Patronsuz Medya

Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…

Murat Sevinç (Diken) 18 Ekim 2019

Beni daha çok ilgilendiren, konuşan 'din adamının' rahatlığı. Dehşet verici cümleleri kurarkenki doğallığı, özgüveni. Yoksa bunu yargılasan ne olur, yargılamasan ne olur. Karşısına oturmuş 'amin' diyenlere, seçim öncesinde ziyaret edenlere, peşine takılan binlerce müridine ne diyeceğiz?

Ermeniyim, Yahudiyim, Kürdüm ve etek giyiyorum.

Diyeceğim budur.

Kutsal devlet refleksi

Fikret Başkaya (Yeni Yaşam) 17 Ekim 2019

AKP asla iktidarı bırakmak istemiyor. Onlar için iktidardan düşmek, sadece sömürü, yağma ve talan ayrıcalığını ve olanaklarını kaybetmekten ibaret değil. Ballı börekten olmak onlar için çok zor. İktidardan düşerlerse yargılanacaklarını da biliyorlar. Zira, çok fazla suça battılar, çok fazla pisliğe battılar, çok fazla haksızlık ve ahlâksızlık yaptılar. Sınırlı hakların ve özgürlüklerin köküne kibrit suyu döktüler… Üstelik tüm bunları dinin bir gereği olarak yaptıklarını söylemekten de geri durmadılar… O zaman, bir 'kahramanlık destanı' yazıp, iktidarlarının ömrünü uzatmak istiyorlar… Böylece kitleleri aldatmanın- oyalamanın, bir sonraki seçimi kazanmanın mümkün olacağını düşünüyorlar…

Neymiş bu antiemperyalizm!

Veli Saçılık (Yeni Yaşam) 17 Ekim 2019

Türkiye'nin kaynaklarını, emekçileri sömüren AB'ye karşı hareketsiz olan ulusalcılar, demokratikleşme ve Kürt sorunu gündeme geldiğinde AB'yi terörü desteklemekle, emperyalist olmakla suçlamakta çok cevvaller. ABD, AB ve Rusya'nın emperyalist politikalar icra ettiği sır değildir. Ancak ulusalcı olarak kendini adlandıran aşırı milliyetçilerin amacı emperyal politikalara karşı koymak değil, emperyal güçlerin politikalarını, kendilerinin asimilasyoncu politikalarıyla aynı çizgide tutmaya çalışmaktır. Antiemperyalizmi yavan bir ABD karşıtlığına indirgeyen, Rusya, Çin, Fransa, Almanya gibi emperyal devletlerin sömürgeciliğini görmezden gelen, sol siyaset içinde jammer (sinyal bozucu) rol oynayan ulu-solculuk gerçek anlamda ne liberalizm, ne de emperyalizm karşıtı değildir. Demokrasi ve Kürt düşmanlığını antiemperyalizm, antiliberalizm cilasıyla örtmenin güncel adı ırkçı-ulusalcılıktır. NATO üyesi orduya devrimci, ulusal haklarını isteyen halka işbirlikçi diyerek sol jargonun prestijini kullanıp egemen ulus milliyetçiliğinin suçlarını bu yolla temize çekme peşindeler.

Yaşadığımız şey!

İlhan Cihaner (Birgün) 17 Ekim 2019

Şimdi bu saçma senaryodan kademe kademe yaşadığımız şeye gelelim. Şey diyorum çünkü, bakanlardan birisine göre savaş, bir başkasına göre terörle mücadele, TOKİ'ye göre inşaat, Trump'a göre izin verdiği sınırlar içerisinde IŞİD'lilerin sorumluluğunun Türkiye'ye devri ve aptal savaşın sona erdirilmesi, Cumhurbaşkanı ve Diyanete göre Fetih! Ama hepsinin dilinden düşürmediği Suriye'nin toprak bütünlüğü ve istikrarı! Cihatçılardan ordu kurup, eğitip donatıp maaş verip önünüze geçirmişsiniz, paralel ordu kurmuşsunuz istikrardan bahsediyorsunuz! Şaka gibi! Henüz amacı/hedefi konusunda bile aktörlerin ortaklaşmadığı ortada. Cesur ve namuslu kalemler, emekli askerler muhalif basında bu belirsizliklere dair yeterince sorgulama yaptılar. Hatta koşulsuz destek veren bir siyasî yapılan harekât, sınırı 30 km ileri taşımaktan başka bir işe yaramaz diyerek sağlam bir eleştiri getirdi! Belirsizliklere ve risklere dair yazılacaklar artık tekrara düşmek olacaktır. Bu kadar belirsizliğin olduğu ortamda soran, sorgulayan, barış diyenlerin şeytanlaştırılmasıdır asıl vatana ihanet.

Kasabalılığı nereden biliyorsun?

Osman Özarslan (Duvar) 17 Ekim 2019

Öğrenciler, anaokulundan başlayıp üniversitenin kapısından çıktıklarında, Anadolu irfanı denilen, taşranın bütün ilimlerini, yani kendi çıkarları için eğilip bükülmeyi ve her şeyi eğip bükmeyi, gerektiğinde üzerine basmayı gerektiğinde üzerinden atlamayı, ne zaman kimin ayaklarının altında izmarit olacaklarını, ne zaman kimin sigarasını, ne zaman kimin canını yakacaklarını ve bu tüm madrabazlıkları nasıl meşrulaştıracaklarını, mükemmelen talim etmiş oluyorlar…

Böylelikle, merkezin taşrasında başlayan hikâye, taşranın merkezine doğru yani çakma burjuvaların yaşadığı çakma kentlere doğru, helezonik bir şekilde yeniden, yeniden ve yeniden yayılıyor… Sonsuza gidiyor…

Tarım Bakanlığı'nın Firma Teşhiri Hiçbir İşe Yaramıyor

Bülent Şık (Bianet) 17 Ekim 2019

Türkiye'de gıda kontrol ve denetim hizmetleri çökmüştür.

Ortada bir kamu idaresi yoktur.

Aksini iddia edecekler yukarıdaki tabloda yer alan firmalara ne gibi cezai yaptırımlar uygulandığını ve bu yaptırımlara rağmen bu firmaların usulsüz üretim yapmaya neden hâlâ devam edebildiklerini açıklamalıdır. Açıklama sorumluluğu öncelikle bakanlık yetkililerinde elbette.

Toprak Biterken

Erhan Ünal → Nihat Ateş (İnsan Bu) 16 Ekim 2019

Biz sıradan insanlar olarak sahip olduğumuz insanî kriterler ve kısa ömrümüzün bilgi ve tecrübe birikimleriyle, karşımızdaki insanlık düşmanı karanlık yapıyı anlayıp tanımamız kolay değil. Dikkatle olan bitene baktığımızda, etrafımızdaki pek çok ülkede insanları ata topraklarından çıkarıp, birtakım kamplarda topladıklarını görüyoruz. Neredeyse koca Afrika bir toplama kampına dönüştürülmüş vaziyette ve bu insanlar marabadan da kötü durumdalar. Afrika'nın bahtsız insanları gerektiğinde kullanılmak üzere en düşük seviyede beslenerek hayatta tutuluyorlar. Sadece Afrika da değil, Suriye halkının yarısından fazlası topraklarından çıkarılmış durumda. Afganistan'da, Irak'ta geniş insan kitleleri hareket halinde olup üretimden koparılmış vaziyetteler. Bu durum rasgele birkaç sözde terör örgütünün marifeti olmayıp en yukarıdan yönetilen küresel bir sürecin, tabandaki uygulamalarının sonucudur. Bu sefil yaşamdan kurtulabilmek umuduyla yollara düşen insanlardan, kurtuluş olarak gördükleri Avrupa'ya kapağı atabilenler de orada hiç bir zaman üretim sürecine entegre edilmeyip, besleme durumunda tutulmaktadırlar.

Özne sapıtması

Kemal Can (Duvar) 16 Ekim 2019

İktidarın hukuktan ekonomiye, kültürden siyasete kadar her alanda krizleri idare edebilmesini sağlayan şey, yarattığı olağanüstülüklerle siyasî özneyi her durum için yeniden tarif edebilme becerisi. İktidarın haksız (yanlış) politikaları kendisi için sorun üretmeye başladığında, birden Türkiye'nin ortak (siyaset üstü) meselesi haline geliveriyor ve bunu sırtlaması gereken bir biz üretiliyor. Geçiş garantisiyle bedeli halka ödetilen köprüleri bile kendi cebinden yapmış gibi anlatan iktidar, hiç bir faturayı tek başına üstlenmek istemiyor, hemen hesabı bize paylaştırıyor. Bu tarif edilen öznenin dışında bırakılma korkusu büyük bir çoğunluğu hizaya getiriyor, vakanın özelliğine göre bir süre de hizada tutuyor.

Gıdadan neden korkar olduk?

Ali Bülent Erdem (Duvar) 16 Ekim 2019

1980 sonrası devreye sokulan neoliberal politikaların tarım alanında da etki göstermesi kaçınılmazdı; her hükümet kendilerine dayatılan talepleri yerine getirmekten çekinmedi. 1999 ve 2001 yılında IMF ve Dünya Bankası'nın tarımda dönüşüm programları uygulanmaya başlandı, desteklenmeler azaltıldı, taban fiyat uygulamaları kaldırıldı, girdi sübvansiyonları neredeyse yok edildi, tarım kredi faizleri yükseltildi, sulama paralı hale getirilmeye başlandı, tarım satış kooperatifleri devre dışı bırakıldı, tarımsal KİT'ler özelleştirildi. Kısaca devlet tarımdan el çektirilirken, şirketlerin önü açıldı. AKP bu programları iştahla uyguladı. Çiftçileri üretim sürecinde destekleyecek, ürettikleri ürünleri piyasada koruyacak, piyasa düzenlemesi yapacak kurumlar yok edildiği gibi hangi ürün hasat ediliyorsa, o ürün ithal edilerek ürün fiyatları baskı altına alındı. Çiftçiler ne üretirse üretsin kazanamamaya, iflâs etmeye başladı. TÜİK verilerine göre toplam tarım alanları 2001 yılında 41 milyon hektar iken 2017 yılında 38 milyon hektara geriledi, tarımdaki istihdam 17 yılda 2, 4 milyon azalarak 5, 3 milyona düştü.

İçiniz ne kadar yansa az

Banu Güven (Deutsche Welle) 13 Ekim 2019

Her iki taraftan askerlerin ölmesinin yanında, insanların tepesine bomba yağması, yerleşim yerlerine roket atılması, çocukların da ölmesi demek meselâ. Türkiye tarafında aralarında 9 aylık bir bebeğin, 11 - 12 yaşında çocukların da bulunduğu sivillerin ölmesi demek. Savaş çıkmasa işinde gücünde olacak memurların, çocuklarını okuldan alacak annelerin ölmesi demek. Sınırın öte tarafında esir alınanların Türkiye'nin desteklediği ve donattığı cihatçı milislerce yol kenarında kurşuna dizilmesi demek. Daha önce de gördük ki, kuralsızlığın galebe çalması demek. Acımasızlık demek.

Büyük koalisyona boyun eğmek de, bunları da mecburen sineye çekmek demek. Umudu öldürmek demek.

Türkiye'nin harekâttaki yalnızlığı

Soli Özel (T24) 11 Ekim 2019

Bu harekât başarıyla sonuçlanıp en azından Arap çoğunluklu bir güvenlikli bölge oluşturulsa bile eğer ABD gerçekten tümüyle Suriye'den çıkıyorsa Türkiye'nin üzerinde İran, Rusya ve Şam baskısı da başlayacaktır. Bu ülkeler ve rejim davet edilmemiş ülkelerin silâhlı güçlerinin Suriye topraklarından çıkmasını talep edecektir. Dış politikada yolun bittiği o zaman daha iyi anlaşılacaktır. Böyle bir durumda ya da Amerikan yaptırımları geldiği takdirde Türkiye içine kapanıp nefes alınacak alanı mı daraltacaktır yoksa yanlıştan dönmek için bir toplumsal seferberliğe mi kalkışacaktır? Sanırım önümüzdeki dönemin kader kararı bununla ilgildir.

Savaşçının iktidar çaresizliği

Tayfun Atay (T24) 9 Ekim 2019

Savaş ne kadar çoksa, toplumun savaşa savaşa hep eşitler-arasında birinci konumunda kalan lidere vereceği prestij, saygınlık, karizma ve giderek otorite, hükmetme gücü, iktidar olanağı o kadar çok olacaktır.

Böylece lider, kabilenin hizmetinde bir şef olmaktan, kabilenin kendi hizmetinde olduğu bir şeflik pozisyonuna ilerleme imkânı bulur.

Dolayısıyla sürekli savaş hali, bu toplumlarda bir şefin hep bir adım önde olabilmesinin, kendini kabilenin bütününden yukarıya doğru ayrıştırabilmesinin tek yoludur.

93 milyar dolar: Torunlarınızı bile soyuyorlar

Bahadır Özgür (Duvar) 8 Ekim 2019

Esas mesele iktidarın sadece bugün yaşayanları değil, çocukları, daha doğmamışları, hatta onların torunlarını dahi birkaç şirketin haracına bağlamış olmasıdır. Uzun yıllar DPT'de planlama uzmanı olarak çalışmış, bu aralar KÖİ'ler üzerine kapsamlı araştırmalar yapan Prof. Emek'in hesabına göre, 93 milyar dolarlık bütçede görünmeyen 'gizli bir borç' vatandaşı bekliyor. Bunun 67 milyar doları şehir hastanelerine ait. 26 milyar doları ise İstanbul Havalimanı, Zafer Havalimanı, Gebze-İzmir yolu ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün hanesine yazılı. Üstelik yeni yapılan hastaneler, yollar ve köprüler hesaba dahil değil.

Kadirova'nın cinayet mahalli olarak Türkiye

Hakkı Özdal (Duvar) 8 Ekim 2019

Kimi zaman tek bir 'adli vaka'nın, gerçekleştiği dönemin ruhunun ve o dönemin başlıca sorunlarının anlık bir görüntüsü gibi ortaya çıkması, 'kaderin bir cilvesi' değildir. Bizatihi, her toplumsal ilişki ve bu ilişkilerde yaşanan her 'kriz', her 'sapma'; o dönemin ruhunun ve maddî koşullarının bir bileşkesi olarak ortaya çıktığı için böyle görünür. 23 yaşındaki genç bir kadının şüpheli ölümü ve ardından yaşananlar da, Türkiye'de emek rejiminin, hukuk düzeninin, göçmen politikalarının, kadınlara yönelik şiddet ve ayrımcılığın, iktidar olanaklarına sahip kimseler için geçerli imtiyazların hep birlikte sahneye çıktığı bir mini Türkiye kesiti oluşturmuştur. Kaçak ve sigortasız çalıştırılan bir göçmen kadın, nüfuz sahibi birinin evinde, her yanıyla şüpheli bir şekilde ölmüş ve kadının arkadaşları ve ailesinin cinsel taciz iddialarına rağmen, ortalama bir soruşturmanın en temel gerekleri dahi yerine getirilmemiştir. Türkiye'nin tüm emekçileri, kadınları, göçmenleri, işte böyle, 'nüfuz sahibi birinin evinde' yaşamaktadır.

Greta, dünya liderlerinin çanağına tükürdü

Ömer Madra → İrfan Aktan (Duvar) 4 Ekim 2019

Dünya artık kimsenin kurtaramayacağı, geri döndürülemez noktaya gelecek. Buzulların erimesiyle sular basacak ve sonra da kuraklık başlayacak. Dünyanın en büyük temiz su kaynağı Himalayalar'da, Tibet Yaylası'nda. Ama eriyor. Erime hızlanınca, hepsi kutsal olan altı büyük nehir olan İndus, Brahmaputra, Ganj, Yangtze, Sarı Irmak ve Mekong nehirleri taşacak, ardından da kuraklık başlayacak. Çünkü suyun kaynağı kurumuş olacak. Dolayısıyla örneğin pirinç üretilemeyecek. Yüz milyonlarca insan kıtlık yaşamaya başlayıp göç edecek. Peki nereye, hangi ülkeye gidecekler? İstanbul depremi tabii ki büyük bir tehlike ve tartışmalıyız ama bununla mukayese edilemeyecek çapta bir tehlikeden söz ediyoruz.

Göğsüme oturan koca bir öküz…

Murat Sevinç (Duvar) 3 Ekim 2019

Nasıl bir duygudur boğularak ölmek? Hepimiz yaşamışızdır, denizde bazen nefes alamadığımız, telâşa kapıldığımız olmuştur. Nefes alamamak. Aslında doğduğumuz andan itibaren istemsizce yaptığımız bir eylemin, soluk alıp vermenin birden bire imkânsızlaşması, yaşamın farkına varmak. Nefesin sayılı olduğunun, farkına varmak, birden bire.

Haberi yazan, bilgisayarın başına oturan, bu haberi geçen, düşünüyor mudur örneğin, soluk alamama üzerine. Karanlık bir suda. Kapkaranlık.

Ne hissediyordur örneğin, bebeği elinden kayıp giden. Çocuğu karanlık suda kaybolurken, kendi yaşamının da son anında olduğunu gören, bilen, fark eden biri. Ne yaşıyordur?

Arılar gidince

Bülent Şık (1+1 Forum) 28 Eylül 2019

İnsanın bal ve balarıları ile kurduğu ilişki neredeyse insanlık tarihi kadar eski. (…). Sevilerek yenen besin maddelerinden biri olan balı üreten arılar, aslında doğal hayatın göz kamaştırıcı çeşitliliği ve devamlılığının sağlanması için vazgeçilmez bir öneme sahip. Tozlaşmanın gerçekleşmesinde en önemli rollerden birini arılar oynuyor. Tozlaşma, çiçekli bitkilerdeki erkek üreme organları olan polenlerin rüzgâr ve böcek gibi etkenlerle aynı türden bir başka çiçeğin dişi organının yer aldığı bölüme taşınmasıyla gerçekleşiyor. Dünya ölçeğinde gıda maddelerinin üçte biri, arılar gibi bitkisel âlemde çoğalmayı sağlayan böcekler vasıtasıyla meydana geliyor. Dolayısıyla arıların yok olması gıda üretiminde çok ciddi bir düşüşe yol açacak, felâket boyutunda bir olay. Bir semt pazarında görebileceğimiz bitkisel ürün çeşitliliğini yarı yarıya azaltacak bir felâket bu.

Vatan, millet fasarya

Bülent Şık → Anıl Olcan (1+1 Forum) 28 Eylül 2019

Ciddi bir yıkım var ve bu yıkımın boyutlarını ekolojik soykırım olarak adlandırabiliyorum ancak. Bu yıkıma yol açanlarda soyut bir vatan düşüncesi var, öyle bir vatan ki kimyasallarla kirlendiği, suları tükendiği, ormanları yok edildiği için yaşamaya bütünüyle elverişsiz bir hale dönüştürülebilir. Bu hoyratlığı, düşüncesizliği anlamakta zorlanıyorum. Vatan dediğimiz şey en temelde üzerinde yaşanabilir bir coğrafî bölgedir; toprak parçasıdır, ama o toprak öyle bir kirletilmiştir ki göçüp gitmek zorunda kalırız. Eee! Bir sakatlık yok mu bu düşünce tarzında?

Herkes için, her yerde sağlık

Bülent Şık → Anıl Olcan (1+1 Forum) 28 Eylül 2019

Şekerin bu kadar yaygın olmasını doğal bir durummuş gibi kabul edip meseleyi bireylere yüklediğimizde hata yaparız. Sağlık Bakanlığı'nın ve akademinin yaygın söylemi olan yediklerine dikkat etmiyorsun ve az hareket ediyorsun! söylemi meseleye bireysel bir açıdan yaklaşıyor, obez isen sorumlusu sensin demeye getiriyor. Bir yetişkinden irade sahibi olmasını bir ölçüde bekleyebiliriz, ama çocuklardan bunu nasıl bekleyebiliriz? Yapılması gereken çocuğun yüz yüze olduğu bu gıda rejimini değiştirmektir. İçinde tonla şeker olan ve başka herhangi bir şey olmayan binlerce gıda ürününün üretilmesini engellemektir. Obezite ile mücadele etmek için bu gıda rejiminin değişmesi gerekiyor dediğinizde ise karşınızda devleti ve şirketleri buluyorsunuz. Maalesef akademinin bakış açısı gıda rejiminin değişmesi gerektiğini düşünen bir noktada değil, sorumluluğu bireylere yıkan bir noktada. Bu durumda da zamanla ortaya çıkacak sağlık sorunları tedavi edici yaklaşımlarla çözülmeye çalışılıyor. Ama daha en başta bu sağlıksız sonuçlar üreten gıda rejimini değiştirsek obeziteye bağlı sorunların görülme sıklığı çok düşecektir. Yani böyle yaparak koruyucu, önleyici tıp çalışmalarını öne çıkarmış oluyoruz. Aslında sadece tıp da değil, gıda, çevre ve sosyoloji başta olmak üzere çeşitli branşlar da bu yaklaşıma dahil edilebilir.

Deprem ve iki ses

Kemal Can (Duvar) 28 Eylül 2019

Epey uzun bir bahis bu: İnsanlık –ya da her kim hangi ihtiyaç için- devleti neden icat etti. Ayrıca bu uzun bahsin tek bir cevabı ve söz konusu aygıtın tek bir biçimi yok. Bu konuda çok sayıda farklı hikâye, derin tartışmalarla örülü zengin bir külliyat mevcut. Fakat devlet denilen şeyin varlık ve devamı için büyük kalabalıkları iknada –ikna olmasa da dayatma olarak- kullanılan en önemli argümanlar –büyük yalanlar- bu iki sesin arkasındaki karanlık alanda saklı. Devlet, üzerinde hüküm sürdüğü halkın ihtiyaçlarınızı duyacak ve karşılayacak, hayatın güvenli devamı için güç-para kullanma tekeline kamu adına sahip olacak bir yapı olduğu iddiasında. Duyulması gereken sesi duyacak, olması gereken yerde bulunacak, herkese yerini bildirecek olan o. İtaat edilecek ve güvenilecek yegâne güç (şiddet) örgütü. Hepimizden aldıklarıyla bazılarını koruyacak olsa da hepimizden itaat bekleyen. Biliyoruz ki –genel olarak devlet- özel olarak güvenlik devleti, sesleri duymaya değil –gereğini yapmak için- tespit etmeye göre örgütleniyor. Bulunması gereken yerlere ilişkin önceliklerini de insanların ihtiyaçlarına göre değil mevcudiyetinin gereklerine göre belirliyor.

İklim Değişikliği Tartışmalarında Madalyonun Öteki Yüzü

Kerem Cankoçak (Alfa-Bilim-Felsefe) 26 Eylül 2019

Kimi muhalifler, küresel ısınma alarmı verenlerin ve buna dayanarak CO2 üretimini kontrol edenlerin küresel sermeye olduğuna dikkat çekerek, bunun emperyalizmin yeni silâhı olduğunu savunuyorlar. Onlara göre gelişmiş ülkeler CO2 salımını bahane ederek gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmesini engelliyorlar. Örneğin Afrika'daki az gelişmiş ülkelere yapılan yardımlar CO2 salımı olmaması koşuluyla veriliyor ve bu da o ülkelerin hiç bir şekilde sanayileşememesi demek. Jeolog yazar Paul K. Driessen, Eco-Imperialism kitabında bu olguyu ayrıntılarıyla inceliyor [Driessen 2003]. Benzer şekilde, küçük kapitalist işletmeler büyük tekeller tarafından bu yolla engelleniyor. Çünkü büyüklerin belirledikleri CO2 düzeyinde salım yapan motorlar vs üretmek için çok yüksek teknoloji gerekiyor, bu da büyük yatırımlar demek. CO2 salımı sera etkisine hemen hemen hiç bir katkıda bulunmadığı halde, Demokles'in kılıcı gibi küçüklerin tepesinde sallanıyor.

Nereden başlamalı, nereye uzanmalı?

Kemal Can (Duvar) 25 Eylül 2019

İktidar veya iktidar etme biçimi değiştiğinde birden bütün öğrenciler okuduklarını anlayan, tartışabilen insanlara dönüşmeyecek. Üzerlerindeki baskı kalktığında binlerce hocasını tasfiye etmiş, yıllardır biriken sınırlı sermayesini harcamış üniversiteler bilimsel makale sağanağına başlamayacak. Tamam artık özgürsünüz, hukukun dediği ve vicdanınızın gösterdiği kararları verin dendiğinde, başka bir iş için göreve getirilmiş, hukuktan bîhaber, özgürlük ve vicdan sorumluluğunu edinmemiş yargı mensupları örnek kararlarla yeni bir literatür yazmaya başlamayacak. Siyasi baskılar kalktığında sendikaların kapısında üyelik kuyrukları oluşmayacak. Birden her şeyin kalitesi artıp, bütün hizmetler ucuzlamayacak. Kutuplaşma gevşediğinde insanlar sevgi kelebeğine dönüşmeyecek, birden birbirlerini nasıl sevdiklerinin farkına varmayacak. Üzerindeki baskı kalktığında en doğru soruları soracak gazeteciler bekledikleri yerlerden fırlayıp büyük bir fikri canlılığın fitilini ateşlemeyecek. Ayakta kalmaya çalışan, mesleğini yapamadığı için aktivist olmak zorunda kalanların yorgunluğu, görerek öğrenmenin eksiğiyle malûl toyların kalabalığı ve çeşitli oranlarda yamularak var kalabilmişlerin ezikliği kolay silinmeyecek. Soru sormak serbest bırakıldığında, azarlayan çıkmadığında, birden sorular yağmaya, çok daha oturaklı olmaya başlamayacak.

Doğal olan ve olmayan

Dr. M. Kaan Öztürk (Birgün) 24 Eylül 2019

Doğal olmayan her şeyin zararlı olmaması gibi, doğadaki her şey de yararlı değil. Söz gelişi yüz yıl önce girişimcilerin doğal şifa olarak pazarladığı, radyum, toryum, radon ve benzeri kanserojen radyoaktif elementler içeren kaynak suları da tamamen doğaldı.

Keza bitkisel gıdaların da istenmeyen etkileri olabilir. Meselâ az miktarda kayısı çekirdeği yemek bile, içindeki amigdalin maddesinin vücutta siyanüre dönüşmesi sebebiyle ölüme yol açabilir.

İyi uykular Türkiye!

Ali Duran Topuz (Duvar) 21 Eylül 2019

Ankara'da sadece valiler mi var, savcılar da var. Bu sayede Türkiye Selâhattin Demirtaş tehlikesini atlattı. Duymadıysanız duyun, Selâhattin Demirtaş tahliye olacakmış. Bunu duyan savcı zaten daha önce yöneltilmiş suçlamayı yeniden yöneltti. Tutuklama istedi. Türkiye bir hukuk devleti. Öyle her isteyen hakkında tahliye kararı verildi diye cezaevini terk edemez. Daha yazacağı çok öykü var, çok roman var. Kabile devletinde, muz cumhuriyetinde hapiste öykü roman yazılmaz, yazdığına göre hukuk devletiyiz, kesin. Savcı ister de yargıç durur mu? Kararı tefhim bile etmeden verir gider. Ankara'da yargıçlar da var.

Neden bu kadar öfkeliyiz?

Gülgün Türkoğlu Pagy (Duvar) 16 Eylül 2019

Plastik aksammışızcasına sürprize, yeniliğe kapattığımız yaşamlarımızda öteki, yalnızca, ben imgemizi benzer bir korkaklıkla desteklediği sürece var olabiliyor. Yalnız kalma korkusu, bizi, bu rutinin tekrarına itiyor. Günümüzde belki de yaygın olduğu kadar şaşırtıcı olan şey kesip atma tavrıdır. Dostluk pek nadir. İlk sorunda, sözde dostluklar kesilip atılıyor. Plastik mikro partiküller kökleri ele geçirmiş belli. Dostluk kurmak cesaret ister. Ufak tefek problemlerde, ya önce kaba bir bildirim alıyor, sonra ortak alanınızdan hatta iletişim kanallarından bloklanıyorsunuz ya da ortak planlarınızdan atılıyorsunuz ve hiç bir şey olmamış gibi bir sahtelik içinde var olmanız bekleniyor. Ne çirkin! İnsan olma çabası mertlik gerektirir.

Memlekete gitmek

Funda Cantek (Duvar) 13 Eylül 2019

Bizde memleketçilik karakteristik bir özellik. Bir yere, kültüre ait olmak yerine göre avantaj yahut dezavantaj. Yeri geldiğinde etnik/dini kimliğinizi vurgulamak için memleketinizi, ilçesi ve köyüyle, hatta mahallesiyle beyan edersiniz. Ya da kendinizi korumak için ilinizi söyleyip geçersiniz. Bir yerli olmak bazen de bir fantezidir. Orasının size kattığı hiç bir şey yoktur, orayla hiç bir bağınız yoktur ama yüzyılımızda siyaset biçim değiştirdiğinden olsa gerek kimliklendirici bir işaret olarak kıymetlidir.

Her türlü kırılıyoruz…

Sevilay Çelenk (Duvar) 12 Eylül 2019

Ahmet Türk'ün yüzüne inen yumruktan sonraki fotografa gelince, hiç bir şekilde hatırlamak istemediğimiz ve maalesef asla unutamadığımız bir diğer fotograf… Kırgınlığın kaçınılmaz paradoksu.

Mümkün olsa Ahmet Türk gibi onurlu bir siyaset adamına yıllar yılı reva görülenleri bambaşka bir dille yazardım, 73 yaşında ona bunu yaşatan zavallı siyasetle eğlenebileceğim kadar eğlenirdim. Ama maalesef bu fotograflardan gidebileceğimiz hiç bir eğlence yok. Bazen politik bir direnç üretme adına bile olsa ortada gülümsetecek bir şey kalmamıştır.

12 Eylül ve 'yurttaşlığın' süregiden imhası

Murat Sevinç (Duvar) 12 Eylül 2019

Üzerine sayfalarca yazılabilecek bir metindir söz konusu olan. Rejimin nitelik ve niyetini açıkça ilân eder. Kötürüm yurttaş yaratmak, sağcılaştırmak, başlıca hedeftir. Büyük ölçüde başarılmıştır. Günümüz ortalama yurttaşı, 12 Eylülcülerin hayalindeki insan ve yurttaş tipidir.

Size Yalvarmaya Gelmedik

Greta Thunberg (Bianet) 11 Eylül 2019

Bu şu anlama geliyor, dünyayı kuralına göre oynayarak kurtaramayız. Çünkü kurallar değişmek zorunda. Bu yüzden geleceğimizi önemsemek için dünya liderlerine yalvarmaya gelmedik.

Bizi geçmişte görmezden geldiler ve tekrar bizi görmezden gelecekler.

Buraya onlar hoşlansın ya da hoşlanmasın değişimin geldiğini söylemek için geldik. İnsanlar meydan okumak için ayaklanacak. Ve liderlerimiz çocuk gibi davranmaya devam ettikçe, uzun zaman önce alınması gereken sorumluluğu biz alacağız.

Bıçak timi, JİTEM ve zaman aşımından düşen insanlık

Kemal Göktaş (Diken) 10 Eylül 2019

Yaklaşık 16 yıl koruculuk yapan gizli tanık Oğuz (Bedran Akdağ), 1997-1999 yılları arasında JİTEM kimliği ile görev yaptığını, o dönem Mardin İl Jandarma Komutanlığı içerisinde JİTEM'in binası olduğunu anlatıyordu. Gizli tanık, JİTEM'in Kızıltepe'deki lideri İlçe Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur'un asker, itirafçı ve koruculardan oluşturduğu 'bıçak timi'nin insanları evlerinden aldığını ve bir daha bu insanların çoğuna ulaşılamadığını, bildiği kadarıyla alınan insanları bizzat bu timin öldürdüğünü, öldürülenlerden bir kısmına halen ulaşılamadığını, birçok kişinin ise öldürüldükten sonra ya yol kenarlarına atıldığını ya da 'PKK mensubu olarak çatışmalarda öldürüldü' diye lânse edildiğini anlattı.

İklim krizi raporu: Kriz yoksulları vuracak, dünya hazır değil

(BBC) 10 Eylül 2019

Gereken hazırlıkların yapılmaması, rapora göre yoksulluğa, kuraklıklara ve artan göç dalgalarına yol açacak ve insanların yaşamına görmezden gelinemeyecek zararlar verecek.

Raporda dünyanın zenginlerinin zarar görmeyip fakirlerin bedel ödediği bir iklim apartheidından kaçınmak için büyük yatırımlar yapmak gerektiği ancak bu yatırımların, yapılmamaları halinde ortaya çıkacak zararın yanında çok küçük kaldığını da yazıyor.

Türkiye Arjantin olur mu?

Metin Yeğin (Duvar) 5 Eylül 2019

Bu tabii iyi günleri Arjantin ekonomisinin, ben onun ne hallerini bilirim. Bankalardan haftalık en fazla 50 dolar kadar para çekilebiliyordu. Uzun kuyruklar olurdu bankaların önünde. Kendi parasını çekebilmek için ve hatta dolar diye yatırdığı parayı 'peso' olarak, piyasa kurunun çok altında çekebilmek için kuyruğa girmek de pek keyifli değildi. Bankalar kendilerine çok yaraşır bir şekilde, Brechtvari bir yabancılaşma efekti gibiydiler. Yani 'Banka kurmak, banka soymanın yanında hiç bir şey' karakterlerini hiç bu kadar açık olarak göremezdiniz. Basit bir şekilde yatırdığınız paranın yarısını, dörtte birini ya da onda birini geri alabiliyordunuz. Kredi demiyorum paranız veya yanlışlıkla maaşlarınızı da yatırmışlarsa meselâ… İçinde bulundukları durum vitrinlere de yansımıştı. Ele avuca gelen bir kaldırım taşıyla camları kırılmıştı çoğunun, muhtemelen veresiye olarak yaptırılmış saclarla kaplıydı kapıları, pencereleri ve meselâ fotokopi edilmiş A4 sayfalarındaki kurşun izleri ile banka camlarını kurşunluyordu sanatçılar ve bir gün sonra, haftalık para çekme sıraları yeniden geldiğinde, bir gün önce kırdıkları camların önüne kuyruğa girip, kendi mevduatlarının kenarından, bir kıtır ekmek parası çekmeye çalışıyorlardı.

Tabağımıza Taşınan O Uzak Coğrafyalar

Bülent Şık (Bianet) 3 Eylül 2019

Giderek yaygınlaşan, kuralsızlaşan ve bir yağmaya dönüşen bu yıkım süreci bizden ne kadar uzak coğrafyalarda gerçekleşse de yol açtığı sorunlar masada, önümüzdeki tabağın içinde duruyor.

Kaz Dağları'nın ya da Artvin'in maden arama faaliyetleri ile daha da zenginleşecek bir avuç şirket tarafından yağmalanması ile tabağımızdaki yiyecekteki pestisitler, arsenik, kurşun ya da kadmiyum gibi kanserojen kalıntıların bolluğu arasında bire bir bağ var. Dolayısıyla o coğrafyalarda olan bitenden gözümüzü kaçıramayız.

Muhalif yurttaşın 'sistem' içinde sömürüsü…

Murat Sevinç (Duvar) 3 Eylül 2019

Gidin bir kitapçıya, tarih kitapları raflarına şöyle bir bakın. Çok satanlar içinde, yazdığı konuya dair hiç bir birikimi olmayan ama dönemin ruhunu kapmış adı sanı hiç bilinmeyenlerin, ipe sapa gelmez kitaplarını görüyorsunuz. Otuzuncu baskıda! Özellikle komplo teorileri ve tarihsel figürler, tabii Atatürk-Atatürkçülük hakkında. Bana kalırsa hemen hepsi, din tüccarları karşısında yaşamından haklı endişe duyan yurttaş kesimini tavlamayı amaçlıyor. Bazı saçmalıklar yüz binler satıyor, yazar ve yayınevleri servet elde ediyor. Peki cübbeli Ahmet gibi tüccarlara yönelik kızgınlık neden o halde? Sakallı olduğu için mi? Muhalifin muhalifi kandırıp sömürmesi helâl de, dinci istismarı mı haram olan? Atatürkçülüğü ve laikliği, zırva yayınlar için yüzlerce metrelik imza kuyruklarına girerek korumaya çalışmakta bir sorun yok, fakat yanmaz kefen alanlar çok cahil öyle mi? Eh Allah selâmet versin o zaman!

Kürt sorununa bir yorum: Dört çelişki

Immanuel Wallerstein (Duvar) 2 Eylül 2019

Türkiye ve Kürt Toplumunun siyasî hareketinin yol açacağı faydayı, bu dört temel çelişki bağlamına oturtup analiz etmeksizin bir değerlendirmeye varamayız. Şöyle ki; Türk devletinin sürmekte olan kendi egemenliğini sağlamlaştırma dürtüsü; Türkiye'deki çoğunluk bir gücün Jakoben seçeneği yeniden dayatma saplantısı; aynı şekilde muhalif bir çoğunluğun da daha fazla demokratikleşmeye kenetlenmesi; ve bütün bu siyasal hareket türlerinin izleyeceği yöntemler; şu anda ölmeye mahkûm olan kapitalist dünya-sisteminin yerine nasıl bir sistemin geçeceğini tayin edecek olan dünya çapında yürütülen mücadeleyi etkileyecektir.

Matematiği mi haritadan sileceğiz?

Ümit Kıvanç (Duvar) 28 Ağustos 2019

Değil, ama biz oralı olmuyoruz. Onyıllardır devletin bu topluma yaptığı en muazzam kötülük olan Türk Millî Eğitimi'nden vazgeçmiyoruz. Çocuklarımızı, bazı konulara asla ilgi duymayacak, resmî yalana gönülden katılacak şekilde eğitmek isterken, kaç yaşına gelirse gelsin dünyaya aklı ermeyen, kendisine, asla sahip olmadığı muhteşem süleymanlıklar atfeden, içindeki boşluğu kaçınılmaz olarak fark ettiği nadir zamanlarda, hınca dönüşen yoksunluk öfkesini başkalarına saldırarak boşaltmayı hak gören bir insan tipini vücuda getiriyoruz; özel olarak uğraşarak. En basiti, çocuklar okumasın istiyoruz. Kitap okumasınlar. Üniversite kuralım, ama özgür düşünce-ifade olmasın, istiyoruz. Ve bizi yönetenlerin aymazlığıyla acımasızlığı bir araya gelip herkesi özgür düşüncenin salt siyasî mesele olduğuna inandırıyor. Bizde üniversite yoktur, bu mânâda. Yukarıda aktardım, şu kadarı lise okumamış diye sonuç var. Oraya kadar ne okudular acaba? Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik mi? Türk dünyaya bedeldir mi? El kadar çocuğun yüreğine cehennem korkusunun nasıl salınacağını mı tecrübe ettiler? Boşversenize… Okumuyor çocuklarımız, çünkü okutmuyoruz.

Ağaç dikme seferberliği ekolojik felâket getirir

Çağatay Tavşanoğlu → Serkan Alan (Duvar) 26 Ağustos 2019

Yangın, doğada o kadar güçlü bir ekolojik faktördür ki, hareket edemedikleri için yangından kaçamayacak olan bitkilerin yangınlardan sonra hayatta kalmak için uyarlanmaları, evrimleşmesi gerekir. Akdeniz ekosistemleri gibi yerküre üzerinde uzun dönemdir sık yangına maruz kalan bölgelerde biz bu uyarlanmaları görmekteyiz. Tabii burada değindiğim zaman ölçeği, yüz binlerce-milyonlarca yıl, bitkilerin ve hayvanların uyarlanmalar geliştirebilmeleri için yeteri kadar uzun. Örneğin, Türkiye'nin Akdeniz ormanlarının en önemli ağaç bileşeni olan Kızılçam (Pinus brutia), kozalaklarının bir kısmını yıllarca kapalı tutmakta ve tohumlar canlılıklarını yitirmeden bu kozalaklar içinde beklemekte. Bu kapalı kozalaklar yangın sırasında bir yalıtım örtüsü görevi görerek tohumların yangını canlı olarak atlatmasını sağlamakta. Yangın sırasındaki yüksek sıcaklıklar ile kozalak pullarını bir arada tutan reçine eridiği için yangından birkaç hafta sonra kozalak pulları açılmakta ve böylece yangını canlı olarak atlatmış olan tohumlar yanmış toprağa ulaşmakta. Yangın alanı toprağı Kızılçam tohumları ve fideleri için bir cennettir, öncelikle gölge yapan orman örtüsü ortadan kalktığı için çimlenmelerini ve büyümelerine engelleyecek bir etmen kalmamıştır, ayrıca yangın toprağı organik madde ve mineralce zengin olduğundan büyümelerine katkı yapar. Akdeniz çamlarının kozalaklarını kapalı tutma özelliği, yangın sonrası hayatta kalma yönünde geliştirilmiş bir uyarlanmadır.

'Yaratılmışların en şerefsizi': İnsan

Tayfun Atay (T24) 25 Ağustos 2019

Bu vicdansızlıkların altını kazıdığınızda da orada eşref-i mahlûkât yazdığını görüyorsunuz!

Bu yüzden önce tüm bunları yapan yaratığın adını dosdoğru eşerr-i mahlûkât koymak gerekiyor. Onu, yaratılmışların en şereflisi değil en şerefsizi saymak gerekiyor!

Aynı doğrultuda, homosantrizmden sıyrılmak ve bir hayvanî tevazu içinde ekosantrizme (çevre-merkezcilik) yürümek gerekiyor; isterseniz Marx'ın, Doğa ile uyum içindeki üreticilerin özgür birliği idealini de akılda tutarak…

Terörle mücadele defterleri: Davutoğlu ne demek istedi?

Gökçer Tahincioğlu (T24) 25 Ağustos 2019

Davutoğlu, açıklamalarını sürdürürse ancak o dönem bazı adımları atmakta başkalarının aksine tereddüt etmediğini, sanılanın aksine süreci kendisi yönetirken başkalarının nasıl tereddüt ettiğini söyleyebilir. Belki açıklamasından anlaşılan bu değil, ama yeni süreç AKP tabanı açısından, bir dönemin nasıl geçirildiğini anlamak adına bu da siyasî olarak az şey değildir. Eskiler der ki; barika-i hakikat müsademe-i efkârdan çıkar…

Ölüm Düşüncesiyle Yüzleşince Ne Olur?

Gürkan Akçay (Bianet) 24 Ağustos 2019

Çocuk olarak, tamamen yardıma muhtacızdır. Ebeveynlerimizin sevgisini ve korumasını sürdürmek için, belli şekillerde davranma ve belirli değerleri korumamız gerektiğini çabucak öğreniriz. Ancak yaşımız ilerledikçe ve dünyada çok daha büyük tehlikelerin bulunduğunun farkına vardığımızda, ebeveynlerimizin bu koruyucu rollerinin yetersiz olduğunu anlarız.

İşte bu noktada, psikolojik güvenlik sağlama işlevini daha büyük şeylere aktarmaya başlarız. Bu bir tanrı olabilir, bir ülke olabilir ya da özgürlük ve demokrasi gibi kavramler olabilir.

Böylece, ölüm tehdit ettiğinde, bu şeylere her zaman olduğundan daha sıkı bağlanırız.

Özeleştiriyle başlamak ve ona da 'Gezi'yle başlamak?

Alper Görmüş (Serbestiyet) 24 Ağustos 2019

Bence, işe özeleştiriyle başlamanın doğru olacağını düşünen bir siyasî hareket için Gezi'den daha iyi bir neden bulmak zordur. Çünkü Gezi, iktidarın yönetemediğini yasaklama refleksinin ilk hamlesini oluşturuyor ve bu özelliğiyle bugünkü tek adam yönetiminin sembolik başlangıcına işaret ediyor.

Siyasi hayatının tamamını aynı partide geçirmiş bir siyasetçi için böyle bir şey yapmanın risklerinden bahisle, özeleştirinin, hele hele Gezi özeleştirisinin ancak siyasî bir fantezi olabileceği öne sürülebilir.

Ben aynı kanaatte değilim. Çünkü Gezi'yi cinaî bir faaliyet olarak göstermeye çalışan devasa propagandaya rağmen, bunun AK Parti tabanında tuttuğunu düşünmüyorum. Yönetim, ikisini aynı kategoride göstermeye çalışsa da AK Parti tabanında Gezi ile 15 Temmuz algısı arasında dağlar kadar fark var.

İzmir yangınına bakanlık müdahalesi incelenmeli

Banu Güven (Deutsche Welle) 24 Ağustos 2019

Öyle görünüyor ki, Bakan Pakdemirli'nin THK'ya Ekim 2018'de Kürşat Atılgan'ın yerine gelen ve kurumu 1, 4 milyar TL borç ile devralan Bertan Noğaylaroğlu ya da yönetim ile ilgili bir sorunu var. Ortada yangına müdahale gibi somut bir konu varken kalkıp THK ana muhalefetle beraber hareket ediyor demesinin yanında, Kediye ciğer teslim etmişler gibi ifadeler kullanması bana bunu düşündürdü.

Bakan uçakların maliyetinden bahsetmeye devam ediyor ama henüz yangının gerçek maliyetini açıklamış değil. Açıkladığında da bakanlığının duruma en iyi şekilde müdahale ettiğini savunacak. İnanan inanır, ama kamuoyunda bunca şüphe oluşmuşken yurttaşların bu meselenin incelenmesini ve hatta gerekirse soruşturulmasını talep etmek hakları olmalı.

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

102