Patronsuz Medya

Yerli-milli sömürgecilik, kursağımız bir de toprağımız

Ayşe Çavdar (Medyascope)

Kimse kusura bakmasın, özgürlüklerin, özerkliklerin en büyüğü ve en genişi kendi yiyeceğini üretebilme gücünden doğanıdır. Günde üç, bilemedin iki öğün o sofranın başına oturur çünkü her insan. Daha düne kadar köylü olanların çok büyük bir bölümü bu yüzden nefret ederler geride bıraktıkları köyden, topraktan, hayvandan, bütün o yaşama biçiminden. Zordur, zorlayıcıdır köylülük, çiftçilik ve tarım. O yüzden o hayatı yaşayan insanlar da zorlarlar kendileriyle temas edenleri denk geldiklerinde. Hem toprağın olacak ya da toprağın dilinden anlayacaksın, hem yediğinin-içtiğinin nereden geldiğini bileceksin, hem başkalarının yediği-içtiği üzerinde söz sahibi olacaksın. İlk evvel geçimlik tarımı bitirmek için hamle üzerine hamle edenlerin haset ettikleri güç buydu. Yerleşik şehirli korkar gücün böylesinden. Hatta diyebilirim ki yerleşik şehirliyi, toprak ehlinden duyduğu korkudan, toprağı bilene gösterdiği saygıdan tanırsınız. Aklı başında bir şehirli bu korkusunu kibirle dile getirmez. Yeni-yetme ve henüz şehri de tam olarak çözememiş olanlarsa şehirliye duydukları gıpta yüklü haseti, köylüye duydukları kibirli hasetle dengeler. Bu yüzden daha dün, belki sadece bir kuşak önce köyden gelmiş olanların şehirle de köyle de arası bozuktur. Şu son 20 yıldır hem şehirlerimize hem köylerimize yapılan zulmü bir de bu zaviyeden düşünmek icap eder.

* * *

Siyasi iktidar ve ideolojik hegemonya

Gün Zileli (Artı Gerçek)

Ne var ki, Türkiye tarihinin her döneminde egemen olan sağ siyasî iktidar-sol ideolojik hegemonya karşıtlığı giderilemedi. Özellikle 2013 yılındaki Gezi hareketi, hem sağ siyasî iktidarda büyük çatlaklar ve bölünmeler yarattı hem de sol ideolojik hegemonyayı pekiştiren bir etki yaptı. Sağcı AKP iktidarı buz dağından Fetullahçı denen kocaman bir parça koptuğu gibi, sol-liberal entelijansiya kesimi AKP iktidarına verdiği ideolojik desteği çekip muhalefete geçti. Böylece AKP sağ iktidarı, bir ara doğmuş gibi görünen ideolojik hegemonyayı ele geçirme şansını bütünüyle kaybetti.

* * *

Devletin gör dediği: Düzeni bozan canavarlar

Erol Köroğlu (Artı Gerçek)

Boyun eğmeyi bilmeyen, düzeni bozan bir canavara dönüşür. Dünyası başına yıkılacaktır. Niye buna maruz kaldığını sorguladığında, hakikatin sahibi olan kilise ona Hz. Eyüb'ü örnek gösterecektir. Başına gelene sabır göstermelisin. Sabır gösterirsen sana gerçekler açıklanır ve her şey geride kaldığında bilge biri olarak yeniden düzene dahil olabilirsin. Tıpkı Eyüp Peygamber gibi. Kolya'ya gerçekten de neyin nasıl işlediği ve ne kadar zayıf olduğu gösterilmiş, isyan ettiği için cezalandırılmıştır. Belki hapis cezasının sonunda affedilecektir. Ancak bu artık bizi ilgilendirmez. Bizim önümüzde, hakikatin sahibi olan din adamı ile cemaatinin, mutlak hâkim ve daha farklı olan hiç bir şeye izin vermeyecek söylemi, o daracık çerçevesi kalmıştır.

Elbette bu çerçeveye sığamayız. Onu kırmamız ve yeni, özgürlükçü bir çerçeveyi kurmamız gerekiyor. Bunu yapabilmek için o çerçeveyi, boyutlarını ve bunun içine nasıl sıkıştırılmaya çalışıldığımızı da fark etmeliyiz. Devleti ve devletin bizi nasıl gördüğünü görmeliyiz.

* * *

İklim ve Umut

Tanıl Bora (Birikim)

İklim felâketinin geri çevrilemeyeceğini kabullenmemiz gereken bu noktada gelip çatan Ne yapmalı? sorusuna Franzen'ın verdiği cevaba geçebiliriz buradan. Özetle, kaynaklarımız sonsuz değil, o halde bütün imkânlarımızı beyhûde kurtuluş ümidine yatırmak yerine, felâketlere hazırlık yapmaya ayırmalıyız, diyor. Meselâ Kuzey Amerika'da bir milyar doları karbonmonoksit ifrazatını azaltmaya yatırmak yerine âfet yardımına, sel baskınlarına uğrayan ülkelere yardım etmeye ayırmanın, daha anlamlı olabileceğini söylüyor.

Öncelik, yangınlara müdahale, orman ekimi ve yenileme çalışmalarını geliştirmek, et tüketimini (fanatik veganizmle değil!) tedrîcen ve olabildiğince azaltmak olmalı; çok önemli bir alem olarak, kaçınılmaz görünen kitlesel göçlere insanî ve siyasî hazırlık yapmak olmalı, Franzen'ın iklim krizi stratejisinde. Bunun için, ekolojik demokratik cemaatler oluşturmalı. Bunun için, işleyen, sağlam demokrasiler olmalı. Bunun için, göçmen ve yabancı düşmanlığını geriletmek için canla başla uğraşmalı. Şu söylediklerini, slogan gibi aktaracağım:

Adil seçim güvencesi sağlamak, bir iklim eylemidir. Aşırı gelir eşitsizlikleriyle mücadele etmek, bir iklim eylemidir. Sosyal medyanın nefret makinelerini durdurmak, bir iklim eylemidir. İnsanî bir göçmen politikası, ırksal ve cinsel eşitlik mücadelesi, bir iklim eylemidir.

* * *

Altınların yerini açıklıyorum

Aris Nalcı (Artı Gerçek)

Öte yandan biliyorsunuz, Ermeniler Hristiyanlığı ilk kabul eden millet. Ondan önce de Pagan idiler. Ağaç, su dağ taş ve tabii ki güneş bizim tanrılar arasında. Simyacılık da vardır bizim eski tanrılarda. O yüzden bizim papazlar iyi bilirler küp kapamasını, altın saklamasını. Bazen defineciler küpleri açtığında kömür bulurlar içlerinde. Halüsinasyon büyüsü o aslında. Küpte altın var ama siz kömür görüyorsunuz.

Ya da tam tersi küp açılınca açan kişi Hristiyan değil ise altın direk kömür oluyor.

* * *

Yekta Kopan'ın özrü, Gezi'nin sızlayan kemikleri…

Dağhan Irak (Diken)

Dediğim şudur ki Türkiye'nin modernleşme projesi yarım ve eksik kalmış bir projedir. Erken Cumhuriyet dönemindeki şehirli ve sınıfsız bir ulus yaratma projesi, köy sorununun çözülememesi, projenin fazla iyimser var sayımlara ve bunların tetiklediği hırçın zorlamalara dayanarak kurulması ve uluslararası konjonktür gibi nedenlerle hem yarım kaldı, hem de kendisini yok etmeye ant içmiş bir sosyal sermaye ağını politize etti. Ancak, büyükşehirlerdeki kültürel sermayesi yüksek nüfus, o yarım ve eksik kalan projenin prototipi olarak var olmaya devam etti ve kendine evvelden biçilmiş 'ideal yurttaş' kimliğini sahibi olduğunu sandığı devleti korumaya adadı. Sonuç olarak, devletperverliği, demokratik sivil topluma tercih eden, kendini ayrıcalıklı sanan, bu yüzden de kendi aleyhine işleyen sistemi düzeltmeyi reddeden bir kitle ortaya çıktı. Siyasete katılımı oy vermekten ibaret olan, tüm politizasyon ihtiyacını günlük yaşam pratiklerine, özellikle de yaşam tarzına yaslamış insan topluluklarından bahsediyorum.

* * *

Osman Kavala'nın Hükmü

Yıldırım Türker (Yeniden)

Aile meseleleri üstüne İstanbul'a dönüp işin başına geçmesi gerektiğinde, ilk bana gelmişti. Henüz Türkiye'ye geldiğinden ailesinin haberi yoktu. O hayatı istemiyordu. İş insanı olmak zorunda kalmak onu incitiyordu. Kaçıp kaybolmak istiyordu. Sabahlara kadar oturup dertleştiğimizi hatırlıyorum. Bu servetin başına geçmenin nasıl hayırlı bir şey olabileceğine onu ikna etmek için günlerce dil döktüm; o yoksul evde oturup sabahlara kadar, bir anda kendini büyük iş insanı olarak buluveren arkadaşımı yatıştırmaya çalıştım. İş insanı olmak, Osman'ın başına gelen bir kazaydı.

* * *

Anneler Günü'nün ardından

Hürrem Sönmez (Diken)

Evladının bayrağa sarılı tabutu kapısına gelenlere, bir gün kapıdan çıkıp bir daha geri dönemeyen çocuğuna bir mezar taşı dahi dikemeyenlere, evlâdının bir kemiğini dahi bulamayanlara göre yıllarca cezaevi kapılarında görüş saati bekleyenler daha şanslıydı, En azından hayatta diyebildikleri için.

Gömüleceği bir karış toprak dahi çok görülenlerin, öldükten sonra dahi huzur verilmeyenlerin yanında, anamızın, babamızın mezarı tarûmar edilmediği için kendimizi şanslı hissetmeyi öğretti bu ülke bize. Ya da evlât acısı yaşamadan bu dünyadan gittikleri, meydanlarda yuhalatılmadıkları için şükretmeyi. Hiç biri doğal olmayan ölümlere tanıklık ettikçe, doğal ölümler karşısında yasımızı içimizden yaşamayı öğrendik.

* * *

Her gün yeniden yenilen adam…

Dağhan Irak (Diken)

Türkiye, Gezi'yle gurur duymalı. Çünkü Gezi'de biz birbirimizle konuşabildik, bir arada durmayı -kısa bir süre ve zorla da olsa- başarabildik. Çoğumuz için Gezi'nin hayatımızın en güzel günleri olmasının nedeni de bu. Namaz kılanla içki içenin, lubunyayla tribüncünün, en beyaz Türk ile en mazlum Kürdün tarihin bir anında aynı ülkenin eşit yurttaşı olma talebi ve umuduydu Gezi. Romantize edilmesine her daim karşı çıktım ama en materyalist bakışla bile göz kamaştırıcı bir istisnadan bahsediyoruz.

* * *

İyi ki koştun güçlü kız!

Alin Ozinian (Artı Gerçek)

Her 24 Nisan'da içine doğduğum ailenin kadınlarının hikâyesi, acısı, yaraları ve hayatta kalma mücadeleleri yok sayılıyor. İnkar koyulaşıyor Nisan ayında Türkiye'de; halkımın tarihine emperyalist bir yalan, bir lobi oyunu, yüz yıllık birlikte ve eşit yaşama talebine hainlik diyorlar. Televizyonlar, gazeteler, filmler inkâra boğuluyor…

Sayısız insan yalan söylüyor bir ağızdan. Bazen dayanamıyorum o anlarda; kulaklarımı, gözlerimi kapıyorum ve 107 Nisan önce, 7 yaşında yalnız başına koşarak köyünden kurtulmaya çalışan Martha'yı düşünüyorum. İyi ki diyorum, iyi ki koştun! İyi ki korkmadın! Aferin sana güçlü kız!

* * *

Yetişkinlere masallar(4): Tek adamlık

Şahap Eraslan (Artı Gerçek)

Çocuğu ağaç gibi gören, onu eğmeyi, bükmeyi (bunlar da şiddettir, çünkü güç kullanmadan ağacı eğemezsiniz) kendinde hak gören, diktatoryal bir eğitim anlayışımız var. İtaat eden çocuğu sevilir; boyun eğmeyi ve itaati yüceltmek, sevilmeye değer bir çocuk olmaktır ve böylece özgün, kişilikli ve otonom bireyler olmaktan daha çocuklukta vazgeçeriz… Televizyonlarda hemen her konuda askerlerin ve savunma uzmanlarının uzman tartışmacı olduğu, çocuklara bayram hediyesi olarak asker ve subay elbisesinin alındığı, yöneticilerin sürekli Emir/talimat verdim, Emir verin, efendim, Benim böyle bir emrim olmadı gibi ifadeler kullandığı, anne-babaların çocuklarını paşam diyerek sevdiği ve öyle büyüttüğü bir ülkede demokrasiyi tartışıyoruz…

* * *

Çanakkale geçildi, hem de 500 bin ağaç kesilerek, tarım arazileri yok edilerek

Pelin Cengiz (Artı Gerçek)

Söz konusu projeyle ormanlık alanların bütünlüğü bozulduğu gibi ekosistem parçalandı. Güzergah yakınlarındaki alanlarda yaşayan yaban hayatı projeden olumsuz etkilendi.

Yollar ve köprü nedeniyle fosil yakıt kullanımında yoğun artış olacak, bu da hava kirliliğine ve yakınlarındaki tarım alanlarının kirlenmesine yol açacak.

Artan karbon salımı ve kaybolan tarım arazileri ve ormanlık alan nedeniyle karbon yutak alanları azalacak, küresel ısınmaya yol açacak.

107 yıl önce Çanakkale geçilmezdi, şirketlere peşkeş çekilerek, yurttaşın cebini yakarak, sırtına basarak, doğası talan edilerek Çanakkale geçildi maalesef…

* * *

Göç (3): Kültürel yuvalar

Şahap Eraslan (Artı Gerçek)

Ortalama gösterişli bir erkeğin yan masada oturan ve güzel bulduğu bir kadınla flört etmekte zorlanırken kendini cennette onlarca huriyle çıplak hayal etmesi sadece inançla ilgili değil; bu aynı zamanda küçüklük ve değersizlik duygusunun ters yüz edilerek yüceliğe bir kaçış da değil midir? Birçok kadının beğenilme rekabetinde geriye düşmemek için ciddi çaba gösterdiği bir dünyada, Saçımın bir tek teli bile erkeğe erotik, ayartıcı gelir diye düşünen ve bu gerekçeyle saçının tek telinin bile görünmemesine özen gösteren bir kadının kendini beğenmişliği onu tüm kadınların önüne de geçirmiyor mu?

* * *

Misafirlik

Elif Key (Medyascope)

Ama fırsat bu fırsat. Bugünlerden kalan hikâyelerden filmler, diziler, belgeseller yapılacaktır. O sınıra doğru yürürken çocukların sırtlarına taktığı sırt çantalarını bir müzenin duvarına sabitleyip, sergilerler de. Sınırda düşürülen emzikler, biberonlar, birileri toplamaya başlamıştır bile. On gündür baktığımız ve şu anda sırf şansımızdan bize gelmeyen bir savaşın devamı gelecektir. Başrolde oynayan çocuk Zelenskiy'i harika canlandırmış denilir, çocuğa Oscar verilir, çocuk törene sarılı mavili bir kıyafetle çıkar, belki o zamana Zelenskiy ölmüş olur, fonda onun fotografı girer, gözyaşları, Nicole Kidman'ın elleri ve alkışlar, müzik girer. Ukrayna yerle bir olmuştur.

Çünkü herkes bu hikâyenin bir Leonard Cohen şarkısı gibi biteceğini bilir. Zarlar hilelidir, kaptan yalancıdır, gemi su alıyordur, zenginler daha zengin, fakirler daha fakir olacaktır, bir salgın sanıldığından daha hızlı geliyordur ve iyiler kaybedecek, kötüler kazanacaktır.

* * *

Türkiye'de İslamcılık yeniden güçlenebilir mi?

Ruşen Çakır (Medyascope)

Gençlerde, özel olarak da muhafazakâr ailelerin çocuklarında dine karşı ilgisizlik, kayıtsızlık gibi eğilimlerin çoğalması; hatta deizm ve ateizmin yaygınlaşmasını esas olarak bütün bu yaşananlarla açıklamak isabetli olacaktır.

Dolayısıyla başlıktaki soruya dönecek olursak cevap, çok zor, hatta imkansız olacaktır. Özetle İslamcılığın çok önemli bir fırsat yakaladığını ve bunu heder ettiğini; bu arada ülkeye de çok kötülüğü dokunduğunu, bunu telâfi etmesinin kolay kolay mümkün olmadığını düşünüyorum.

* * *

Putinperverliğin ahlâkilik takıntısı

Burak Bilgehan Özpek (Medyascope)

Herkes ahlâklı olmak istiyor. Ancak bu sanıldığı kadar kolay bir iş değil. İnsanlık tarihi kendi faydasını ahlâk olarak pazarlayan dolandırıcılarla dolu. Çıkarlardan bağımsız bir ahlâka ulaşmanın meşakkatli bir iş olduğunu kabul etmeliyiz. Belki bu yüzden Zizek'in karşı çıktığı jeopolitik dil ve onun çıkarları öncülleyen dünyası daha yalın ve dürüst. Ancak sorun şu ki, çıkarlardan sadece devletleri ve dolayısıyla devletleri yöneten insanları anlayan bir yaklaşım bu. Kharkiv'de veya Kiev'de bir sığınakta gelecek hayalleri kuran Ukraynalı bir üniversite öğrencisinin faydasını bu hikâyede hiç kimse düşünmüyor. Veya Putin'in bedeninde ve karakterinde tecessüm etmiş egzotik Rus ruhunun fakirleştirdiği bir Petersburglu akademisyenin faturaları kimsenin umurunda değil.

* * *

Savaşa karşı barış, iktidara karşı halk

A. Celil Kaya (Artı Gerçek)

Halklar, bulundukları ulus-devletin egemenlerinin uzantısı değildir. Bir devletin egemenlerinin ve dayandıkları sınıfsal tabanın çıkarlarıyla halkın çıkarları farklıdır. Yalnızca içinde egemen güçlerin mücadele ettiği uzama bakıldığında iki taraftan hangisinin haklı olduğuna yönelik tartışmalar yapılır ve iki temel pozisyondan biri seçilebilir. Oysa bir başka uzam da vardır; orada gündelik hayatları, çıkarları, gelecek kaygıları benzer olan halklar vardır. Sadece iktidar uzamına odaklandığınızda orada tarafsız kalmak apolitik ve konformist bir tavır olarak görülebilir. Oysa esas politik tavır büyük güçler arasında seçim yapmamaktır çünkü birbirleriyle savaşsalar da aynı uzamdadırlar. Bu güçlerin ne kompozisyonları ne de politikaları halkların iradesini yansıtır.

* * *

İktidar, doktorları neden dövdürüyor?

Selçuk Candansayar (Birgün)

Doktorların aldığı ücretler çok tartışılıyor. Az mı çok mu dan daha garip bir durum var. Özel hastanelerdeki ortalama doktor maaşları, kamuda çalışan doktorlardan daha düşük! İktidar doktorlara, daha rahat koşullarda çalışmak istiyorsan düşük maaş, daha iyi maaşla çalışmak istiyorsan ise günde 200 hasta ve dayak var, diyor. Özele geçen doktor işçi statüsüne geçiyor ve emekliliğinde dezavantaj oluyor. Kamuda çalışanın da döner sermayeden aldığı katkı emekliliğine sayılmıyor. Hastalara da, iyi sağlık hizmeti almak istiyorsan özele git parasını ver, yok sadece SGK güvencenle muayene olmak istiyorsan doktor sana 5 dakika ayıracak ama dövebilirsin de, diyor. Özel hastanelerde sağlık çalışanına yönelik şiddet neredeyse yok. Kamu hastanelerinde ise şiddetsiz gün yok.

* * *

Konu savaşsa Batı iki yüzlüdür

Ronan Burtenshaw (Tribune Mag + Birgün)

Tarih tekerrür ediyor. Savaşa sebep olan hükümetler, Ukraynalılara sığınmacı vizesi vermeyi reddediyor, mülteci karşıtı yasalar yürürlüğe koyuyorlar. Otoriter rejimlere silâh satmayı sürdürüyorlar. Asla korumayacağı ve umursamayacağı insanlara hayaller satan Batı'nın, özgürlük ve demokrasi savunucusu olduğu efsanesi de sürüp gidecek.

Sahip olduğumuz tek alternatif, değerler üzerine kurulu savaş karşıtı bir hareket. Dünyada hüküm süren savaş çığırtkanı liderlere karşı tek dayanışma silâhımız budur ve buna her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

* * *

CHP ve semboller denizi

Ayşe Çavdar (Medyascope)

Kime hitap etmek istemiştiniz?

Kendi seçmenlerinize mi? Onlara önerdiğiniz şey ne? Memleketi bunca yıldır felâkete sürükleyenlerin sizinle ilgili bütün iddialarını olanca ağırlıklarıyla kabul edip seslerini kesmeleri ve oturmaları mı?

Rakibinizin, memleketin şu halinde bile ona inanmaktan vazgeçmeyen mü'minlerine mi hitap etmek istiyorsunuz? Onlar size baktıklarında 20 yıldır destekledikleri liderin ne yapıp edip sizi o özür makamına üstelik tam da arzu ettiği gibi oturttuğunu görüyorlar. Yani sizin kurduğunuz sahne rakibinizin yürüyüşüne eşlik eden bir zafer takına dönüşüyor.

Müttefiklerinizin seçmenlerine güven vermek miydi amacınız? Rakibinizin dogmatik mü'minleri evden, işten, mahalleden tanıdıkları o vazgeçmişlere, eeee, değdi mi bari 28 Şubatçılarla işbirliği yaptığınıza diyecekler. Hepsi bu kadar.

* * *

Lenin'in Ukrayna'sı

Cihan Tuğal (Evrensel)

Putin, Ukrayna'yı Lenin ve komünistler kurdu derken, bu süreci (çarpıtarak) anlatıyor. Ama eklemeyi de unutuyor. Kendisinin son yıllardaki saldırganlığı, Ukrayna'daki ulusluk hissini ve kültür birliği duygusunu, oldukça derinleştirdi. Kendisini bir parça Rus, bir parça Ukraynalı gören, ya da bu kimliklere çok da takılmayan bir sürü insan, Putin korkusundan giderek Ukraynalılaşıyor son zamanlarda. Buradan bakılınca, özellikle radikal sağa kayan haliyle, Ukrayna Putin'in Ukrayna'sı.

* * *

Emperyalist işgal çok ayıp bir şeydir!

Dağhan Irak (Diken)

Burnumuzun dibinde gerçekleşen emperyalist bir işgâle, etrafımıza kendi kendimize döşediğimiz mayınlara basmadan tepki geliştirmeye çalışıyoruz. Kimi Kıbrıs'a değmemek için uğraşıyor, kimi Kürtlere, kimi Stalin'e, kimi NATO'nun kabarık suç dosyalarına… Herkes ayrı kıvranıyor, gerekirse mantık sınırlarının dışına çıkıyor. Ve işin kötüsü, takım tutar gibi devlet tutuyor.

Oysa savaşta tutulacak taraf bellidir, insanın tarafı tutulur. Putin'in işgâline karşı duran Ruslar, anti-Nazi Ukraynalılardır tarafımız. Yayılmacı işgaller, sağcı fanatizmin ilâcı değil, kan kardeşidir. Putin'in emperyalizmine de Ukrayna'daki Nazilere de NATO'nun savaş makinesine de aynı anda ve hep beraber karşı durmak, barışı istemek mümkündür. Ama bunu yapabilmek kendinle yüzleşebilme cesareti de ister. Donetsk'e çöken Rus ordusunu eleştirirken yemeğine Afrin zeytinyağı koyuyorsan, Ukraynalı Nazilerden dem vuruyorken, Cizre'de Kurdun dişine kan değdi diyene ağzını açamıyorsan, bir yerde işgâl dediğine diğer tarafta 'barış harekâtı' diyorsan, o iki yüzlülük seni er geç bulur, Sattık diye övündüğün SİHA, gün gelir seni de vurur.

* * *

Bir de çekimleri görsek

Eser Karakaş (Artı Gerçek)

Tamam, iade edilen ihracat ürünümüz zehirli meyve, sebzeyi kemal-i afiyetle biz tüketiyoruz.

Uyuşturucu meselesinin ne olduğunun adını bile tam koyamıyoruz.

Hiç yoksa yirmi senedir bu konuyu soruyoruz, değişen bir şey yok.

Böyle bir devlet olur mu sizce?

Vatandaşlara zehirli meyve sebze yedirilmesin, yakılsın, görelim; uyuşturucu da imha edilsin, filmini izleyelim diyen bizlere devlet düşmanı, vatandaşına zehirli meyve sebzeyi yediren, uyuşturucunun devlet birimlerinde sırra kadem basmasına ses çıkarmayanlara da son Türk devletinin dostu deniyor.

Ne gırgır.

* * *

'Ama canım işçiler de…' ya da 'orta sınıfların hakemliği'

Dağhan Irak (Diken)

Türkiye solu ise bu meseleyi deşmekte genelde biraz zorlanıyor, çünkü 12 Eylül sonrası kurumsal sol yapılar, işçi eylemliliklerinden ziyade entelijensiyanın idealizmiyle yürür oldu (bu bir yere kadar kendi kabahatleri de değil). Solun kafasında genelde idealize edilmiş, hatta stereotipleşmiş işçi figürleri var, bunların aldığı tavırlar, yaptığı eylemler de yine tahayyül düzleminde algılanıyor. Bu ciddi bir sorun, zira işçi sınıfını örgütlemesi beklenen yapıların, işçiyi tanımaması, onunla aynı toplumsal pozisyonda olmaması gibi bir durum var. Bu durum, genelde iyi niyetle kotarılıyor, ancak örgütleme kapasitesini de çok kısıtlıyor. Meselâ, AKP'nin din üzerinden örgütleyebildiği işçileri, sol yapıların birçoğu nasıl ikna edebileceğini bilmiyor. Yer sofrasında nasıl oturacağını bilemeyen köy öğretmeni gibi sâkil ve dışarlak kalıyor. Kaldı ki, kendi içindeki farklı kimliklerle bile nasıl başedeceğini bulabilmiş değil henüz, son dönemde Türk solunun, dindar Kürtler üzerinden HDP'yi dışlama ve bin beş yüzüncü 'Kürtsüz sol ittifak' denemelerine girişmesi bunun bir örneği.

* * *

Beykoz'la Ahlatlıbel arasında – Masadaki büyük boşluk!

Ayşe Çavdar (Medyascope)

Öte yandan Gülabi Aksu ile yapılan söyleşilerin çoğunda, sanki emeğinin karşılığını almak isteyen insanların yaptıkları eylemi haklı göstermek için fazladan bir sefalet anlatısına ihtiyaç varmış gibi uzun uzun yokluklardan yoksulluktan bahsedildiğini gördüm. Ne lüzum var ki?… Emek mücadelesi yalnız yoksulluktan kurtulma mücadelesi mi? Yoksulluktan, sefaletten bir adım ötesine hakkı yok mu emekçinin? Eğer sorunumuzu çözecek şeyin adı empati ise, kiminle kuracağımız, kimler için daha iyi bir hayat ve güvenlik isteyeceğimiz belli değil mi? İşçilerin eylemlerini haklı bulmak için ne kadar sefil durumda yaşadıklarına mı tanıklık etmemiz gerekiyor? Eğer öyleyse ne kadar korkunç insanlarız biz? Nasıl da arsızız umursamazlıklarımızda? Kim oluyoruz, kendimizi ne zannediyoruz ki yalnız ve yalnız sefaletine kefil olduklarımızın yanında duralım haklarını aramak için ayağa kalktıklarında? Bir işçi şimdi yaşadığından daha iyi bir hayat istediğinde duramayacak mıyız onun yanında? Daha iyi hayatlar yalnız Özilhangillerin hakkı mı? O yüzden mi empati kurulacak taraf olarak onlar beliriyor, hem de şöyle bir zamanda?

* * *

Nedir bu gericilik?

Emre Ergül (Duvar)

Bununla beraber bu ülkede İslamcıların abarttığı kadar olmasa da gerici yaftasıyla özgürlüklerin kısıtlandığı dönemler olmuş mudur? Olmuştur. Bundan dolayı gericilik kavramı yaralı mıdır? Yaralıdır. Bu durum başka bir kavramla bu ifade edilebilir miydi? Edilebilirdi. Nihayetinde yaralı kavramlar, olguyu değil, algıyı canlandırırlar. Yaralı kavramlar demişken, bu topraklarda asırlardan bu yana Allahuekber nidaları altında insanların katledildiği, hatta diri diri yakılarak katledildiği unutulmamalıdır. Eğer gerçek bir mağduriyetten, hassasiyetten ve yaradan bahsedeceksek bunun İslamcıların yaşadıklarında değil, yaşattıklarında olduğunu bilmek gerekir. Müslüman halklar, gericilik kelimesini duyunca aklına dini hassasiyetleri gelmez. Gericilikten dini hassasiyet devşirenler halklar değil, İslamcılardır. Oysa İslamcılık Türkiye'deki bütün Müslümanları temsil etmez. Bu düşünüşün tersi olan çark kırılıp atılmalıdır. Din, politik mücadelenin nesnesi olmaktan çıkarılmalıdır.

* * *

Lider ve kader

Gürbüz Özaltınlı (Serbestiyet)

Erdoğan'ın zaman zaman iddia edildiği gibi siyasi bir deha olup olmadığı da siyasetten ne anlaşıldığına bağlı. Pragmatik manevralarına, ittifak değiştirmelerine çokça tanık olduk ama bunlara bakıp kendisine siyasi ustalık rütbesi vermek, siyaset dediğimiz faaliyeti ne pahasına olursa olsun gücü korumak diye anlamaktır. Oysa siyaset yapmak, toplumun majör sorunlarını çözme iddiasına sahip olmak demektir. Toplumsal refah; iyi işleyen, güçlü, güvenilir bir hukuk sistemi; etnik, dinsel ayrımcılığın tasfiyesi; özgürce tartışabilen bir toplum; nefret kümeleri yerine duygu ortaklığı… Bütün zorluklarına rağmen bunlarda başarılı olmanın yollarını bulabiliyorsanız üstün bir siyasî akıl ve yetenek sahibisiniz demektir. Yola bu iddialarla çıkılmadı mı? Bu ölçüyle bakıldığında Türkiye'nin 20 yıl sonunda karnesi nedir?

* * *

Aptallığın modern hali: Liberalizm ve ötesi

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Bizimki doğrudan zihniyete gönderme yapan, cemaatçilik ve yaşam biçiminden güç alan bir aptallık. Örnek gerekirse dindarların doğal seçim (evrim) olgusunu reddetmeleri, ya da bazı solcuların 'yetmez ama evet' karşıtlıkları bu türden. Her ikisi de bilgiye dayanmıyor, bilgiyi reddediyor ve bilgiye ihtiyaç duymayan bir 'haklılık' arıyor. İdeolojik gibi gözüküyor ama değil… Her ikisi de dar cemaatçiliğin klişelerine sığınarak kendisine yapay bir gerçeklik, iç huzuru veren bir nihaî çözümleme, kişiliğini 'kurtaracak' bir temel farklılaşma arıyor. Her ikisi de aptalca… Karşıdan bakıldığında apaçık, ama söz konusu kişilerin kendilerinde göremediği, bilinç dışı aptallık halleri.

* * *

AK trol ordusu mu, Neo Yeniçeri Ocağı mı?

Dağhan Irak (Diken)

'200 bin kişilik ordu' bugün yalnızca Erdoğan'ı ve kendi kendisini memnun etmeyi beceriyor. Amacı da bundan ibaret. 'Şu tutuklansın, bu tutuklansın' diye hashtag kampanyası yapıp, sağdan soldan (ki artık il başkanlarına kadar düşmüşler) ulûfe dilenmekten başka bir fonksiyonu olmayan, artık dilenme faslını da geçip, ayaklanma tehdidi imâ etmekten çekinmediği anlaşılan bir Yeniçeri Ocağı var AKP'nin. Trol çobanlarında artık ışıltılı bir ikbâl hayalinden çok, kazanın dibi kazınırken elinde boş tabakla kalakalmamak telâşı gözlemleniyor.

Devran döndüğünde, bu güruhun öncelikli kariyer planının itirafçılık olacağını tahmin etmek güç değil.

* * *

Ölmenin ve ölümün halleri

Şahap Eraslan (Artı Gerçek)

Romantik olan 'başkaları için ölmek' fikri kahramanlık ölümlerinde vardır bazen. Bazen en güçsüzler, en önemsizler ölüm üzerinden güç edinme ve önemsenmeyi kurgularlar. Ölüm üzerinden narsisizm tasarlandığında fanatizm kaçınılmaz olur. Bu durumda sosyoloji, psikoloji, pedagoji çaresizdir; çünkü bu bilimler insan ilişkisine ve zamana gereksinim duyarlar. Başkaları için ölüm, ilişki ve zamanın reddidir. Narsistik ölümün üzerine bir de ödül konulunca bilim açısından sorun daha da çözümsüz hale gelir. Cennet vaadi ya da tarihe geçmek fikri, ölerek ölümsüzleşmek demektir… Başka bazıları için ise ölüm narsistik incinmenin sonucu olabilir. Harakiri, şeref ve namus için ölüm buna örnektir.

(…)

Kutsal ölümleri seçmek, bir şey için ölmeyi istemek hiçlik duygusundan kurtulma çabasıdır aynı zamanda. Hiç bir şey olamayanların bir şeyler için ölerek 'bir şey' olabilme çabaları, ölüme narsistik şerbet katmaktır. Aslında bir şeyler için ölmek, adı kutsalla gizlenen bir intihardır.

* * *

İhale hırsızlıkları ve hırsızları

Eser Karakaş (Artı Gerçek)

Çok net ifade ediyorum, 21-b maddesinin 21-b maddesinin ön gördüğü durumlar haricinde kullanımı yolsuzluktur, hırsızlıktır.

Peki, yolsuzluğu, hırsızlığı tanımladık, hırsızlar kimlerdir?

21-b maddesinin kullanılmaması gereken yerlerde bu maddeyi kullananlar, ihalelerde 21-b ihtiyacı yokken bu maddeye göre ihaleyi açanlar, imza atanlar ve bu ihalelere girenler, kazananlar da hırsızlardır.

(…)

Bir lâf var, yarısı söyleniyor, arkası gelmiyor.

Bütün kaynaklar beşli çeteye gidiyor deniyor.

Peki sonrası?

Neden bütün kaynaklar beşli çeteye gidiyor?

* * *

Lanetli avı dur durak bilmez

Ümit Kıvanç (P24)

Birileri karşıma dikilmiş, sana sevinmek haram diyor, beni oradan kovmaya çalışıyorlardı. Orak-çekiçli görseller barındıran üç ayrı hesaptan birbiri ardına aşağılama mesajları geldi. Hepsinin mealini birleştirerek özetleyecek olursam, kabaca şöyle diyorlardı: Hele şu Yetmez Ama Evet'çiye bak! Ulan sen ne hakla seviniyorsun, kes sesini! Anlayabildiğim kadarıyla, biz Allende ve Victor Jara için ağlarken henüz dünyaya gelmemiş olan kimselerdi bunlar. Ve beni Pinochet'nin yaptığı darbeden de sorumlu tutuyor olmalıydılar!

* * *

Avın gücü

İrfan Aktan (Artı Gerçek)

İktidar sadece destekçilerini değil, yaptığı baskıları, haksızlıkları, zulmü görmezden gelenleri de dövmeyerek ödüllendiriyor ve bunun üzerinden bir görmezden gelme alışkanlığı yaratıyor. Fakat bu alışkanlığı kırması beklenen muhalefet de baskıları, tehditleri görmezden gelme, geçiştirme eğiliminde. Hareketsiz kalan avın avlanmayacağına dair inanç insanı, siyaseti Stockholm Sendromu'na götürür.

* * *

Habis Narsisizm ve Kitleler

Cem Kaptanoğlu → Gözde Yılmaz (Birikim)

Habis narsisistler, toplumsal yasa ve kuralları içselleştirememekle, tanımamakla birlikte, onları çiğnediklerinde alabilecekleri toplumsal tepki ve cezanın farkındadırlar. Bu nedenle topluma dönük yüzleri ile karanlıktaki öteki yüzleri ve mahrem yaşamları farklılık gösterir. Bölme ya da yadsıma mekanizmasının kişilik gelişimleri üzerindeki en temel etkisi bu Dr. Jekyll-Mr. Hyde ikiliğidir. Toplumsal kural ve yasaların, sıradan insanlar ve onlar için farklı işlemesi gerektiğine sarsılmaz bir inançları vardır. Bu nedenle onların meşruiyet dayanakları, tüm toplum için geçerli the law değil, kendilerinin kendileri için yazıp benimsediği a lawdır. Gizli dünyalarının özel hukuk düzeninde, sıradan ötekilerin dünyasında suç, günah, kötü olan her şey, meşru, haklı, iyi, hatta kutsal olabilir.

* * *

Enes'in muhalefeti

Ayşe Çavdar (Medyascope)

Kısaca vazgeçiş, ebeveyn, okuldaki öğretmen ya da cemaatin eğiticileri karşısında öğrettiğiniz şu şeyle, yaptığınız şu şey tutmuyor birbirini dedikleri zaman aldıkları karşılığın şiddeti ölçüsünde keskinleşiyor. Bu mevzu dışarıyla temasta değil, aksine evin, okulun, cemaatin içinde çarptıkları duvarlarla ilgili. Çünkü din, o duvarın harcı gibi görünüyor gözlerine. O duvarın yapısı ev, okul ve cemaat arasındaki ilişkilerin sıkılığı ölçüsünde katılaşıyor ve geçirgenliğini yitiriyor. Öyle ki zamanla hayat ve din, dışarısı ve içerisi karşıtlığına benzer bir zıtlık oluşturuyor. O ilişkilerin oluşturduğu disiplin düzeneğine yumurta kabuğu diyorum. İçerde kendini güvende hissetmeyen, düşüncelerini, duygularını ifade edemeyen çocuk büyüyebilmek, kendisine ait bir hayat bulabilmek için kırıyor kabuğu. Kabuk ne kadar sertse, kırmak için yaptığı hareket de o kadar sert ve sıçrayarak gittiği menzil de o denli uzak oluyor. Şansı varsa kabuğun dışında beslenebileceği alanlar buluyor, yoksa…

* * *

Çıkmaz sokağa çıkmak

İrfan Aktan (Artı Gerçek)

Tepkilerini, taleplerini görünür kılmak isteyenleri karartılması kolay olan sokaklara çekip orada başlarını ezmek ve ama bu süreçten de yeni bir tehdit algılaması yaratarak baskıyı daha da artırmak, iktidar açısından kolay görünüyor. O yüzden muhalefet sokağa çıkıp çıkmamayı tartışmadan önce sokağı hangi ara, nasıl kaptırdığının muhasebesini de yapabilir ve tam da şu anda iktidarın neden kendisini sokağa çağırdığını değerlendirebilir.

Mesele sadece sokağa çıkmak değil, aynı zamanda çıkılacak olan o sokaktan sağ-salim çıkabilmek. Bu da sokağın sahibi olmayı gerektiriyorsa ve sokağın sahibi iktidarsa, muhalefet açlıkla pençeleşen kitlelere yeni bir ifade ve tepki alanı yaratmak durumunda.

* * *

Yağmacı Devlet

Haluk Levent (Medyascope)

Sosyal haklar ve sosyal devlet uygulamaları hiç kuşkusuz uzun ve sert bir sınıf mücadelesi sonucunda elde edilmiştir. Seksenlerde başlayan güçlü neoliberal saldırı ile de sosyal haklar pek çok ülkede büyük ölçüde gerilettiğini not etmek de uygun olur. Neoliberalizmin en belirgin hedefleri, piyasa regülasyonlarını rahatsız edici olmaktan çıkartmak, sosyal devleti mümkünse tasfiye etmek ve kamu mülkiyetini daraltmaktı. Bu hedeflere ulaşmakta da büyük başarı kazandı. Hatta şirketlerin fiilen hükümetleri işgal ettikleri bile söylenebilir. Doksanlı yıllardan bu yana İtalya, ABD, Fransa, Türkiye gibi ülkelerin hükümet üyelerine bakıldığında pek çok bakanlık koltuğunun şirket sahipleri veya şirketlerin yüksek memurları tarafından doldurulduğu görülür. Bu açıdan bakılacak olursa bakanlık ile CEO'luk arasında kurulan analoji Türkiye ile sınırlı değildir.

* * *

Kendimden başkası için bir şey istiyorsam namerdim"

Ruşen Çakır (Medyascope)

Bizde diğerkâmlık yerine kendine Müslümanlıkın yaygın olduğunu göstermek için o kadar çok örnek var ki! Biz gazeteciler bunlarla sürekli karşılaşıyoruz. Hele sosyal medyanın bu kadar yaygın olduğu bu çağda birbirinden farklı kişiler sizden dertlerine sahip çıkmanızı talep ediyorlar. Bu kişilerin, örneğin sosyal medya hesaplarına baktığınızdaysa genellikle sadece kendi dertleriyle dertlendiklerini, başkalarını hiç bir şekilde önemsemediklerini görüyoruz.

Bir de tabii Rumen asıllı Fransız düşünür Cioran'ın o meşhur ve her sefer tekrar doğrulandığını gördüğümüz En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar sözü var. Yani bugünün mağdurlarının günlerini, ileride kendilerini mağdur edenleri mağdur etme hayaliyle geçirdikleri gerçeği.

* * *

 

96
Derkenar'da     Google'da   ARA