Patronsuz Medya

Benim kuşağım dünyanın canına okudu: Büyüklerine karşı gelen o çocukları selamlıyorum

George Monbiot (Açık Radyo - Guardian) 18 Şubat 2019

Torunlarımın yaşlandıklarında başlarına geleceğinden korktuğum felâketler daha şimdiden olmakta: Çöken böcek popülasyonları, kitlesel yokoluş, orman yangınları, kuraklıklar, sıcak dalgaları, seller. Size miras bıraktığımız dünya bu işte. Tüketimimiz arş-ı âlâya çıkarken dikkate almayı ihmal ettiğimiz o doğmamış kuşaklar arasında sizinki ilk kuşak oluyor.

Ama aramızda uzun yıllardır bu mücadele içinde bulunanlar sizleri terk etmeyecek. Siz Hodri Meydan! dediniz ve biz de buna cevaben ayağa kalkmalıyız. Sizinle dayanışma içinde olacağız. Biz yaşlıyız, siz de gençsiniz, ama buna rağmen bize siz öncülük edeceksiniz. Size en azından bu kadarını borçluyuz.

Kuyruktakiler

Murat Sevinç (Diken) 13 Şubat 2019

Her birimiz koşullarımızın ürünüyüz. Herkes insan gibi yaşamak ister ve o herkesin insan gibi yaşaması için gerekli koşulların yaratılması büyük emek ve zaman gerektirir. Zengin-yoksul ayrımı, yeryüzündeki en alçak ayrımdır. O kuyruklarda bekleyip hâlâ iktidar partisini destekleyen insanların talihsizliği, yaşamları boyunca kendilerine başka bir 'yol' ve 'üslup' olabileceğini gösteremeyenlere mahkûm bırakılmış olmalarıdır.

Halk yığınları, Türkiye'de başka siyaset erbabı olmak üzere muhtelif çevrelerce çoğu zaman yapıldığı gibi 'küçümsenecek' ya da 'pohpohlanacak' bireylerden oluşmaz. Bu hem ayıp hem yanlış hem de aptalcadır. İnsanlar akıl fikir sahibidir. Kitleler çoğu zaman duygularıyla hareket ediyor olsa da, o duyguların ve vicdanın oluşum süreci de verili koşullarda gerçekleşir. Bütün mesele o 'verili' koşulların dönüştürülebilmesinde.

Twitter, Facebook kullanımı ve linç

Gülgün Türkoğlu (Duvar) 11 Şubat 2019

Sosyal medya birçok şeyi değiştirebilecek güçte bir platform. Kullanıcıların, içerik üretenler ve tüketenler olmak üzere kabaca ikiye ayrıldığı bu ortak bölgede, toplumsal değerler, etik anlayış, görgü kuralları gibi birçok alanda yeni tanımlara ihtiyaç duyuluyor. Kes-yapıştır paylaşımlar, içerik üretimi anlamına gelir mi? Bu tür kullanıcılar, bilgi kirliliğinin artmasına ne ölçüde sebep verirler? Yalnızca içerik tüketen kullanıcı olarak konumlanmak, tepkisizliğimizi meşru kılar mı, sorumluluklarımızı azaltır mı? Tanığımız, tanımadığımız yüzlerce, belki binlerce insanın düşündüklerini, söylediklerini, yedikleri-içtiklerini, gezdikleri yerleri bilmeye bu kadar meraklı olduğumuz halde, kendi ayak izimizi bırakmamaya özen göstererek başkalarının sayfalarında saatler harcamamız normal midir?

Venezuela tipi anti-emperyalizm mümkün mü?

İlhan Uzgel (Duvar) 5 Şubat 2019

Meselenin özü de burada. AKP modeli Batı sisteminin Türkiye'deki hakim sınıflarla birlikte ürettiği mükemmel bir çözümü temsil ediyor. Alt sınıfların, yoksulların desteğini alabilme becerisine sahip neoliberal bir siyasal hareket, Batı karşıtı söyleme sahip görünüp, Türkiye'yi Batı kapitalizmine sonuna kadar açmış olan, onun bölgesel işlerini birlikte yürütmeye talip bir yönetim anlayışı. Yoksul kitleleri, siyasal İslamcılığın temsil ettiği kimlik siyasetiyle oyalayan, buradan meşruiyet üreten, kamulaştırma yerine özelleştirmeyi fetiş haline getiren bir modelden söz ediyoruz. Bu modeli savunan lider ve partisi Türkiye'yi NATO içinde tutuyor, Türkiye tarihinin ABD başkanlarıyla en sık görüşen siyasetçisi oluyor, New York Times'a makale yazıp, Suriye'de sizin yapacağınız işi biz yapalım diyebiliyor ama aynı zamanda kendisini Maduro ile aynı yerde gösterebiliyor.

Başka bir dünyadan konuşalım

Metin Solmaz (Duvar) 31 Ocak 2019

Başıboş kayıtsız ve serbest demek. Başıboş köpek ne demek? Evkafta iş bulamamış köpek mi? Köpek dediğin zaten başıboş olur. İnsanlar başıboş olmayıp da nelere bağlı? Keşke insanlar da başıboş olsa. Cansen elbette başıboş derken sahipsiz demek istiyor. Köle olmayan diyor. Köle köpek seviyor kendisi. Tıpkı Avrupa'daki gibi. Eminim gel deyince gelmek gibi derin sorumluluk sahibi ve kapatılmış köpekler onun için kabul edilebilir şeylerdir. Tıpkı Avrupa'daki gibi. Cansen anlamaz ama sokak köpeği şahanedir. Görmüş geçirmiş, mülayimdir. O Cansen'in kabul edilebilir bulduğu sahipli köpekler onlara havlarken tek bakışla dünyanın en karizmatik Olm bak gitini yaparlar.

Haklı olmak, haklı çıkmaya çalışmak, konuşamamak…

Murat Sevinç (Duvar) 29 Ocak 2019

Herkesin haklı çıkmaya çalıştığı bir yerde, konuşmak/tartışmak mümkün değil. Marazi bir durum bu. Ve tabii, nesilden nesle miras kalan bir maraz. Bunlar üzerine hep birlikte kafa yorarsak, belki memlekete dair daha makul değerlendirmeler de yapabiliriz. Ezcümle muhterem okur, yaşadığımız her sıkıntının sorumlusu Evanjelikler ya da Soros olmayabilir!

Palu ailesi üzerinden lanet ayini yaptık

Orhan Gazi Ertekin → İrfan Aktan (Duvar) 27 Ocak 2019

Şimdiyi 1980'le mukayese edenler ya o dönemi hiç yaşamamış veya zihinsel olarak kırılma yaşamışlardır. 1980'de bu ülke bir mezbahaydı. 237 kişi sadece işkenceyle, bağırtılarak öldürüldü. Sayısız insan dışarıda, açık alanlarda infaz edildi. 1980, bugünkü şiddetin kurucu dönemidir. 1980'de bir egemenlik krizi yoktu, politik tekel vardı. Egemenlik krizinin olmadığı yerde her tür haltı yer, kontrgerilla hukukunu ayakta tutar, insanları işkenceyle öldürür ama hukuku da uygularsınız. Cumhuriyet hukuku da, 1980 hukuku da budur. Hukukla toplumu kuramazsınız. Hukuk, siyasal ve toplumsal egemenliğin bir tezahürüdür. Yani bugün hukuk bozulduğu için bu fecaat ortaya çıkmış değil. Bugün olan şey, egemenlik krizidir ve bu kriz, esas alınacak herhangi bir istinat noktasının bulunmamasıdır. Oysa 12 Eylül, orta sınıfların olağanüstü huzurlu olduğu, şükrettiği bir dönemdir. Orta sınıfların hukuku buydu işte! Evet, onlar açısından konuşursanız, hakikaten de 12 Eylül, bugünkü gibi korkunç değildi. Bugün ağlaşan orta sınıflar için 12 Eylül harika bir dönemdir.

Hitler, bir gün, 'Rienzi' dinlemeye gider

Hamza Celâleddin (Duvar) 25 Ocak 2019

Sanatın, saygı göstermek, birleştirici olmak, uzlaşma sağlamak ve adım atmak gibi ödevleri hiç bir zaman bulunmadı ve hiç bir zaman da bulunmayacak. Sanatın yegâne ödevi, saygın olabilmek ve karşı durma yürekliliğini göstermek, dahası bu yürekliliği sürdürebilmektir. Ve bu saygınlığa ve karşı duruşa gölge düşürecek her türden eylem (bilakis eylemci tarafından yaratılmış olsun ya da eylemci kendisini bu eylemin içinde buluversin, fark etmeksizin), sanatın tabiatına yapılmış incelik yoksunu bir itiraz gibidir. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere, tarihsel olan etik bir yargılamaya tabi tutulamaz; ve bu yüzden de Richard Wagner, söylediğim bu şeye asla taraf değildir. Lâkin bugüne dair etik bir önerme sunabilirim size:

Müzikle iyileşmeyecek olan kötülükler var!

Türkiye'nin düzeni: Nevrotik Cumhuriyet

Aziz Tolga Ağca (Duvar) 25 Ocak 2019

Nevrotik Cumhuriyet'in uzatmalı çavuşu, sahil faşisti, modernizmin kapıkulu Özdil şanına yakışır bir girişimde bulundu… Orta sınıfların ruhunu okşayan bu modern hurufi, seküler mesihyanizmin ileri karakoludur. Kemalizmin karikatürize oluşunun en net göstergesi bu zat-ı muhteremin zihin atlasıdır. Türkiye düzeni küçülmüştür, düşmüştür. Küçülmenin zemini genişledikçe Özdil'in de dili genişlemektedir. Özdil'in inşa ettiği Atatürk profili bir tür fahri tanrıdır. Egemenin diline uygun bir ibadet biçimi olarak ölü-seviciliği yerleştirmektedir. Fakat ezilenlerin Mustafa Kemal'i ile Özdil'in Atatürk'ü arasında uçurum vardır. Zaten Özdil'in de ezilenler gibi derdi yoktur. Mustafa Kemal askeri ve politik anlamda stratejik dâhidir. Politikayı anlama ve kurma biçimi müthiştir. İttifaklar ustasıdır… Fakat bugün itibari ile ölmüştür… Özdil, oligarşi adına ruh çağırma seanslarına devam etmektedir. Ölü sevicilik de Nevrotik Cumhuriyet'in bir diğer milli sporudur.

Birey olmak ve hayal kırıklığı

Kemal Can (Duvar) 23 Ocak 2019

Bugün bütün dünyada yaşanan ekonomik ve siyasî krizin, tıkanmanın sebepleri arasında, solun (toplumcu – enternasyonalist düşüncenin) demokrasi, özgürlük ve eşitlik idealinin inandırıcı seçenekler geliştirememesinden bahsediliyor. İnandırıcı, yapılabilir, gösterilmiş bir anlatı kurulamadığı söyleniyor. Doğal destek alanlarıyla temasını kaybettiği, onlara konuşacak yeni bir dil üretemediği söyleniyor. Bunların hepsinde doğruluk payı var. Ancak, birlikte kurtulmayı, başkasını dert etmeyi aşağılayarak kendisini bir toplumsal yasa gibi dayatan neoliberal modelin iflâsını nereye koyacağız. Veya bugün ortaya çıkan anomaliyi bir yetersizlik üzerinden mi, bir imha çabası üzerinden mi anlamaya çalışacağız. Siyaseti toplumsal bir dinamik olmaktan çıkartıp bireyden lidere -ve tersi- bir akışa çeviren, şekilsiz iktidarların destek çemberini siyasî kimlik haline getiren hangisi?

Hızlı Moda, Ucuz Giysi, Ağır Bedel

Cengiz Başkaya (Özgür Üniversite) 21 Ocak 2019

Tekstil sektörünün hızlı modayla aldığı biçim ekonomik büyüme, ilerleme, gelişme kavramlarını gözden geçirmemizi gerektiriyor. Çoğu çocuk bir milyar insanın açlıkla boğuştuğu bir dünyada önceliklerin en acil gerçek ihtiyaçlar yerine hangi sektörlere verildiğine bakmak gerekiyor. Petrolün sudan ve topraktan, çoğu giyilmeyecek elbiseler içim üretilen pamuğun buğdaydan, hazır gıda sektörünün biraz daha fazla kâr etmesi uğruna üretilen palmiye yağının tropikal ormanlardan daha değerli kabul edildiği dünyamız yaşanabilir bir gezegen olmaktan çıkmak üzere.

Marx'a bugün ihtiyacımız var!

Samir Amin (Sendika) 20 Ocak 2019

19. Yüzyıldaki ve 20. Yüzyılın ilk yarısındaki burjuva demokrasisinden bugün çok uzak bir noktadayız. Artık tek partili sistemin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Eskinin sosyal demokratları ile muhafazakârları, şimdinin sosyal liberalleri. Seçimlerde yarışan iki parti olsa da, işleyişte aynı parti sayılırlar. Bu, tek parti sisteminde yaşıyoruz demektir. ABD'de, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler hep tek bir parti olagelmiştir. Avrupa'da durum böyle değil, dolayısıyla, geçmişte, burada kapitalizm kısmen iyileşme göstermiş olabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan sosyal demokrat refah reformları büyük reformlardı. Bana göre, her ne kadar Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında emperyalist tutumun devamı olsalar da bunlar ilerici reformlardı. Bugün ise bu artık imkânsız. Artık tek parti sistemi gelmiş durumda. Meşruiyetini yitirmeye başladı. Üstelik, dünyanın her yerinde yükselişe geçen faşizme, neo-faşizme alan açmakta. Tam da bu yüzden bu sistemi yeniden inşa etmeden dağıtmamız gerekmekte.

Tehlikenin farkında mısın dünya?

Dilaver Demirağ (Duvar) 15 Ocak 2019

Son araştırmalar, bir zamanlar önemli bir karbon emme havuzu olan Amazon ormanının şimdi emdiğinden daha fazla karbon yaydığını gösteriyor. Orman ölmeye başlarsa, şu anda biokütlesinde depolanan karbonun büyük kısmı atmosfere salınabilir. Bilim insanları, Amazon'un gezegenin biokütlesinin beşte birini elinde tuttuğunu hesapladı. Daha uzun kuraklık sürelerine ve savanaya geçiş Brezilya'nın karbon emisyonlarının katlanarak artmasına neden olabilir – aynı zamanda ülkenin tarımsal ticaret ekonomisi için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Dahası kuraklık daha sık ve daha yıkıcı orman yangınlarını da tetikleyerek orman kaybını geri dönülmez noktaya ilerletirken atmosfere daha fazla karbon salmış olacak. Yani mevcut küresel ısınma paradigması içinden konuşursak bu siyaset sonucu oluşacak ormansızlaşma küresel ısınmayı hem hızlandıracak hem de şiddetlendirmiş olacak. Üstelik Bolsonaro ve bağlaşığı olan tarımcıların hedeflediği Amazon'daki Mega Baraj yapılırsa bu, atmosfere karbondan çok daha şiddetli olan metan gazının salınması demek.

Kutsalın yorumu nasıl yapılır?

Gülgün Türkoğlu (Duvar) 14 Ocak 2019

Sanatsızız, kuruyuz kupkuru. Solduk, tükendik. Sanat ve dinin kaynağının aynı olduğunu -benzer değil aynı- anlamayı reddediyor; çiğ anlayışlarımızdan emin yaşayıp gidiyoruz. Din ve sanatın birlikteliği yaşamın neşesidir. Neşenin, toplumumuzu terk etmesinin suçunu bitimsiz bir çaba ile başkasına atmaya gerek yok. Ateisti ile ilahiyatçısı ile asık suratlı, yüzeyseli dillendirmeye tutkun, tehtitkâr tavırlı, güvensiz insanlar olduk. Güvenimiz pek çelimsiz; güvenin, öze olan güven olduğunu unutmayan dürüst bir bağlantı hepimizde var çok şükür.

Akrep gibisin kardeşim

Fatih Yaşlı (Birgün) 10 Ocak 2019

Senden çaldıklarıyla ilk fırsatta kapağı yurt dışına atacak olanlara, geçmediğin halde parasını ödeyeceğin köprülere, kullandığın doğalgaz ve elektriğin fiyatına, omzuna bindirilmiş vergilere, enflasyona, işsizliğe, ülkenin talan edilmesine gıkın çıkmıyor ama eline üç kuruş verilip kölelik koşullarında çalıştırılan, en pis işlere sürülen insanlar için Ülkemde Suriyeli istemiyorum diyebiliyorsun, çünkü anlamlı soruların yok, çünkü cevapların yanlış, çünkü bilmiyorsun, çünkü bu işler Yılmaz Özdil okuyup Uğur Dündar izlemekle olmuyor.

Milyarlarca dolar kime, nasıl transfer edildi?

Bahadır Özgür (Duvar) 8 Ocak 2019

Özetle bugünkü kur üzerinden 1 trilyon lirayı aşkın servet AKP döneminde bu 10 şirkete transfer edildi. 3. Havaalanını alan beş şirketin aldığı payının toplamı da 160 milyar dolar. Bunlardan Cengiz-Limak-Kolin üçlüsü ayrıca enerjinin en kârlı alanı olan dağıtımda Boğaziçi, Uludağ, Akdeniz ve Çamlıbel'de de ortaklar. Bazı liman ve otoyol projelerinde de ikili ortaklıkları mevcut.

Buyurun size Türkiye'nin kaymağını kimler yiyorun yanıtı…

Nasıl ki dünyada neoliberalizm dönemi küresel servetin yüzde 87'sini yüzde 1'lik kesimin elinde biriktirmişse, AKP dönemi de Türkiye'de serveti belli isimlerin kasasında toplamıştır. Fakirliğin, adaletsizliğin, işsizliğin, kutuplaşmanın müsebbibi aranıyorsa eğer, herkes cebindeki 'yabancı ellere' de bir baksın.

30 yılın ardından: Büzüşen bir gezegende yaşam

Bill Mckibben (Açık Radyo) 7 Ocak 2019

Halkın iklim bilimi ile ilgili izlenimlerini bulandırma stratejisi son derece etkili oldu. 2017'de yapılan kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların neredeyse % 90'ının, küresel ısınma konusunda bilim dünyasında fikir birliği olduğunu bilmediğini gösterdi. Raymond 2006'da şirket tarihinin en büyük kârını açıkladıktan sonra emekli olduğunda, kendisinin nihaî yıllık ücreti 400 milyon dolardı. Halefi Rex Tillerson, buzları hızla çözülen Rusya Kutup bölgesinde petrol aramak için 500 milyar dolar tutarında bir anlaşma imzalamakta gecikmedi ve 2012'de Rusya'nın Dostu Nişanı'nı aldı. Tillerson, 2016'da Dışişleri Bakanı olarak kısa bir süreliğine Trump'ın kabinesine katılmadan önce şirketin son hissedarlar toplantısında şöyle demişti: İnsanlar ister istesin, ister istemesin, dünya fosil yakıt kullanmaya devam etmek zorunda.

Şiddet bir ihlal meselesidir

Ahmet Murat Aytaç (Ayrıntı Dergi) 7 Ocak 2019

Şiddetin sadece bir mazeretler evreninde var olabilecek bir şey olmasından ötürü, devrimcileri uyguladıkları şiddete bir açıklama bulmaya mecbur eder. Bu gerekçe bazen ilerleme, bazen özgürlük veya adalet olabilir. Ancak son tahlilde şiddet dışı bir yol varken, şiddet kullanan durumuna düşmemek onlar için önem taşır. Fakat şiddet, öyle teoride durduğu gibi durmaz ve pratikte uygulayanı kendi zorunluluklarına tabi kılar. Haklı şiddet, her durumda savunan olmakla ilgili gözükmemeye başlar, bazen ilk saldıran olmak en iyi savunmadır. Devrimciler bu durumda şiddet ile ilgili meta-teorik tartışmalara girerler. Meselâ şiddet araçlarının toplumda eşit dağılmadığını, kronik ve yaygın olduğu için alışılmış iktidar şiddeti karşısında, devrimci şiddetin her zaman için savunmacı sayılması gerektiğini söylerler. Örneğin hakim oldukları bölgelerde, söz hakkının kullanımına yönelik müdahaleleri, zaten söz ortamının adil olmadığı ve söz hakkının eşit dağılmadığı gerekçesiyle savunurlar: Onlar zaten iktidar ve her yerde konuşuyor. Burada da konuşmayıversinler!

Trump, derin devlete karşı (mı?)

İlhan Uzgel (Duvar) 7 Ocak 2019

Amerikan sisteminde şu anda görülen dağınıklığın nedeni Trump'ın kararsızlığı ya da inişi çıkışından çok, ABD merkezli küresel sistemin işleyişinin tıkanma noktasına gelmesinden ve yeni bir paradigmaya geçiş sancılarından kaynaklanıyor. Bu durum küresel ekonomi politiğin nasıl işleyeceğinden, Çin meselesinin halline, ABD'nin küresel sistemdeki rolünden, küreselleşmenin geleceğinin nasıl olacağına dair çok kritik dönüşümleri içeriyor ve önümüzdeki dönemde ABD içinde bu türden gerilim ve çekişmeler nihaî bir sonuca ulaşıncaya dek devam edecek.

Aklımız ve ruhumuz hasta olabilir mi?

Gülgün Türkoğlu (Duvar) 7 Ocak 2019

Akıl ne kadar tırmansa da eğer ruhun ona eşlik etmesi engelleniyorsa (eder de üstü örtülür) ruh, uykuda öcünü alır akıldan. Aşırı kontrolcu, yalnızca rasyonel aklını kullanıp duran insanlar bir süre sonra uyku problemleri ile yüzleşir; hatta, rüyalarını hatırlamaz olurlar. Ruh, mitsel bin bir simge, duyu ve duygu ile karşına çıkar aklın; henüz olmamış akıl çareyi çocukça, çaresizce, korkakça kaçmakta bulur. Kaçar ve uyanır. Ruhu; yine, yeniden ve özenle yadsıyacağı uyanıklık bölgesine girer; sıfır farkındalık bölgesine; rutin nam bölgeye. Hoş, rasyonel aklını taçlandırmanın, ruhsal bir varlık olduğunu yadsımanın kaçınılmaz çöküntüsü kendini hemen belli eder: Sinirlilik hâli; nezâketsizliğin, açık sözlülük ile karıştırılması; korteks baskısından geçici kurtulma girişimleri; özgürlük ile keyfiyetin karıştırılması; kibir.

Malta'ya gidenler, Suriye'den gelenler

Fatih Yaşlı (Birgün) 6 Ocak 2019

Eğer öfkeleneceksiniz bu insanları çaresizliklerini bilerek izbe tekstil atölyelerinde asgarî ücretin bile altında ve sigortasız bir şekilde çalıştıran, tazminatsız kovan, iliğine kadar sömüren ve aslında aynısını size de yapanlara öfkelenin. Suriyelilerin ekonomiye katkısı dedikleri şeyin sömürünün derinleştirilmesi, vahşi bir emek rejiminin inşası olduğunu görün.

Tam teşekküllü yeni yıl âyini

Ümit Kıvanç (Duvar) 3 Ocak 2019

Bugünkü keyfî zorbalık rejimine nasıl bir çırpıda, neredeyse kayda değer engelle karşılaşılmadan geçiverdik? Bugünün temellerini geçmişte arayana, kolayca geçivermeye imkân sağlayan sıçrama tahtalarına işaret edene büyükşehir muhalif camialarında yapılan muamele genel olarak, seni eşek becersin de katır çıksın! sözleriyle tasvir edilebilir. Oysa hak-hukuksuz, adaletsiz, yasasız bir ucûbe rejime ve bütünüyle toplumun esir edilmesine, değersizleştirilmesine, haysiyetsizleştirilmesine dayalı devlet-toplum ilişkisine sürüklenmekten kurtulup onurlu bir insanlık durumuna geçebileceksek, o temelleri, basamakları tespit ve imha edebilmek hayatî. Haysiyetimizi yeniden kazanmamız mı gerekiyor? Yoksa yanar döner ışıklar ve yüksek volümlü müzik ne kadar saklasa da aslında pekâlâ haysiyetsizce bir hayat mı sürüyorduk katırlardan uzakta?

Yok ediyorum, öyleyse varım!

Fikret Başkaya (Özgür Üniversite) 3 Ocak 2019

Moda ve marka da bir yok etme, kirletme ve israf yöntemi… Aslında modayı süratle yok olmak üzere üretilen şey olarak görmek mümkündür. Ya da moda, demode olmak içindir de denebilir… Bir sonra üretilen, bir öncekini yok ediyor… Elbette modayı var eden, sürekliliğini sağlayan bir sosyal işlev de söz konusu. Esasen modayı var eden, bir bireyin 'bir kesime ait olma, farklı olma, 'onunla özdeşleşme' isteği ve arzusudur. Dışlanmama kaygısı bireyi diğerleri gibi olmaya itiyor ama o diğerleri aşağıdakiler değil… Aşağı bir statüde olmamak, ayrıcalıklı sınıfa mensup olma arzusu… Modaya uymayı başaran, kendini sıradan biri olarak görmez… Eskiden moda, güz/kış – bahar/yaz olmak üzere yılda iki kere yenilenirdi… Şimdilerde fast fashion devreye sokulmuş durumda. Yıl 52 mikro-sezona bölünmüş bulunuyor… Yıkımın, israfın, saçmalığın boyutlarını düşünebiliyor musunuz?

Yedinci yılında Roboski: Yanlışlık nerede?

Ali Duran Topuz (Duvar) 1 Ocak 2019

Evet, Roboskî diye bir yer yok, Robozik var. Kaza diye bir şey yok, Kürt için biçilmiş kader var. Tazminatla değiştirilmeyecek kader. Özür lâfıyla geçiştirilmeyecek kader. O yüzden hapiste bombayı atanlardan kimse yok, ama yiyenler adına her gün ağlayan Ferhat Encü var. Bombanın niye düştüğünü biliyorsanız, hükümetten hesap sorma numarası pek işe yaramaz, o sebebi değiştirmeyi istemek zorundasınız. Yoksa ana muhalefet olursunuz: Hem hükümete çemkirir, he her sene havadan bombalama tezkeresine evet dersiniz. Gerisi aldatmaca. Bombaların Ahmet Mehmet ayırmadan rahat rahat düşmesine ayarlı bir aldatmaca.

Ahlâk dayanaksız kalırken

Ümit Kıvanç (P24) 26 Aralık 2018

Türkiye'de en çarpıcı örneklerinden birini yaşadığımız süreç, Allah korkusunun basit bir slogana indirgenmesi ve ahlâkın inançla bağının koparılması, kimilerine dincilerin yenilgisi gibi görünebilir. Oysa kendini disipline sokabilen, iradesi güçlü, azimli bireyler -ki insanlığın ufak bir bölümüdür- dışında, bir eliyle ahlâka sarılabilmek için insanın öbür eliyle sağlam bir tutamağı kavraması lâzım. Stalin ve reel sosyalistler, içindeki vicdanı hurdahaş ederek sosyalistliğin böyle bir tutamak işlevi görmesini çok zorlaştırdı. Sert ortamlarda politika girdiği her yerden dürüstlüğü kovuyor. İktidar ve tahakküm ihtirasından uzak, sâkin ve samimi dinî inanç, ahlâkın yeşertildiği verimli bir tarla olabilirdi. 20. Yüzyıl sonu - 21. Yüzyıl başı, şimdiye kadar âdetâ doğal görülen bu irtibatın ebedîyen kesildiği zaman dilimi olarak tarihe geçti. Dinî inancın açıkça ırkçılığın, zulmün, zorbalığın hizmetine koşulması, ahlâkın var sayılan dayanaklarından birini yere yıkmış oldu. Buna az buçuk geniş sayılabilecek ölçekte kayda değer -isyan ne kelime!- itiraz gelmeyişi de yerdeki kütleyi un ufak etti. Daha toparlanmaz artık bu. Gelinen insanlık aşamasında, yeni otokrasilerin coşkulu destekçileri olan kalabalıklar, ahlâk tarafından kısıtlanırsa liderin gücünü dizginsiz kullanamayacağını, kendilerinin de zorbalığın parçası olarak duydukları tatminden yoksun kalacaklarını sezmiş olmalılar. Ahlâkı buruşturup kenara atmakta tereddüt göstermediler. Yüz küsur insanın bombayla parçalandığı hadiseden sonra göstermelik saygı duruşunu yuhalamak basit bir siyasî tercih sorunu değil. Kendini yeniden üreten bir yıkıcı parazit var orada. En sevdiği av, ahlâk.

Muhalif sanatçıya 'küfredebilme' özgürlüğü!

Murat Sevinç (Diken) 26 Aralık 2018

Yalnızca şu son günlere bakalım pervasızlıkların boyutunu görmek için:

Adamın biri 'Gezicilerin başının kesilmesi gerektiğinden' söz etti, tıs yok.

Fatih Portakal'a edilmedik hakaret kalmadı, tıs yok. O bile kendisini savunmaya cesaret edemedi.

Osmanlı Ocakları adındaki bir oluşum Fatih Portakal protestosunda, Yüzde 52 dişlerini sıkarak bekliyor diyerek tehdit savurdu, tıs yok. Devlet desteği olmadan evinin yolunu bulamayacak bu tipler ne yapacak? Yani dişlerini sıkmasalar? Ah şu devlet gücüne sırt dayamanın şımarıklığı, hiç bir şeye benzemiyor!

Bana mı dedin?

Kemal Can (Duvar) 26 Aralık 2018

Seçilmişin, seçildiği için (yeniden seçilmeyene kadar) bütün yanlışlarına saygı gösterilmesi gerektiği nasıl savunulamazsa, yanlışları üreten ve sürdüren seçmenlerin de eleştirilemez olduğu veya milli irade diye kabullenilmek zorunda olduğu iddia edilemez. İktidar eleştirildiğinde, bana mı dedin? diye tepki veren, vermiş gibi gösterilmeye razı olan seçmenin tavrı demokrasiyle pek ilgili değil. Her seferinde, size demedik diye yatıştırılması gereken, sadece siyasal tercihlere saygı başlığında değerlendirilecek bir olaydan çok, ahlâkî bir mesele gibi duruyor. İktidar seçmeni eleştirilerle ilgili gösterdiği alınganlığı, yapılanlarla ilgili bir siyasî sorumluluk olarak taşımaya yanaşmıyor. Oysa, Metin AKPınar'ı karakola çektirerek kendi makamına veya kendi tercihine saygı üretileceğine inanmak arasında fazla bir mesafe yok. Ya da bütün bu örgütlü faaliyetlerin, ücretli trollerin yarattığı atmosfer bu mesafenin asla oluşmaması için işletiliyor.

Belirsiz düşman kimdir, nasıl öldürülür?

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 26 Aralık 2018

Burada söz konusu olan, zaten iktidara tabiiyet ile tarif edildiği için, baştan ezik veya mağlûp olmaya mahkûm edilmiş bir düşmandır. Etnik düşmanı, sınıf düşmanına, cinsel düşmana veya dinsel düşmana bağlayan şey, hepsinin gücü gücüne yetene bir savaşta mağlûp olsun diye meydana sürülmüş belirsiz düşman anlayışıyla olan ilişkisidir. Sakarya'da savunmasız ve masum bir baba öldürüldüğünde de, küçük bir kız çocuğu topluca bir kasabanın tecavüzüne maruz kaldığında da, bir Süryani çocuk sünnetsiz olduğu için arkadaşlarından dayak yediğinde de aynı düşmanlaştırma mantığı söz konusudur. Belirsiz düşman, her somut durumda gerektiği kadar ve yeterli ölçüde şiddete maruz kalacak şekilde yeniden tarif edilir. Fakat maruz kalabileceği potansiyel şiddet veya nefretin, durumun gerekleri dışında, önceden belirlenmiş bir sınırı yoktur. Belirsiz düşman, sınırsız bir nefretin hedefi olduğu için, sınırsız olarak çoğalabilir. İsmiyle müsemma, belirsiz bir topluluk bu.

Gözetleme kapitalizmi ve büyüyen Facebook skandalı

Serdar Temiz (Duvar) 25 Aralık 2018

Gençliğimde Echelon iddiasında bulunanlar delilikle veya komplo teorisi ile suçlanıyordu. Bu iddianın komplo olmadığını ve gerçek olduğunu Edward Snowden ve Julian Assange'dan dolayı artık biliyoruz. Elimizdeki gelişmelere göre, göz göre göre bu tarz firmalar iyi yatırımlar ve destekler alarak büyüdü (veya belki de büyütüldü). 'Acaba' diye düşünüyor insan, 'Temel insan hak ve özgürlüklerine tamamıyla karşı bir iş modeli ve yönetim biçimi ile hizmet satan bu firmalar, Echelon gibi sistemin kurulum masrafını ve hizmetini özel sektörde üstlenmiş ve vatandaşlardan üstüne para da alan taşeronlar olamaz mı?'

Kişisel gelişim şarlatanlığı ve plasebo etkisi

Anıl Aba (Birgün) 23 Aralık 2018

Nasıl ilâç ve sağlık endüstrisinin kâr etmesi için hasta insanlara, ya da Lancome'un kırışıklık karşıtı kremleri 1400 liraya satmaya devam etmesi için güzel olmadığını düşünen kadınlara ihtiyaç varsa, aynı şekilde, kişisel gelişim sektörünün devamı için de, sosyolog Eva Illouz'un deyimiyle, kaybeden (loser) insanlara ihtiyaç vardır. Yekta Kopan'ın son romanında takıldığı gibi İşinizde Yükselmeniz İçin Uygulamanız Gereken Beslenme Modelleri diye kitap bile gördü bu gözler. Siyez bulguru yerse bölüm şefi olacağına inanan insanlar var bu dünyada. Benim inanan insanlarla fazla bir alıp veremediğim yok. Ama kişisel gelişim şarlatanları kapitalizmin düşürdüğü insanların zaaflarından istifade ediyorlar.

Sana kendi deneyimlerimi anlatayım şimdi…

John Steinbeck (Sendika) 20 Aralık 2018

Genel izleyici denen şeyi unut. Adını bilmediğin o belirsiz yüzler korkmana neden olur. Ayrıca da, yazarken senin kafanda beliren izleyici tiyatroda yoktur. Yazarken insanın kafasındaki tek bir izleyicidir. Zaman zaman, izleyici olarak tek bir kişi – gerçek, tanıdık bir kişi seçmeyi çok yararlı bulmuşumdur. Ya da düşsel bir kişi yaratıp ona yazabilirsin.

Yeniden düşünsek mi bazı şeyleri?

Ümit Kıvanç (Duvar) 19 Aralık 2018

Kalabalıklar, nâdir devrim zamanları dışında -ki, o zamanlara bu yüzden devrim zamanları diyoruz- her zaman, inançlarını terk etmeleri karşılığında kendilerine kendi kuracakları bol riskli muhayyel gelecek vaat eden fedakâr, gözüpek okumuş çocuklara karşı, kendilerine hiç de iyi gözle bakmayan birilerine yakınlık duydu. Neden? Neden dünya ülkelerinin çoğunluğunda normal şartlarda hep sağ partiler seçim kazanır? Sanırım derinini kurcalamamak ve bunu kitlelerin kandırılmasına bağlamak da okumuş çocukların en büyük hatasıydı. Acısı çoktan beridir çıkıyor.

Bu kaza hiç olmayabilir miydi?

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 19 Aralık 2018

Kamu hizmetini geliştirmek, hizmetin sürekliliği, verimliliği ve öngörülebilirliği ilkelerini akılcı bir temelde bir araya getirmekle mümkün olabilir. Oysa AKP'nin gerçekleştirdiği reformlarda bambaşka bir mekanizma görev başınadır. Her seçim döneminin konjonktürü, kamu sektöründeki büyük reformların temel nedenini oluşturmuştur. Kamu yatırımları, vatandaşın hizmetlerden en güvenli şekilde nasıl yararlanacağını gözeterek değil, seçim başarılarını garantiye alacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Böylelikle, AKP'nin cevval, çalışkan ve yenilikçi görüntüsünün ardındaki paradoks aşikâr bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kamu reformları 2002'den bu yana, çözüm olarak sunulan her reformun, sonraki bir reformla çözülmesi gereken bir soruna dönüştüğü bir döngü içinde hapsolmuştur. Kısır döngü, esasen hizmetlerden yararlanırken başımıza gelen tüm kazaları üreten sistematik ilişkilerin kaynağını da gösteriyor. Bu tren kazası olmayabilir miydi? Evet, olmayabilirdi!

Tecavüz suçundan nasıl ceza alınmaz?

Gökçer Tahincioğlu (T24) 18 Aralık 2018

Hüsniye Şimşek, bu nedenle de karara itiraz ediyor. Tuncay, hak ettiği cezaları almadı. Şimşek, şunları söylüyor:

Önceki olaylar da onların yaşadıkları bu olayın aynısı. Saldırıyor, nefes almasını engellemeye çalışıyor. Sonra cinsel saldırıya geçiyor. Hepsinde aynı savunmayı yapıyor. Öylesine cesaret almış ki her seferinde mahkemeleri de ikna etmiş. Bu mağdurlardan bir tanesi erkek meselâ. Gidiyor suç duyurusunda bulunuyor bir erkek. Savcı takipsizlik veriyor. Suç işlemeye meyilli bir insan ancak böyle cesaretlendirilebilir. Ve mağdurlar, bir olay yaşandığında ne yapacağını bilmiyor. Öncelikle mağdur, böyle bir olay yaşadığında ne yapacağını bilmiyor. Cinsel saldırı delillerini korumayı bilmiyor. İlk yaşadığı şey korku. Deliller toplanamıyor. Pek çok mağdur sağlık kurumlarından geri dönüyor. Emniyet güçleri, mağduru da olay yerine götürüyor. Bütün bu süreçler iyi işlemiyor.

Bu süreçler iyi işlemiyor.

Ve her biri insan hayatı için önemli bu süreçler iyi işlemedikçe de adalet gelmiyor.

Düşünen konuşmaz, o olur

Ümit Kıvanç (P24) 11 Aralık 2018

Hele bizimki gibi pusu ve linç kültürünün mahsûlü toplumlarda bir defa lincin tadını almış grupların fertleri, sıcak evlerinden klavyeye tıklayarak katılabildikleri bu baştan çıkarıcı ayinden kolay kolay vazgeçerler mi?

Onlar linçten muhtemelen vazgeçmez. Ancak görüşleri ve tavırları yüzünden her an lince mâruz kalma tehlikesi yaşayanlar görüşlerini ifade etmekten, hattâ bazı alanlara girmekten vazgeçebilirler. Fazlasıyla doğal ve insanî tepki. Kimi sadece aşağılanmayı sindiremediği için vazgeçer, kimi iftiranın, haksızlığın yarattığı moral bozukluğundan, utanmazlığın sebep olduğu tiksintiden, kötülüğün böylesine kolay benimsenivermesinin doğurduğu umutsuzluktan… Kimi de lincimsi tepkilerden gayet akılcı sonuç çıkararak: Lâf anlatmanın mânâsı ve imkânı yoktur; dolayısıyla işlevi de yoktur; bunca pisliğe hiç uğruna katlanılıyordur.

Ulusalcılar kazanabilir mi?

İlhan Uzgel (Duvar) 10 Aralık 2018

Bu türden ulusalcı tepkiler aslında küresel olarak da yaygındı ve neoliberal küreselleşmenin girdiği her toplum geçmişin sağ-sol eksendeki ayrımını küreselleşmeye eklemlenen ve ona karşı çıkan güçler arasında yaşamaya başladı. Bu açıdan bir aşağılanmayı değil nedensel bir incelemeyi hak ediyor ve tarihsel siyasal bir bağlama oturtulması gerekiyordu. Sonuçta, toplumsal düzlemde ulusalcılar ayrıcalıklarını, sahibi olduğunu düşündükleri devleti kaybetmenin şokunu yaşayan ve küreselleşmeye karşı çıkarken tarihin çarpık bir okumasından hareket eden bir kesimdi. Her yerde zayıflayan sol hareketler de bölünerek ya kimlik siyasetine kayıp küreselleşmeci liberal projenin taşıyıcıları oldular ya da ulusalcı/milliyetçi güçlerle ittifak yaptılar. Sonuçta ulusalcılar küreselleşmeyi bir tehdit olarak görürlerken, İslamcılar bir fırsat olarak gördüler ve kendi siyasetleriyle küreselleşmeyi çok iyi bir şekilde uzlaştırabildiler.

Kavala ve Demirtaş'ı hiç sevmem, ama!

Murat Sevinç (Diken) 1 Aralık 2018

Hukuk ve eşitlik duygusu yoksunluğu ile kibir birleşince sonuç şu oluyor: Bir hakkı/özgürlüğü, 'bir gün herkese gerekir' zihniyetiyle 'bahşedercesine' savunmak ve bir yurttaşın, örneğin serbest bırakılması gerektiğini dahi o insan hakkında önce olumsuz bir yargı oluşturarak dile getirmek!

Muhterem okur; sizden önce kabul edilmiş, sizden sonra da var olacak ve lütfederseniz eğer, sizin çabanız ve emeğinizle daha da güçlenme ihtimali bulunan bazı evrensel 'ilkeler' var. Hiç sevmem ama… peşrevine gerek yok. Hukuk devleti ilkesi açısından, kimi ve neyi sevip sevmediğinizin önemi yok.

Kavala bir yıldır iddianame olmaksızın cezaevinde tutuluyor, Demirtaş AİHM kararına karşın serbest bırakılmıyor. Sevseniz de sevmeseniz de, 'gerçek' bu kadar yalın. Gerisi boş lâf…

Berbat bir senaryo: Tahir Elçi cinayeti

Kemal Göktaş (Diken) 30 Kasım 2018

Olay yeri incelemesi, sokağın güvenliğinin olmadığı gerekçesiyle dört ay sonra yapıldı. Ne atış artığı ne de mermi bulunabildi.

Sokakta ateş ettiği görülen polislerin ifadeleri tanık sıfatıyla alındı, üç yılda dosyada bir tek şüpheli bulunamadı.

Sokaktaki işyerlerinin kameralarından sonuç alınamadı. Mardin Kebapevi'nin içini çeken üç kameraya ait görüntüler varken Elçi'nin vurulduğu yeri gören dördüncü kamera çalışmıyordu.

Vurulma anını da çeken polis kamerası görüntülerinde ise 13 saniyelik kesinti vardı. Avukatlar, cinayetten 10 gün sonra polis kamerasına ve hafıza kartına el konulmasını istemişti ama savcılık üç yıl sonra cihazın bulunamadığını duyurdu.

Toplumsal patoloji

Ümit Kıvanç (Duvar) 27 Kasım 2018

Bugün gelinen nokta, hâlihazırdaki muktedirler ve onları başta tutmak dışında hiç bir hayatî işlev ve mânâları kalmamış canlıların kavrayabileceklerinin çok ötesindedir. Vahim olansa, bugünkü vaziyetten hoşnut olmayanların pek çoğunun adalet kavramıyla ilişkisinin de pek o kadar farklı olmayışı. Belki şöyle bir vecizenin yokluğu merak edilebilir: Damarlarında adalet duygusu dolaşmayan bir millet yıkıma mahkûmdur! Neden olmasın? Yıkımdan ne kastettiğimize, ne anladığımıza bağlı.

Belediye başkanlığı adaylığımı açıklıyorum

Önder Algedik (Duvar) 2 Kasım 2018

ABB kentsel dönüşüm-gelişim ve diğer yatırım projelerine kaynak sağlamak amacıyla taşınmazların niteliklerine uygun bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak için 208, 5 milyon TL ayırmış. Yani müteahhite proje hazırlıyor. Bir de bu dönüşümün kamulaştırması var. Gecekonduda oturan insanların evlerini başlarına yıkıp müteahhite hazır hâle getireceksiniz. İşte bu kamulaştırma(?) için ayrılan para 125 milyon TL. Yani müteahhit yeşil gecekonduya beton diksin diye belediye 333, 5 milyon TL harcayacak.

Sadece bu para bile yoksulların evlerine elektrik ve ısınma faturası ödemediği ve bunları iklim dostu karşıladığı sıfır enerjili tadilât yapmaya yeter.

Yeni küresel faşizmi anlamak ve karşı çıkmak

Karabekir Akkoyunlu (Duvar) 2 Kasım 2018

Yukarıdaki gözlem, Brezilya'da çoğunluk faşist mi? sorusunu da bir ölçüde cevaplıyor. Evet, Bolsonaro'nun faşizan düşünceleri benimseyen kemikleşmiş bir seçmen tabanı var. Ancak bu taban, yıllardır marjinal bir siyasetçi olarak fazla ciddiye alınmayan ve hatta alay konusu olan bir yüzbaşı emeklisinin seçimlerde aldığı yüksek oy oranını açıklamaya yeterli değil. Bu kemikleşmiş tabanın dışında bulunmakla birlikte Bolsonaro'ya sempati duyan birçok Brezilyalı, aslında militarist adayın aşırıcı çözüm önerilerine çekimser yaklaştığını itiraf ediyor. Ancak kâh yayılan güvensizlik algısı, kâh sistem karşıtlığının popüler bir rüzgâr olarak esmesi, kâh da Bolsonaro'nun ekonomik danışmanının vaat ettiği neoliberal yeniliğin piyasaları hareketlendirmesi, belki geçmişte İşçi Partisi'ne oy vermiş ama aslında apolitik olup tercihini kısa vadeli ekonomik hesaplara göre yapan bu tipleri, sandığa giderken çekincelerini bir kenara koymaya ikna etmiş görünüyor.

Cumhuriyet tarihinin en büyük kapanışı

Özgür Gürbüz (Birgün) 29 Ekim 2018

Yeni havalimanı, 3. Köprü ile birlikte İstanbul'un nispeten el değmemiş, kuzey ormanlarını barındıran, su havzalarının olduğu bölgeyi yapılaşmaya açıyor. Şimdi bu son sığınak da betona teslim ediliyor. Birçok raporda da belirtildiği gibi bölgede Bern Sözleşmesi'ne göre tehlike altında bulunan 10, küresel ölçekte tehlike altında olan ise 8 bitki türü var. 13 endemik bitki türünü ev sahipliğini yaptığını da hatırlatalım. Hayvanlar açısından da durum farklı değil. TMMOB raporu, ÇED raporunda yer alan 58 fauna bireyinin 24'ünün Bern Sözleşmesi EK 2 listesinde yer aldığına ve kesinlikle koruma altına alınması gereken türler olduğuna dikkat çekiyor. Ekosistemlerinden dev otoyol geçirdiğimiz bu hayvanlar şimdi de yüzlerce uçağın ve araç trafiğinin baskısı altında kalacak. Havalimanının kuşların göç yolu üzerinde olduğunu, alanın dünya açısından değerli onlarca türe de ev sahipliği yaptığını da uzmanlar söylüyor. Gerekliliği tartışmalı bu devasa proje ve kuzeydeki diğer projeler, ekolojik açıdan korunması gereken bir yere yapıldı. Etrafında yapılaşma artıkça hasar daha da büyüyecek.

Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?

Murat Sevinç (Diken) 21 Ekim 2018

Değerli okur, önce teşhisi doğru koymalı ve 'yüzde 50'lik Hayır bloku'nun, demokratik değerlere sadakat duyan milyonlardan oluşmadığını kabul etmeliyiz. Bir başkasına yapılan adaletsizliği umursamayan ya da teşvik edenlerin, temel yurttaşlık bilincinden dahi yoksun olduklarını ve nefret ettiklerine çok benzediklerini fark etmelerinde büyük yarar var.

Çok basit bir soruyla başlayabiliriz belki. Türkiye'nin hâlinden şikâyet eden, mutsuz olan 'biz', kimiz? Ve bizim, 'diğeri'ne hatırlatacak bir ilkemiz ya da ilkelerimiz var mı?

Açlık sorunu nereye gidiyor, biz nerede duruyoruz?

Bülent Şık (Duvar) 16 Ekim 2018

Sorunları daha da çoğaltmak mümkün ve karşı karşıya olduğumuz sorunların karmaşıklığının insanda bir çaresizlik duygusuna yol açtığı da söylenebilir. Ne yapacağız sorusuna verebileceğim tek yanıt politika yapmaktan vazgeçmemektir. Politika deyince akla sadece partiler, sendikalar ve meslek örgütleri de gelmemeli. Gıda inisiyatifleri, ekolojik tarım örgütleri, kooperatifler, tüketici örgütleri, topluluk destekli tarım örgütlenmeleri, tohum takas ağları, çevre kirliliğine karşı mücadele eden örgütler başta olmak üzere içinde yer alabileceğimiz ve mevcut yıkıcı gidişata karşı farkındalık yaratacak, alternatifler üzerinde birlikte düşünmemizi mümkün kılacak irili ufaklı pek çok yapı var. Ne kadar aşınmış olursa olsun kamusal düşünmenin, kolektif çalışmanın geçmişte hiç olmadığı kadar önem kazandığı ve kazanacağı zamanlarda yaşıyoruz. Elimizden geleni yapmaktan başka bir çare de şimdilik yok. Açlık sorunu nereye doğru gidiyor sorusu dünya nereye doğru gidiyor sorusuna bağlı. Ve her iki soru da biz nerede duruyoruz sorusuna kapı aralıyor.

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

93