir de etrafımızdaki çürümeye bakın; birçok kurumdaki yerlerde sürünen entelektüel seviyeye bakın; genel kültürel krize, sözüm ona profesyoneller ve aydınlar dahil, orta sınıfın cehaletine bir bakın. Sırf insanlığın sürmesi için bile günümüz kapitalizmi karşısında bir dengeleyici güce ihtiyaçımız var. Kendi haline bırakılmış kapitalizmin bunu yapamayacağı ve yapmayacağı çok açık. Bu bildiğimiz eski ve kötü burjuva sistem değil, çok daha kötüsü. Yeni siyasî yapılar yaratmamız lâzım, tabi hâlâ vaktimiz kaldıysa. Bundan o kadar da emin değilim.

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

93