Patronsuz Medya

Terörist çocuklar ve vardır devletin bildiği suskunluğu

Gökçer Tahincioğlu (T24)

Bazı çocukların hava değişiminden nasıl etkilendikleri üzerine saatlerce konuşulur ama hayatını sadece Kürt olduğu ve orada doğduğu için panzer altında kaybeden çocukların adı geçmez yaygın medyada.

Geçmez çünkü biliyoruz ki onlar herkesin zihninde başka bir iklimin çocuğudur.

Olabilir, başlarına gelebilir böyle şeyler! Ana babaları rahat dursalar devlet neden oraya panzerlerini göndersin değil mi?

İşte bu yüzden, bu ülkede, ölen bazı çocuklar öldükleri için suçludur.

* * *

Bizi örgütleyen açlığımızdır

Mahmut Aytar → İrfan Aktan (Duvar)

Biyoloji hem tabiatı hem de insanı inceliyor. Biyoloji bir kuşa, bir ağaca, bir güle, bir insana aynı şekilde yaklaşıyor. Biyolojik döngüden bir halkayı çıkardığınız zaman bütün denge bozulur. Çekirge karıncayla, fare çekirgeyle, yılan fareyle, kartal yılanla besleniyor. Sen bu dengeden çekirgeyi çekip alamazsın. Çiftçi buğday tarlasına musallat olan serçeleri ortadan kaldırdığında, çekirgelerle uğraşmak zorunda kalır. Biz geri dönüşümcüler olarak şehir dengesinin bir halkasıyız artık. Yirmi yıl önce ne belediye, ne valilik, kimse çöplerden bu atıkları toplamayı akıl etmemişti. Biz çekçekçiler bilerek veya bilmeyerek şehir dengesine böyle bir halka olduk. Doğada, şehirlerde çöplük yığınlarının oluşmasını engelledik. Biz çevre kirliliği değil, çevre dostuyuz.

* * *

Karbon ayak izini büyük petrol şirketleri uydurdu, onları suçlamaya devam edin

Rebecca Solnit (Guardian + Vesaire)

Vejetaryenlik ve veganlık (daha az et yenen ya da hiç kırmızı et yenmeyen diyetlerle birlikte) giderek yaygınlaştı, yeni ürünler ve farklı menüler için yeni pazarlar oluşturdu. Öte yandan et endüstrisi ne ortadan kayboldu ne de iklim krizini kızıştıran etkisini azalttı. İklim kaosu bizi her şeyin birbirine bağlı olduğunu fark etmeye zorluyor. Kendinizi yurttaş olarak görmek, toplumsal ve politik sistemlerle bağınızı görmek anlamına geliyor. Yurttaşlar olarak fosil yakıt şirketlerinin, et endüstrisinin, enerji şirketlerinin, ulaşım sisteminin, plastiklerin ve daha pek çok şeyin ayak izlerinin peşine düşmemiz gerekiyor.

* * *

Kıyas ve gurur: Ağlayarak günlüklerine yazsınlar

Metin Solmaz (Duvar)

Bir keresinde Boğaz Köprüsü'nde bir araba sıkıştırdı beni. Ne yaptığını sanıyorsun der gibi iki elimi iki kenara açınca küfür etti. Ben daha yaratıcı bir küfürle mukabele ettim. Sonra da bastım gittim. Arabamın arkasına takıldı, takibe koyuldu. Şerit değiştiriyorum, şerit değiştiriyor. Yavaşlıyorum, yavaşlıyor. Belli kendini güçlü hissederken cesur olan modelden bir lümpen. Yanımda da eşim var. Dedim biraz şov yapayım. Bak şimdi dedim eşime. Bir çabuk gaz fren direksiyon atraksiyonuyla herifi önüme düşürüverdim. Ve poposuna yapıştım. Daha sıkı takip ediyorum. Tipik lümpen tepkisi verdi. Kaçmaya başladı. Zincirlikuyu'dan ayrıldı. Biz de zaten oradan dönecektik, yapışık nizam devam ettim. O tabii üzerine alındı. Nasıl çaresizce kaçtığına inanamazsınız.

* * *

Atatürkçülük nasıl sivilleşti?

İhsan Dağı (Diken)

Özetle; AKP, devleti bütün kurumlarıyla partinin üzerine geçirince Atatürkçüler, devlette kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri kurumlara güvenmek yerine siyaset yapmak gerektiğini anladılar. Devletlerini, yaşam biçimlerini, cumhuriyetlerini, kurucu liderlerini üç beş bürokratın güvencesinde sanıp siyasetsizliği tercih etme kolaycılığı ve tembelliği artık geçerli değildi. Güvenecekleri bütün kurumlar teker teker iktidarın denetimine geçmişti. Artık neredeyse bir devletleri bile kalmamıştı. Başladıkları yere, topluma döndüler. İyi de yaptılar. Resmi bir ideoloji, katı bir Kemalizm yerine, AKP tecrübesiyle çok daha geniş kesimlerin yeniden keşfettiği laiklik, cumhuriyetçilik, özgür ve Batılı bir yaşam tarzı ön gören Atatürk'ün mirasını daha geniş kitlelerle buluşturabilirler bu aralar ve AKP sonrası dönemde…

* * *

Yunanistan'daki ölümcül yangınlara otuz yıllık siyasal başarısızlık yol açtı

Yanis Varoufakis (Guardian + Duvar)

2015 yılı baharında, itfaiye teşkilatından kıdemli bir memur, bana, sonraki yaz temel koruma faaliyetini gerçekleştirebilmek için en az 5. 000 itfaiyecinin daha gerekli olduğunu aktardı. O dönemin Yunanistan Maliye Bakanı olarak, mütevazı sayıda itfaiyeci ve doktoru (toplamda 2. 000 çalışan) yeniden işe almak amacıyla bütçenin diğer bölümlerinde kati tasarruflar gerçekleştirmek üzere çeşitli planlar hazırladım. Troyka bunu işitince, derhal beni geri adım atmakla itham etti ve kararımda ısrar edersem Eurogroup'ta yürütülen müzakerelerin sona erdirileceğine dair net bir uyarıda bulundu; kısacası, Yunan bankalarının kapatıldığını ilân edeceklerdi.

* * *

Dünyanın en güçlü cemaati: Bankalar ve enerji şirketleri

Mühdan Sağlam (Duvar)

İnsanlar günlük karbon ayak izlerinin derdine düşmüşken 21. Yüzyılın en büyük felâketlerinden biri gerçekleşiyor: 2010'da BP'nin Meksika Körfezi'ndeki platformundan okyanusa petrol sızıyor. ABD'nin en büyük çevre felâketi olarak anılan bu olayda 4, 2 milyon varil petrol okyanusa karışıyor. Bu felâkette canlılar kategorisinde milyonlarca balık, deniz canlısı ve 11 insan yaşamını yitiriyor, suya bıraktığı etkinin izleri ve boyutu henüz bilinmiyor. BP bu felâketi milyar dolarlık cezalarla kapatıyor. Eğer bu felâket ABD'de değil, Nijerya'da ya da başka bir ülkede olsaydı, o tazminatı ödeyeceği de şüpheliydi. ExxonMobil ya da diğer şirketler felâketler konusunda BP'den farklı değil. Enerji şirketleri cemaati de sözü geçen, saygın bir yapı, suça ortak. Fakat BP özel bir şirket. Örneğin; iklim krizinde bulduğu dahiyane fikirle krizin sorumluluğunu markete giden Ayşe Teyze'ye yüklemeyi, bir yılda tek tatil hakkı olan Ali Bey'e yüklemeyi, onları suç ortağı etmeyi, zihinlere girmeyi başarıyor.

* * *

28 Şubat 'intikamı': Güç değil, zayıflık alameti

Hakkı Özdal (Duvar)

28 Şubat'ın hemen sonrasında, yerli büyük burjuvazi ve iç içe olduğu yabancı sermaye, muhtemelen Ordu'nun birden artan siyasal gücünden de rahatsız olarak rejimde bazı liberal reformlar istedi. Bu 'reformlar', zaten kamu maliyesinden bankacılık sistemine dek, 90'ların çöken ekonomik modeli yerine 28 Şubat'ın da katkısıyla girişilen restorasyonun amaçlarıydı. Büyük sermayenin bu talepleriyle ekonominin girdiği yeni krizler ve ardından deprem şoku çakıştı. Ordu'nun neredeyse bir siyasal parti gibi davranarak başlattığı süreç Erbakan RP'sini küçültmüş, kapatmış; ama merkezde bir 'yeni yıldız' da yaratamamıştı. Yaşlı ve yorgun Ecevit'in katı milliyetçiliği ile MHP'nin taşra ülkücülüğü liberal Mesut Yılmaz'la uygun bir terkip haline getirilememiş, hem koalisyon içi çekişme ve çatışmalar hem de artan toplumsal sorunlar yeni bir hegemonik müdahale ihtiyacını doğurmuştu. Burjuvazi, 'Derviş programı' ekseninde sürecek kapitalist yolla uyumlu bir yeni siyasal süreç için AKP ile böylelikle uzlaştı. AKP, 28 Şubat burjuva hegemonya projesi tarafından 'hizaya getirilmiş' İslamcı siyasal parti olarak, biraz da olası liberal rakiplerinin, 12 Eylül'den beri süren siyasal gericilik basıncı karşısında un ufak olmasıyla ihaleyi kazandı.

* * *

Bana 'milli iradeciliğin' resmini yapabilir misin, ileri demokrat!

Murat Sevinç (Diken)

Muhterem okur, Türkiye sağının (sol, 70 yıllık çok partili yaşamda üç-beş yıl iktidar olabildiği için onun milli irade yorumunu öğrenme fırsatı olmadı!) milli iradeciliği, çok partili yaşam boyunca biz ölümlülerin çıkarına, daha iyi ve insanca bir yaşama, eşitliğe, halkın refahına hizmet etmedi. 'Milli irade', 1960'lardan bugüne yönetenlerin 'denge ve kontrol mekanizmalarından' ve 'özerk kurumlardan' kurtulma isteğinin sloganıydı. Halkın çoğunluğunun taleplerine uygun, buna mukabil azınlığı ezmeden siyaset yapmak değil; ele geçirilen meclis çoğunluklarının dilediği gibi davranabilmesi anlaşıldı, milli iradeden.

* * *

Proje olarak devlet ya da Batı'nın efkârlı akşamı

Ayşe Çavdar (Duvar)

Afganistan'da olanların faturası henüz yazılmaya bile başlanmadı. Almanya, ülkenin yeniden inşasına katkıda bulunsun diye gönderdiği Siemens'in yatırımlarına ne olacak diye tartışıyor. Bir de, bu rezilliğe ABD yüzünden bulaştık, ne yapsak artık müstakil bir güvenlik ve uluslararası politika mı oluştursak kendimize diye düşünüyor gene. ABD ve İngiltere yalnız rezil olmakla kalmadılar, ne denli güvenilmez ortaklar olduklarını bir defa daha, yine hiç bir tartışmaya mahal vermeyecek şekilde ispatladılar. İngiliz bürokratlar bile twitter'a sarılıp, kendi devletlerini, onlar için çalışan tercümanları öldürülmek üzere ortada bırakmakla suçluyorlar. Dünyanın her yerine dağılmışken, nihayet Kabil'de bir devletimiz oluyor sevinciyle dönen eğitimli orta sınıf Afganların halleri ise içler acısı. Taliban'dan kaçıp mülteci olarak sığındıkları ülkelerde kurdukları hayatlarını yıkıp umutla kurdukları yeni hayat da yıkılıyor şimdi. Fakat bunlar ne ki, bir de koca ülkenin her yerinde yoksulluğun ve mahrumiyetin bin bir türüyle baş başa yaşayan, Kabil'e kimin yerleştiğini düğünlerine atılan roketlerden sonra çıkan haberlerden öğrenen halklar var. Koca dünyada yaşayacakları tek bir yer olmadığını bilseler de ülkesini terk edecek kadar umutsuz sığınmacı ve mülteciler var bir de yollarda…

* * *

Tek biz yaşamıyoruz bu dünyada!

Zehra Çelenk (Duvar)

Evlerinde korkuyla ölümü bekleyen kadınlar ve kız çocukları için bir şeyler yapılabilirdi belki. Sahi ne diye tehlikeli genç erkekler geliyordu, kadınları ve çocukları alsaydık ya ülkemize. Kulağa doğru gelse de pratikte bunun çok mümkün olmaması bir yana, bu en iyi noktada bile hâlâ gerçek bir empati yok aslında.

Uçak kanadına tutunduracak çaresizliği cahillik diye niteleyen bu duygu cahilliği inanılmaz bir şey. Uçak kanadında seyahat edemeyeceğini, bunun sonucunun saniyeler içinde ölüm olacağını bilmek için eğitim gerekmez, bunu herkes bilir. İnsanı o kanada sarılacak kadar çaresiz bırakan korkuyu ucundan kıyısından anlayabilmek içinse asgarî empati şart. Tepesinden bakmadan hiç bir kuyunun derinliğini sezemeyen kişi, esas o, umutsuzca cahildir.

* * *

Başka bir dünya gerek!

Dağhan Irak (Diken)

Yaşadığımız günlerin yalnızca Afganistan özelinde değil, Türkiye'yi de ilgilendiren sonuçları olacak. Geride bıraktığımız otuz yıl, Batı dünyasının insanca yaşamaya dair tüm değerleri kendi üstünlüğünü meşrulaştırmak için kullandığı bir dönemdi. Ancak şimdi o değerler gitti ama üstünlük iddiası kaldı. Şu son bir haftada; Almanya Afganistan'ı terk ederken bira ve şaraplarını uçağa alıp beraber çalıştığı Afgan memurları ülkede bıraktı, İsveç ve Hollanda resmi görevlileri Afgan çalışma arkadaşlarına haber bile vermeden kaçtılar, Amerikalılar birlikte çalıştıkları tercümanları Taliban'ın birinci dereceden hedefi olacaklarını bile bile arkasında bıraktı. Diğer taraftan, Birleşik Krallık, dünyanın en seçkin burslarından biri olan ve katılanların yalnızca yüzde 2'sinin alabildiği Chevening Bursu'nu kazanan 35 Afgan gencin vize işlemlerini durdurdu. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, canını kurtarmak için uçak tekerleklerine sarılan insanlara 'düzensiz göç akışı' diyerek insan muamelesi bile yapmadı; Türkiye, İran ve Pakistan'a isim vererek göçmen hapishanesi görevi yükledi. Yunanistan Başbakanı Miçotakis, ülkesinin göçmenlerin durağı olmayacağını söyledi. Yalnızca Afganistan hükümetinin değil, Batı'nın medeniyet anlatısının da çöküşünü izledik birkaç günde.

* * *

Otomobilin toplumsal ideolojisi

André Gorz (Vesaire)

Birisi kapitalist savurganlığın ortadan kaldırıldığı devrimden sonra insanların nasıl zaman geçireceğini sorduğunda, Marcuse Büyük şehirleri yıkıp yenilerini inşa edeceğiz. Bu bizi bir süre oyalayacaktır, diye yanıtlamıştı.

Bu yeni şehirler, vatandaşların (bilhassa okula giden çocukların) haftada birkaç saati ihtiyaçları olan taze ürünleri yetiştirmeye ayırdıkları, yeşil kuşaklarla çevrili yerel topluluk (veya mahalle) federasyonları şeklinde olabilirler. İnsanlar her gün bir yerlere ulaşmak için orta ölçekli bir şehre uyarlanmış türden ulaşım araçlarını kullanabilirler: Belediye bisikletleri, tramvaylar, troleybüsler, sürücüsüz elektrikli taksiler. Kırsal bölgelere uzun yolculuklar veya misafirler için, komünal bir otomobil havuzu semt garajlarında kullanıma hazır halde bekletilebilir. Böylece araba bir ihtiyaç olmaktan çıkar, her şey değişir.

* * *

Dünyanın geleceği için endişeli misiniz? Görünüşe bakılırsa durum bildiğimizden daha kötü

Ece Balekoğlu (Vesaire)

Küresel çevrenin güncel durumuna bakılacak olursa problemler saymakla bitmeyecek olsa da bazıları şu şekilde sıralanabilir:

Yaklaşık 11 bin yıl önceki tarım devriminden bu yana bitkilerin biyokütlesi yarıya indi. Bu da demek oluyor ki insanlar dünyanın kara yüzeyinin neredeyse üçte ikisini tamamen değiştirdi.
Geçtiğimiz 500 yılda kayıt altına alınmış yaklaşık 1, 300 türün soyu tükendi. Kayıt altına alınmayan çok daha fazlası olduğu düşünülüyor. Hayvan türlerinin nüfusları son 50 yılda üçte ikiden fazla azaldı.
Küresel ölçekte yaklaşık 1 milyon bitki ve hayvan türü soylarının tükenmesi tehdidi altında. Günümüzde vahşi memelilerin toplam kütlesi, insanların gezegeni kolonileştirmeye başlamadan önceki kütlesinin dörtte birinden daha az.
Son 300 yılda küresel sulak alanların %85'i kayboldu ve okyanusların %65'inden fazlası bir ölçüde riske atıldı.
Resiflerde canlı mercan örtüsü 200 yıldan daha kısa bir sürede yarıya indi ve deniz otunun boyutunda geçen yüzyıla kıyasla %10 azalma tespit edildi.

* * *

Doktriner tevekkül

Ümit Kıvanç (Duvar)

Dünyayı bana emperyalizmiiin oyunu mu buu makamından kavramak, siyasî isabetsizliğinin bazen yeryüzünde adalet ve insan hakları mücadelesine ihanet raddesine varması bir yana, sahiden emperyalizmle derdi olanların elini kolunu bağlıyor. Her şeyin müsebbibi, her şeye kâdir emperyalizm, gerçekte doktriner-bilinçli tevekkül olarak adlandırabileceğimiz bir agresif-pasiflik türüne üreme ortamı sağlıyor. Biricik eylemlilik, tepki, itiraz, yani üretmeyen, katmayan, ilerletmeyen haykırışlar olabiliyor bu yaklaşımla. Çünkü aslında emperyalizmi teşhir ediyorum sanırken söylenen, her şey olacağına varırın da ötesinde, onlar ne istiyorsa o olur gibi, siyaseti kötürüm eden bir lâf oluyor. En megaloman emperyalistlerin dahi hayal edemeyeceği bir tanrısal kudret atfedilmiş oluyor, çoğu zaman pekâlâ çuvallayabilen muktedir tayfasına.

* * *

DSİ dediğin çağdışı kalmış canavar!

Mustafa Alp Dağıstanlı (Diken)

İyi dünya örneklerinin hepsi ilk adımda şunu söylüyor: Taşkınları önlemek diye bir şey söz konusu değil. Ne yaparsanız yapın taşkın olacak. Milyonlarca yıldır oluyor. Dolayısıyla, 'doğal afetlere karşı savunmacı yaklaşım yerine, riski yönetme ve sellerle yaşama, yaşayabilme anlayışıyla davranmalıyız'.

Çünkü taşkınları önleme iddiası, depremi önleme iddiası kadar komik, saçma. Yağmur yağmasını önlemek kadar akıl dışı, doğadışı. Patladığında lavlarını akıtmasını önlemek için yanardağların ağzını tıkamak kadar gülünç. Yapılabilecek şey, taşkınların zararını hafifletmeye çalışmak. Bu da DSİ'nin yaptığı gibi mühendislik yöntemleriyle, inşaatla, akarsuları hapsetmekle mümkün değil. Bu iyi uygulamaların dayandığı bilim şunu söylüyor: Öncelik, derelere dokunmamak olmalı.

* * *

Altındağ'ın arka yüzü

Gökçer Tahincioğlu (T24)

Altındağ'da, himaye edilerek gerçekleştirilen pogrom, bir rahatsızlığın sonucu değil, bir nefret iklimi oluşturmanın provası.

Grup grup mahalleye taşınan ve engel olunmayan kalabalığa nerede ne yapacaklarının işaret edildiği bir pogrom.

Bütün ülkenin yanacağı bir nefret ikliminin nasıl bir gecede mümkün olduğunu gösteren, dehşet verici bir prova.

Gerçekten Afganistan'dan kaçanların gelişiyle yeniden gündeme oturan mültecilerle ilgili rahatsızlığı olanların bunun çözümü ile ilgili talepte bulunacakları adresler belli.

Ya Batı ülkelerinin sınırlarını açmaya zorlanması ya da bir arada adil biçimde ve refah içinde yaşamanın yollarının yaratılması gerekiyor.

* * *

Bir İngiliz ajanının itirafları

Dağhan Irak (Diken)

Bu mücadele Türkiye'de de verilmiyor değil bu arada, bizim ülkemizde de direnen yüzlerce akademisyen var. Bu nedenle evleri, ofisleri basılan, tutuklanan insanlar da var, hani başınızı ters yöne çevirip Ama canım onlar da… diye cıkcıkladığınız. Bilim insanlarını, Türkiye'de kalırsa 'foncu', giderse 'ajan' diye yaftalayınca ülkeye fayda gelmiş olmuyor, aksine ülkenin potansiyelini el birliğiyle çukura itmiş oluyorsunuz. Bilgi üretimini dert edinmiş insanı 'tehdit' gören bir ülkenin, o bilgiyi üretme şansı yok. Göç sosyolojisi çalışanlar olmadan sığınmacı sorununu, yangın ekolojisi çalışanlar olmadan orman yangınlarını engelleriz sanıyorsunuz da, her türlü yangını harlıyorsunuz o arada.

* * *

Yağmur dedi ki, sistem bizi yutacak

Pervin Çoban Savran → İrfan Aktan (Bir + Bir)

Doğa hızla yok ediliyor. Sanayi tipi hayvancılıkla, taşımalarla inanılmaz karbon üretiyorlar. Suyu hoyratça kullanıyorlar. Mısır, yonca ekmeler yetmiyormuş gibi, kamyonlarla, tırlarla taşımalar… Alev topunu gözlerimizle görüyoruz. Bu kadar yazık etmemeli Toprak Ana'ya, doğaya. Doğa bize lâzım, yaşamamız için bu oksijene ihtiyacımız var. Oksijen olmazsa paranın, pulun, servetin hiç bir anlamı yok. İnsanlık için, doğa için bu havaya, bu yağmurlara ihtiyacımız var. Ellerimizle yok ettiğimiz doğadan güzellik beklememeliyiz.

* * *

Mülteci karşıtlığı herkesin işine geliyor

Abraham X → İrfan Aktan (Duvar)

Savaşın başlarında baskın olanlar cihatçı değil, farklı saiklerle rejime karşı oluşturulmuş irili-ufaklı gruplardan oluşuyordu. O zaman daha Özgür Suriye Ordusu denen yapı bile teşkil edilmemişti. Benim ailem de rejime karşıydı. Sonuçta kırk yıldır çok yoğun bir baskı altında yaşayan halkın içinde rejim karşıtlarının olması doğal. Hayatın her alanında rejimin muhbirlerinin bulunduğu, en ufak özgürlük talebine büyük bedeller ödetilen bir ortamdan söz ediyoruz. Ayaklanmanın temelini özgürlük talebi oluşturuyordu, İslamcılık değil. Bunun rotası sonradan, bence başka devletlerin de desteğiyle değiştirildi. Orada halkın silâhlı bir ayaklanmaya gitme kapasitesi yoktu zaten. Dolayısıyla rejimin demokratik halk tepkisiyle değiştirilmesi gerektiğini düşünen milyonlarca insan, sahaya başka ülkelerin desteğiyle silâhlar, silâhlı gruplar inince çekilmek, ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Benim ailem de bunlardan biriydi.

* * *

Irkçılık virüsü

Metin Yağin (Duvar)

Yani mülteciler-yabancı işçiler, bizim sırtımızda yük değil, biz onların sırtında küçük çaplı efendileriz.

İkinci sorumuz şu; Mülteci-Yabancı dükkânları mı kapladı her yeri?

Burada da esas şey 'iktidar olan' sorunudur. Meselâ her yerde 'Starbucks' kahveci dükkânları, 'Zara' filân mağazaları ve benzeri yüzlercesi varken her şey çok mutenadır ama Araplar bir lokanta açtığında, Beyoğlu bozulmuştur. Her yer Arap'tır ya da Suriyelidir. İki taraflı bir ırkçılık vardır. Boynumuz kültürel hegemonyanın sahiplerine inceyken, diğerlerine-ötekilerine karşı külhanbeyidir.

* * *

Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor

Ayşen Şahin (Evrensel)

Misafirperverliği ile nam salmış bir toplumdan kınadığımıza; koca bir çakal sürüsüne dönüştük.

Kendine ufacık bir ayrıcalık isteyen herkes bir ilmeği söküyor aslında. Başkasından sıradaki yerini çalıyor, zamanını çalıyor, kabalığını getirip başkasının neşesinin üzerine koyup eziyor.

Çıkarcılık salgınlardan hızlı yayılıyor, bencilliğin aşısı yok, huya dönmüş mutsuzluğu iyileştirmek zor.

Herkes kendince haklı, herkes meşrebince zalim.

Oysa kurtuluş yok tek başına, işte hep beraber çürüyoruz için için.

* * *

İnsan ve toplum, kendi eder kendi bulur…

Murat Sevinç (Diken)

2010'da 'Evet' oyu verdi diye Sezen Aksu dinlememek ne kadar hastalıklı bir tutum ise topluma/okuyucuya 'afacan' muamelesi yapmak da bir o kadar vahim. Belki de Erdoğan pek değişmemiştir. Belki de muhterem okumuşumuz hiç tanımadığı bir dünyayı bildiğini düşünmüş ve yanılmıştır. Belki de bir 'büyük hedef' uğruna, bugünün yolunu döşeyen irili ufaklı pek çok günah önemsenmemiş, görmezden gelinmiştir. Belki de Türkiye sosyalist soluna ve CHP'ye yöneltilen eleştirilerin pek azı dahi AKP'ye yöneltilmemiştir. Ya da belki de bugün varılan noktada, her seçim öncesinde iktidar partisinden yönelen anormallikleri 'konjonktürel otoriterlik' olarak tanımlayıp 'Seçim sonrasında üfleyeceğiz, geçecek' düzeyinde dile gelen hödüklüğün payı, hayli iricedir.

* * *

AKP'nin güçlü ve gerici müttefiki: Ulusalcılar!

Murat Sevinç (Diken)

Ulusalcı kesimin yaşamsal eşiklerdeki berbat ve anti demokrat tavrı, 2010 yılı gelip anayasa değişikliği yapıldığında yönelttikleri ve bu kez 'haklı' olan eleştirilerini, tümüyle değersizleştirdi. Ulusalcı yazarlar, 2010 Eylül'ünde 'ciddiye alınmak' için gerekli 'özgeçmiş'e sahip değillerdi ne yazık ki. Hâl böyleyken, yargının göz göre göre ve bu kez 'bir bütün' olarak elden çıkıp 'şah iken şahbaz' oluşunda, işte o nahoş özgeçmişin de azımsanmayacak payı oldu.

* * *

Bütün bunlar için Teksaslı bir aileyi suçlayabilir miyiz?

Yıldıray Oğur (Karar)

Chrest Vakfı ve diğer fon verenler başvuran medya kurumlarına bir içerik dayatması yapmıyor. Kurumlar ya da kişiler, kendi projelerini kendileri yazıyor, bu projeler çok genel çerçeveler sunuyor, içeriklerle ilgili ayrıntılara girilmiyor.

Medya organlarından tarafsızlık, dürüstlük, partizan olmamak gibi genel gazetecilik prensiplerine sadakat bekleniyor. Ama bunun da denetlenmesi mümkün değil. Ellerindeki tek denetleme imkânı seneye fon vermemek olabilir.

Ama ortada hâlâ iyi bir organizasyon, teknik altyapı isteyen gazeteciliğe yetecek miktarda bir fon da yok.

* * *

Allah hiçbir insanı, bu zihniyet ve dile muhtaç etmesin!

Murat Sevinç (Duvar)

Allah yeryüzündeki hiç bir insanı, bağını bahçesini bırakıp elinde torbalarla yüzlerce binlerce kilometre yürüyerek bir başka toprağa ulaşmaya çalışan hiç kimseyi, al evinde besle diyebilen süflî dil ve zihniyete muhtaç etmesin. Yurttaş endişesi anlaşılabilir, buna mukabil zehirli ırkçı söylemin tolere edilecek bir yanı yok. İnsan, böyle utanç verici bir dile özenmemeli. Tercih ettiğimiz sözcükler kadarız. Ne eksik ne fazla.

* * *

Türklerin kimsesizliği ve Malmoth

Ayşe Çavdar (Duvar)

Bu duyguyu tanıyanımız çoktur. Hep birlikte polis dayağı yediğimiz 1 Mayıs'lardan sonra eve gidince hissettiğimiz şey o. Gezi İsyanı'ndan sonra da aynı şeyi hissetmiştik. Bir aradayken bir aradayız; çok güzel, birbirimizin sesini çoğaltıyoruz. Evlere dağıldığımızda ise faturalarla, işsizliğimizle, borçlarımızla, çoluğumuzun çocuğumuzun ihtiyaçlarıyla baş başayız. Bütün bunlar her an daha da zorlaşıyor. Dayanışmak da bir yere kadar oluyor hep. Yoksullaştıkça, yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça öfkeleniyoruz. Dayanışabileceğimize güvensek o öfkeden neler ama neler çıkar. Ama kimseye güvenmediğimiz için öfkelerimiz kapkaranlık, birbirimize ve kendimize dönük hınçlara dönüşüyor. Hepimiz minicik bardaklara sığıştırılmış mum alevleri gibiyiz. Seyrimize dalıp ıslak rüyalar görüyorlar. Bir iktidar bir ülkeyi ne pahasına olursa olsun yoksullaştırmak suretiyle nasıl iktidarda kalır? El-cevap: Önce herkesi kimsesizleştirmelidir. Her birimizin arasına giren ama onlar da… cümlelerinden kurulu bir yetimler cemiyetine dönüşmemiz bundandır. Çünkü kendisine bağımlılığımızı derinleştirdikçe güçlenen şeyin kaynağı her birimizin kimsesizliğidir.

* * *

Gizli oy, açık utanç, müşterek umut

Ayşe Çavdar (Duvar)

2019 yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyelerini almalarını sağlayan taktiğin, şimdi de işe yarayacağını zannediyorlar her halde. Ama yaramıyor. Yaramayacak. Ayol üstünden herkesin kendini köşesinde terk edilmiş hissettiği, buna artık kesinlikle kanaat ettiği bir salgın geçti. Bitmeyen ekonomik kriz, kayıp milyarlar, suç ortaklarının ifşaları, bütün bir milleti Uluslararası Tahkim'le tehdit eden bir cumhurbaşkanı… Emin milleti batağa sürüklediği borçlar ödenirken etrafta olmayacağından. Belki de bu yüzden bu kadar ısrar ediyordur herkesi borçlandırmakta. Şanzımanı dağılmış, zembereği boşanmış bir iktidar var ortada. Topluma, uhulet ve suhuletle davranma telkininde bulunansa muhalefet. Elbette ne hak-hukuk ne anayasa tanıyan bir iktidarla sokakta hesaplaşmanın bedeli herkes için çok ağır olacaktır. Fakat Meclis'teki muhalefete düşen, insanları iktidarın yaptığı gibi evlerine tıkmak ve susturmak değil, o muhalif enerjinin örgütlenip akabileceği kanallar yaratmaktır. Yapıyorlar mı bunu?

* * *

Anayasa Mahkemesi sen merak etme, yedi yıl daha bekleriz

Ali Duran Topuz (Duvar)

Devlet, arzuladığı dinsel ve etnik demografik hedeflere ulaşmak için 1950 öncesi ve 1950 sonrasında birbirini takip eden, birbirine eklemlenen ama birbirinden farklı yöntemler uyguladı. Farkın birçok sebebi ve görünümü var ama en önemlilerinden biri, belki de birincisi şuradan kaynaklanıyor: Türkiye NATO'ya girdikten sonra oluşturulan gayrınizami harp oluşumları, yani ithal edilen paramiliter yöntemler, eski ve ağırlıklı olarak açıkça ve doğrudan uygulanan kaba güce dayalı yöntemleri ikame etti; 6-7 Eylül olayları meselâ bunun ilk ve en tipik örneği. Meselâ Dersim, eski tip bir operasyondu, devlet bir karar alıyor ve onu kendi gücüyle uyguluyordu. Maraş ve 1993 Sivas yeni tip operasyonların en kirli ve etkili olanlarıydı. Karanlık güçler denilen şey bu paramiliter örgütlenme ve onun iş görme yöntemleridir.

* * *

Ahlaksızlıktan değil mutsuzluktan ölüyoruz

Dağhan Irak (Diken)

Kendi kırılgan erkekliğini; ecdadla, fıtratla, ahlâkla açıklamaya çalışan, çırpındıkça batan, battıkça hırçınlaşan bir patolojik toplum, nefes almaya çalışanı boğmaya girişmişti, üstelik devlet eliyle. Maaşını ödeyen yurttaşlara düşman gibi vuran, boğmaya çalışan polisler, evlerin içine dalıp gözaltı yapacak kadar hukuku unuttular bu uğurda. Sırf olayları izleyip belgeliyor diye, dünyanın en önemli basın fotografçılarından biri, Bülent Kılıç'ı neredeyse boğuyorlardı ve bu herkesin gözünün önünde yapılan işkenceye 'zorbalık' denmesine bile bozulmuştu o polisleri meslekten atması gereken İçişleri Bakanlığı…

* * *

2100 yılında insanlar sıcaktan düşüp ölecek

Prof. Dr. Mehmet Levent Kurnaz (Diken)

İnsanlar sıcaktan düşüp ölecek. Tamamen içeride ve klimayla yaşayabilecek böyle günlerde. Bu durumu ancak iklim değişikliği önlenebilirse değiştirmek mümkün. Bütün dünyanın kömür, petrol, doğal gaz yakmayı bırakması gerekiyor. Türkiye'nin özel bir şey yapmasına gerek yok, bütün dünyanın yapması gerekiyor iklim değişikliğini önlemek için. 2020'den 2100'e kadar yavaş yavaş kötüleşecek durum. İleri doğru gittikçe kötüleşecek.

* * *

Zırvalama hakkı

Metin Solmaz (Duvar)

Komplo teorileri, şehir efsaneleri, korkutarak iletişim yapmaya çalışmak, sürekli çemkirmeyi iletişim zannetmek, bütün bunlar retorik çukurlarıdır. Ne uyduranlar ne takip edenler tam olarak inanır aslında.

Uyduranlar ilgi çekmeye, takip edenler ilginç şeyler yapmaya çalışan insanlar genellikle.

Komplo teorileri, batıl inançlar hep birbirinin akrabası. Hayatında parlak pek bir şey olmayanların şenlenme teşebbüsü çoğu.

* * *

Uçkurgate'ten Çukurgate Türkiye'ye

Erk Acarer (Birgün)

İddiaya göre Karaca'nın 'siyasi ünlülerle' olan fotograf arşivi sağlam. En önemlileri; CHP'nin sağlık durumu yerinde olmayan vekili Deniz Baykal, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, Soylu ve eski Maliye Bakanı Damat Berat Albayrak ile olanları. Tabii Erdoğan ile de göz göze bir hali var!

Kim bilir belki de bu albümün, '20 yıllık iktidarın ortaya çıkışı' ve 'yargının kriz zamanlarında iktidar lehine attığı adımlar veya suskunluğu ile' ilişkisi vardır. Ya da 'bakanlar ile top gibi oynanmasıyla'.

* * *

Odadaki fil: Silah denemeleri

Mühdan Sağlam (Duvar)

Bugün 1945'te başlayan Soğuk Savaş'ta değiliz, doğanın, iklimin, havanın, toprağın, balığın, yosunun, kedinin, kuşun hakkını savunmak zorunda hisseden insan sayısı çok fazla, dünyanın bir cehenneme döndüğünü bilenler de öyle. 'İnsan merkezci dünya' algısı, dünyayı tarumar ediyor. Bir yandan iklim krizine karşı Kömürü bıraktık, yenilenebilir enerjiye geçtik diyen devletler, silâhlar, denemeler olduğunda şimdi sırası değil demekten geri durmuyor. Üstelik bu tavır ABD ile sınırlı değil. Atılan her kurşunun bir insan bedenine saplanması gerekmiyor, o kurşun havada, suda hayvanların bedenine çoktan saplandı. İnsan odaklı hasar tespiti artık geçerli değil, olmamalı.

* * *

Hegemonik restorasyon

M. Sinan Birdal (Evrensel)

ABD hegemonyasının temel niteliklerinden olan insan hakları ve demokrasi söylemi de yeni bir dönüşüm geçiriyor. Bu söylemi sadece bir reelpolitik ve ahlâk ikileminde görmek ideoloji kavramını tamamen yanlış anlamak demektir. İdeoloji bir toplumun apandisiti değildir. İdeolojiyi denklemden çıkarırsanız ne hegemonya kalır, ne iktidar. Siyaseten odaklanılması gereken konu ideolojinin siyasî özne, siyasî program, siyasî eylem üretebilme kapasitesidir. Biden mücadele hedefi olarak otoriter yönetimleri belirlerken bunun merkezine yolsuzluk, kara para ve medya üzerindeki baskıları koymuştur. Bir süredir Batı kamuoyunu işgal eden Rus ve Azerî kara para aklama operasyonları genişleyecektir. Önceki yazılarımda vurguladığım gibi ABD, öncülüğünü yaptığı sermayenin serbest dolaşımının kendisine karşı bir silâh olarak kullanılmasına karşı mücadele edecektir. Bu mücadele sadece uluslararası bir düzlemde olmayacak, ABD içindeki bazı sermaye fraksiyonlarıyla da kavgaya girişilecektir.

* * *

Demokrasi isteyene baraj sorusu

Ümit Kıvanç (Duvar)

Ola ki, yakın geleceğin belirleyici kuşakları arasında yurttaş haysiyetine sahip hayat sürmek isteyenler çoktur ve kaderlerini ellerine almak isterler. İşe yukarıda sıraladığım soruların en meşumundan başlamalılar: Toplumun bir kısmını imha etmeyi hedefleyenlere o toplumun siyasî hayatında yer var mıdır?

Yasal partinin binasına dalıp içerideki silâhsız savunmasız insanı öldüren katile sahip çıkan, öldürülenin zaten öldürülmesi gereken biri olduğunu ilân eden, binlerce, on binlerce, belki milyonla insana itlafı gereken haşerat damgası vuran birilerinin yeri Meclis midir yoksa önce mahkeme, sonra hapishane mi?

Tabiî bir tür itlâf rejiminde değil onurumuzun çiğnenmeyeceği demokrasi ortamında yaşamak istiyorsak.

* * *

Bahçeli'nin fermanı ve kahraman katillerin tarlası

Ali Duran Topuz (Duvar)

Kemal Tahir, eşkıya romantizminin karşısına keskin bir gerçekçi gözle dikilse bile devlete ilişkin idealizmi eşkıyanın önce bir yönetim tercihi, ardından giderek bir yönetim unsuru oluşunu görmesini engeller. Ona göre bu gibi isimlere müracaat edilmesi imparatorluğun yıkılışının yol açtığı çaresizliktendi, yani devletin hasta bir zamanında olmasındandı. Oysa ki eşkıya bir hastalıkla bağlantılıysa bile bu devletin hastalığı değil, eşkıyayı şifa olarak görmesindendir. Bu şifa kabul edilen zehir, büyük oranda devleti takip eden topluma da bulaştıkça Kemal Tahir'in işaret ettiği ahlaksızlık kaçınılmazlaşır; vatan, millet, bayrak, din, iman lâfları da aynı ahlâksızlığı örten ideolojik kumaşı örmeye devam eder.

* * *

Tarihin insan olmayan failleri

Çiler Çilingiroğlu (Duvar)

Toxoplasma Gondii olarak adlandırılan bir parazitin insan beynine yerleştikten sonra kişinin davranışlarını etkileyebileceği öne sürülüyor. İnsanlar arasında yaygın olan bu parazit, ulaşmaya çalıştığı nihaî konağa varmak için misafir olduğu aracı konağın davranışlarını değiştirmeye çalışır. Toxoplasma Gondii'nin varmak istediği nihaî konak bir kedidir. Bu parazit, davranışını etkilediği aracı konağın beyninde yüksek oranda dopamin salgılanmasına yol açar. Meselâ farelerde fazla dopamin, hayvanı risk alan heyecanlı ve meraklı bir duygu durumuna sokarak kedilere yakalanma olasılığını artırır. İnsanlarda yüksek dopamin salgılanması nevrotik kişilik bozuklarının gelişmesinde rol oynayabilir. Kevin Lafferty, Türkiye de dahil olmak üzere, birçok ülkeden bu paraziti taşıyan insan denekler üzerinde bir çalışma yürüttü. 2006 yılında yayınlanan bu çalışma, nevrotik hastalıklarla parazit arasında yüksek bir korelasyon buldu. Ayrıca bu parazite sahip kişilerde belirsizlikten kaçınma veya eril davranış şekilleri (saldırganlık, rekabet, egoizm gibi) davranışlar gözlendi. Eğer bu parazit nüfus içinde yaygınlaşırsa, insan davranışları üzerinden tüm kültüre etki edecek bir güce bile sahip olabilir. Sözgelimi, belirsizlikten kaçma eğilimi gösteren toplumlarda otoriter rejimler daha kolay ortaya çıkabilir.

* * *

Türkiye'de eroin fabrikaları

Önder Özdemir (Sendika)

Eski bir asker olan ABD büyükelçisi ile Gazi Mustafa Kemal sık görüşüyorlardı. Büyükelçi Türkiye'nin dünya uyuşturucu ticaretindeki rolü konusunda detaylı bir raporu Mustafa Kemal ile paylaştı. Mustafa Kemal, büyükelçiyi dinledikten sonra hemen ertesi gün, 23 Aralık 1932 akşamı kabineyi bizzat başkanlık ederek topladı. Konu afyon kaçakçılığının takibi ve bazı sıhhi, iktisadi ve zirai meseleler idi. Kabine toplantısı saatlerce sürdü. 1912 Lahey, 1925 ve 1931 Cenevre anlaşmalarının kabulü, kapatılan eroin fabrikalarının tekrar açılmamasının önlemlerini de içeren 7 maddelik bir program açıklandı. Program 25 Aralık'ta Anadolu Ajansı tarafından bütün dünyaya duyuruldu. Hükûmet toplantısından çıkan 7 maddelik listenin CHP Grubu'nda görüşüldükten sonra Meclis'in onayına sunularak yasalaşması gerekiyordu.

CHP parti grubunda onaylanan hükümet kararları bir türlü yasalaşmadı. TBMM Başkan Vekili Hasan Saka, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Cumhuriyet Gazetesi sahibi Yunus Nadi gibi isimlerden oluşan uyuşturucu ve kaçakçılık lobisi, afyon ve uyuşturucuyla ilgili yasaların önünü tıkadılar.

* * *

Sedat Peker'le ne yapmalı?

Ümit Kıvanç (Duvar)

Somut, değiştirici-dönüştürücü politikanın, yüksekçe bir yerden kendince doğruları tekrarlayarak değil, ancak somut koşullarda, somut olaylar içerisinde, somut insanlarla yapıldığı, galiba bu zaten bilinen şeyler arasında değil. Kim kime Sedat Peker'le dost olmayı öneriyor ki? Lâkin şu sorduğu da, alınacak tavrı düşünürken cevabı pusula edilecek sorudur: Kim anlatacaktı bunları size? Elbette benim gibi biri anlatacaktı.

İstemiyor muyuz anlatmasını?

* * *

İlk günahı kim işledi?

Mustafa Durmuş (Yeni1mecra)

Ne yapmalı?

Siyasal iktidarın ve sermayenin sadece toplumsal sorunlara değil, ekolojik sorunlara karşı da duyarsız olduğunu biliyoruz. Tam tersine son örnekte olduğu gibi, bu tür sorunlar manipüle edilerek Kanal İstanbul projesine destek sağlanması için kullanılıyor. (11)

Diğer yandan mafya-politikacı/devlet-sermaye üçgeninde görülen müsilaj ile Marmara Denizinde yaşanan müsilaj öz itibarıyla aynı kaynaktan besleniyor. Bu kaynağın kurutulması gerekiyor. Bunu yapmazsak, sadece yurttaşlar olarak yaşamlarımız tehlikeye girmeyecek, aynı zamanda ekolojik çöküşten kaynaklı kitlesel ölümlerle karşı karşıya kalacağız.

Bu nedenle iş başa düşüyor. Yaşamımızın her alanında işlenmiş olan ilk günahla yüzleşmek, bunu işleyenleri teşhir etmek zorundayız.

* * *

Hakikat yalanlardan ve tehditlerden çok daha güçlüdür

Ahmet Şık (Duvar)

Hem yanıtı kendi içinde barındıran bu sorular da hem de kavgasını verirken söylediğim her söz demokrasi mücadelesinin özüne dair bir çağrıyı barındırıyor. Ve bu mücadele parlamentoya da bizleri hapsetmek istedikleri sosyal medyaya da sığmaz. Sokaklar, meydanlar, parklar, yurttaşların bir araya geldikleri, taleplerini ve itirazlarını dile getirdikleri tüm alanlar, tıpkı seçim sandıkları gibi, demokrasi mücadelesinin olmazsa olmazlarıdır. Bugün üzerimize düşen, bu deli gömleğini giymeyi ve bizi sıkıştırmak istedikleri umutsuzluğu reddetmek; sokakları, kent meydanlarını eşit, adil, lâik ve gerçekten demokratik bir Türkiye mücadelesiyle doldurmaktır.

* * *

Müsilajın arkasında kim var?

Önder Algedik (Duvar)

Eski Marmara Denizi'ni kaybettik. Bir düzeyde kurtarma imkânımız var. Ama asıl büyük tehlikeyi kaçırıyoruz, Karadeniz'i de kaybetmek! Evet bu kadar katı atık ve fosfor-azot yüklü kimyasal atığı aslında günün sonunda Karadeniz'e yolluyoruz. Karadeniz'in tek çıkış yolu Marmara. Marmara'yı kurtardığımız oranda Karadeniz'in yaşama şansı olacak. Bu yüzden bu beş ilke ve dahası Marmara Denizi'ni bir nebze kurtarmak ve de Karadeniz'i yok etmemek için zorunlu.

* * *

Türkiye'de 'Başkan Babamızın Sonbaharı' yaşanıyor

Hamit Bozarslan → İrfan Aktan (Duvar)

Gezi dayanışma ağlarını oluşturdu, nesiller arası bağları kurdu, anlam üretti, fakat 1968, 78 gibi bir nesil yaratamadı. Gezi'nin yıldönümünde iktidar temel felsefesini dile getirdi. Bu temel felsefe de intikam. Geçmişten, demokrasiden, gençlerden, kadınlardan, Gezi'den intikam almak. İktidar siyasetini daha fazla intikam üzerine tasarlıyor. Eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Saleh siyaseti yılanların başı üzerinde dans etme sanatı olarak tanımlamıştı ki, kendisi de bu anlayışın kurbanı oldu. Türkiye'deki iktidar da bu anlayışa göre hareket ediyor. Türkiye'de tarihsel olarak maalesef ciddi bir şiddet potansiyeli var ve bu taşları yerinden oynatabilir ama bugünkü koşullarda bir halk hareketi görmüyoruz. Buna karşın iktidar, anlamlar düzeyinde hegemonyasını kaybetti; hiç bir anlamda anlam üretemiyor. Afrin'e girildiği zaman bir yığın insan sokakta Reis bizi Afrin'e götür diyordu ama Karabağ meselesinde sokağa çıkan olmadı. Birkaç yıl önce Hollanda'yla kriz yaşandığında Türkiye'de Hollanda kökenli öküzler, mandalar kesildi. Geçen sene Fransa'yla bir kriz yaşandığında kimse sokağa çıkmadı. Çünkü Erdoğanizm anlam üretme kapasitesini tümüyle tüketmiş durumda.

* * *

Yarım parantez

Mehmet Altan (P24)

O adamı şimdi artık herkes gibi ben de tanıyorum… O adam, Sedat Peker ile Süleyman Soylu arasında iletişim trafiğini sağladığı iddiasıyla gazete ve televizyondan kovulan Süleyman Özışık adlı kişiydi. Bugün Ekşi Sözlük'te çok taze açılmış bir başlık var: Süleyman Özışık'ın yurt dışına kaçması İlk satır şöyle:

Sedat Peker'in açıklamalarından sonra emniyet Özışık kardeşlerin evine baskın yaptı. Lâkin Özışık kardeşlerden Süleyman olanın baskından hemen önce yurt dışına çıktığı söyleniyor.

O programdan bu yana neredeyse üç yıl geçmiş olacak. AYM Genel Kurulu, AİHM ve Yargıtay, devlet yargısı Anayasayı yok saydığı için suçlandığımı karara bağladı, ben beraat ettim. Benim kaçacağımı iddia eden iftiracının ise ülkeden kaçtığı söyleniyor. Üç yıl bile olmadı…

* * *

 

114
Derkenar'da     Google'da   ARA