Patronsuz Medya

Apartman Kokuları

  Ahmet Faruk Yağcı - 26 Aralık 2010


Çocuklukta ya da gençlikte, nadiren de erişkinlik dönemimde yaşadıklarımdan hatıramda kalan sahneler hiç umulmadık zamanlarda gözümün önünde parlayıverir.

Önceleri bu hadiseyi isimlendiremiyordum, ancak hoşuma gidiyordu. Benzer anımsamaların başkalarında da olup olmadığını merak edip soruşturdum. Aynı hisleri yaşadığını bire bir anlatan bir arkadaşım buna hatıra fişeği dedi. Benimsedim.

Zihnimde bir anı parladığında tadını çıkartırım. Bu hadiseye onlarca örnek verilebilir ve uyaranları çok farklı olabilir. Kimi zaman kokular, kimi zaman bir ses ya da bir sahne bunu tetikler. Gündelik hayatın telâşı içinde sıradan bir işimi yaparken çocukluk zamanlarından aklıma geliverenler ön sıradadır.

Hatıra fişeklerimi en çok kokular ve müzik sesi parlatır. Fişek kararana kadarki aydınlık içinde görebildiğim kadar sahne görmeye çalışırım.

Bugün acil servisten odama doğru yürürken -ki bu yol zevkli bir yoldur ve yeşillik dolu hastane bahçesinden geçer- burnuma çalınan hafif bir yemek kokusu bana zengin insanların oturduğu apartmanların girişlerinde duyulan kokuyu hatırlattı. Sonra apartman kokularının ne kadar öğretici olduğunu düşündüm. Gözümün önünde bulunduğu mahal ile uyumlu binaların girişleri geçit yapmaya başladı. Evde ziyaret ettiğim hastalardan tıbbî ya da sosyal ne kadar çok şey öğrendiğimi düşündüm.

Yıldız apartmanı

Neredeyse iki metreyi bulan cümle kapısı hemzemindi. Kapının kenarları beyaz mermerdi. İki kanatlı demir kapı toplamda dört parçadan oluşuyor, hareketli iki kanadın dışındaki normal zamanda kapalı duran kanatlar büyük bir eşya geldiğinde açılabiliyordu. Bu dört parçanın yerden altmış santim yüksekliğe kadar olan kısımları demirden, üstteki kısımlar ise camdandı. Cam kısmın üzerinde demir parmaklıklar ve dağınık şekilde kaynatılmış beş köşeli demir yıldızlar vardı. Camı kırsanız da içeri giremezdiniz. Hoş kıran elini uzatıp eski zaman kapı otomatiğinin gevşekçe duran zincirini çekip kapıyı da açardı ya, tedbir tedbirdi…

Dört parçadan oluşan ana kapının üzerinde tek parça bir cam vardı ki burada apartmanın ismi ve numarası yazılıydı: YILDIZ AP. NO:16.

Kapıdan içeri girip soluğumu yavaş ama çok derinlere çektiğimde boya, kızartma, kolonya, çamaşır suyu ve esmer mayi sabun (şükür olsun buna artık arap sabunu demiyorlar) kokusu aldım. Geniş girişte iki yanda kocaman birer devetabanı, fıçı saksılarında yapraklarını dışarı doğru çevirmiş sakince duruyorlardı. Bu aralar hemen hiç görülmeyen döküm demirden ince uzun kalorifer petekleri de iki yandaydı.

Çocukluk günlerimdeki zengin arkadaşların evlerinin girişlerini hatırladım. Kış günlerinin sokak oyunlarında ellerimiz ve burnumuz kıpkırmızı kesilene kadar dışarıda kalır, ardından da böyle bir arkadaşın apartman girişinde önce sırtımızı peteğe dayar, sonra dönüp ellerimizi ve yüzümüzü ısıtırdık. Evde elbette ki yanan bir soba vardı ama kırmızı burunla eve girmenin cezası o gün bir daha dışarı salınmamaktı.

Yıldız Apartmanı'nda girişten 3 metre kadar sonra toplam altı basamakla çıkılan giriş kat seviyesine ulaşıyordunuz. Sonra da tahta trabzanlı, geniş, sarmal merdivenlere. Merdivenlerde her iki katın ortasında binanın havalandırma boşluğuna bakan birer yuvarlak pencere vardı. Birinci katın merdiven penceresi kapalıydı.

Hızlıca geçtim. İkinci katta temizlik kokusu hakimdi. Dairelerin kapıları tahtadandı. Güzel paspasları vardı. Kapıların yanında yukarıda doğalgaz saatleri vardı. Eskinin kocaman havagazı saatleri çıkarılmış, yerine şimdinin nazik ama soğuk aletlerinden takılmıştı. Kırmızı havagazı saatlerinin güzelliğini hatırladım. Bu tombul aletler 1960'lı senelerden kalan bizler için unutulmazdır.

İkinci ve üçüncü katlar arasındaki merdivende yuvarlak pencere aralıktı. Burnumu yaklaştırıp kokladım. Kızartma ve fırında balık. Biraz da deniz kokulu taze hava. Berrak gökyüzünün morarmaya başlamış akşam rengi görülebiliyordu. Kasımdı. Serindi. Bir haftalık yağmuru müteakiben üç günden beri hava açıktı. Üçüncü kata çıktım ve yedi numaralı dairenin zilini çaldım. Bunu yaparken de içimden bodrumda da iki daire olduğunu geçirdim.

Kapıyı beyaz saçlı, altmış yaşlarında, kumaş etek, triko kazak giymiş bir hanım açtı. Antreye ayakkabı ile girmemi söyledi ve terlik uzattı. Kocaman bir salon gördüm. İki takım koltuk, vitrin, büyük ekranlı televizyon, ısparta halıları, üzeri çeşitli süs eşyası ile dolu sehpalar. Duvarda iki çerçeve. Bir kadın, bir adam, kırklı yıllarda çekilmiş rötuşlu fotograflar. Bu görüntüler hızla kafama aktı. Sonra arka odaya yönlendirildim. Beyaz saçlı kadın önde ben arkada.

Koklamaya devam ettim. Temizlik malzemesi kokusu baskın. Sabun, pudra, zeytinyağlı yemek ve bir de yaşlı insan kokusu. Yaşlı, kurumuş insanların kendine has kokusu da evin içindekiler farkına varmadan ortamı sarar. Hatta sık ziyarete gelenler dahi farketmezler. Yaşla artan cildin kıvrımlarının yeterince temizlenememesi, hafif ter salgısının cilt üzerinde kuruması, banyo yapabilme sıklığının giderek düşmesi, takma dişler, limon kolonyası ve ihtiyaç giderme sonrasında yeterince temizlenememe bu kokuyu oluşturur. İyi ya da kötü değildir. Benim gibi ev doktorları için ise son derece tanıdıktır.

Arka odada kapıdan girince hemen karşıda eski tip büyük bir pencere ve buna ilişik balkon kapısı göze çarpıyordu. Yatak duvara dayalı eski tip bir hasta yatağıydı. Hani, ayakucunda iki kol olup bunları döndürerek başını ve ayaklarını kaldırabildiğiniz cinsten mekanik yataklardan. Uzun zamandır yatalak birisine bakan aileler bu yataklardan edinip kendi işlerini kolaylaştrmayı tercih ederler. Bu durum eve gelen doktor ve de hemşire gibi sağlık personeline de çalışma kolaylığı sağlar.

Yatakta yatan, iyice küçülmüş doksanlık bir kadındı. Buruşuktu. İçimden acaba ütülense ne kadar geniş bir yüzeyi vardır diye geçirdim. Pembe sabahlık, üzerinde triko hırka, güzel bir pike, başında da iğne oyalı tülbent, tabloyu oluşturuyordu. Teyzemiz akça pakça tabir edilen göçmen ninelerden olup, emsallerinin aksine kalın gözlükleri yoktu. Gözleri de yeşildi.

Muayene esnasında burnum yaşlı kokusuna alıştı. Limon kolonyası ve meme altlarına serpilmiş talk pudrasının kokusu ön planda olmak üzere işimi bitirdim. Koltuğa oturdum. Bana doğru yaklaşan kızının elindeki kocaman kolonya şişesini görünce önce tek avucumu açtım, elime boşalan miktarı görünce diğer elimi de çukur hale getirip yanına getirdim. Pantolonum, gömleğimin kol ağızları ve hatta ayaklarımın yanlarındaki halı kısmı dahi nasibini aldı. Ellerimdeki ıslaklığı kafama, enseme, kulak arkalarıma ve hatta kot pantolonuma sürerek kuruttum. Evden çıktığımda köy berberinden çıkmış, düğüne giden delikanlı kafa şekli ve kokusunu almıştım. İlk gördüğüm hamama girmediysem hastadan aldığım parayı çarçur etmemek adınadır.

Zafer apartmanı

İstanbul'da bir şekilde Haliç ile ilişkili semtler, aslında eskinin dere kıyısı yerleridir. Bu aralar apartmanlarla dolmuş olan vadileri sadece dikkatli gözler seçebilir. Sırtların üzerine kurulmuş Gültepe, Çeliktepe, Kuştepe, Alibeyköy, Nurtepe gibi semtlerde yollar kıvrıla kıvrıla iki sırtın arasındaki basık yola, oradan da Haliç kıyısına iner. Genellikle iki arabanın zor geçeceği, etrafın gecekondudan evrilmiş binalarla dolu olduğu kasvetli sokaklar bu semtlerdeki şehir dokusunu oluşturur. Yokuşta yapılmış bu tip binaların bir yanı toprağa gömülü, diğer yanında balkon olan bir giriş daireleri olur. Küçük arka bahçede de kömürlükleri.

Zafer Ap. yazan cam kısmın altında mavi renkli demir bir kapı vardı. Cümle kapısı, sıradan bir daire kapısından en fazla yirmi santim geniş ve bir o kadar da yüksekti. Sokak seviyesinden daha alçaktaydı. Kaldırım taşını atlayıp üç adet birbirinden farklı yükseklikte basamağı indiğinizde kapıyla karşı karşıya kalıyordunuz. Apartmanın mavimsi ve fakat aynı zamanda da kirli olan yeşil rengini kim seçmişti?

Bu mahallelerde böylesi ilginç renkli apartmanlara rastlardınız ki çoğunun sıvasının kalitesi boyanın örtemeyeceği kadar kötüydü. Bizim binamız dört katlıydı. Zemin kat, boydan boya balkonlu ikinci ve üçüncü katlar ve basık pencereleri ile sonradan yapıldığı belli son kat. Yokuşta olduğundan zemindeki iki daireden birisi toprağa yarı yarıya gömülü, diğeri normaldi.

Zafer apartmanının ana kapısından girince ilk hissettiğim koku, küf ve ayakkabı kokusuydu. Biraz da is kokusu. Çıplak bir kablonun ucundaki duya yerleştirilmiş yirmibeş mumluk ampul, düğmeye basıldığında yukarıdan duyulan bir tak sesi ile ışıldamıştı. Bu eski tip bir merdiven otomatiği olmalıydı. Düğmeye basıldığında çıkan tak sesi ve devamındaki vızıltı bu tip merdiven otomatiklerinin alâmeti farikasıdır. Zamanlayıcı elle ayarlanır ve ampullerin yanma süresi bina yöneticisi yahut sahibinin cimriliği ile yakından ilişkilidir.

Koridor şeklindeki girişten devam ettiğimizde, ki yanımda annesine bakmaya gittiğim benim akranım Hüseyin Bey vardı, girişteki dairelerin kapılarını önlerindeki ayakkabı kalabalığını aşarak geçtik. Tam bu anda burnuma yarılmış odun kokusu da geldi. Sağdaki kapının yanındaki girintide yanmaya hazır bir odun dizisi vardı. Önlerinde de bir demet çıralı çam ağacı parçası.

Çok zaman oldu bu kokuyu ve manzarayı unutalı diye düşündüm. Hafıza fişeklerimden birisi ateşlendi ve Adapazarındaki evimizin bahçesindeki kömürlüğe odunları dizişimiz geldi. Babamın kütük şeklinde satın aldığı meşe odunlarını güzelce bilenmiş uzunca saplı baltası ile üçgen prizma şeklindeki parçalara ayırması ve benim onları güzel bir dizi şeklinde kömürlüğe sıralamam. Daha sonra gelecek olan iki ton kömür için yer ayırmamız. Tahta kömürlük kapısı. Çin malı ve üzerinde tristar yazan asma kilit.

Hastanın girişin üzerindeki bir dairede olduğunu biliyordum. Merdivenleri tırmandık. Dar ve kıvrımlı merdivenden buzdolabı başta olmak üzere eşyaların nasıl çıkarıldığını merak ettim. Mutad hali ile klostrofobim hafifçe yalayıp geçti. Bu esnada Türk evlerinin değişmezi çekyatların bu merdivenlerden nasıl çıkarıldığını düşünmekteydim.

Çekyat ile duvar arasına sıkıştığım hissi, açılan daire kapısından gelen yemek kokusunun dikkatimi dağıtması ile geçti. Sıvı yağ ve iç yağı kokusu ile karışık pişmiş sebze kokusu. Karalâhana sarması. Gülümsedim. Tanıdıktı. Evimizde yirmi senedir süren bir tartışmanın öznesiydi. Bir yanda iç yağı koyulmadan da lâhana sarmasının yapılabileceğini iddia eden orta Anadolulu ben, diğer yanda ise evin kadını ve ailesi. Sayıca çok ve güçlüler. Ayrıca benim argümanlarımın da Karadenizli bir aileyi ikna etmesi beklenemez.

Ayakkabılarımızı çıkararak içeri girdik, sola dönerek daha aydınlık olan ön odaya yöneldik. Teyze oda kapısından girişte sağ duvara dayalı olan bir divanda yatıyordu. Bir ikili koltuk, bir de üçlü kanepe ile televizyon sehpası ve bir zigon sehpa diğer eşyalardı. Zigon sehpanın üzerinde bir mum yanmaktaydı. Kavanoz içi kokulu mumlardandı ve oda bu sayede vanilya kokuyordu. Yaşlı kadının yatağında yastık ve nevresim kocaman nilüfer çiçeği desenliydi.

Verilen sandalyeyi altıma çekerek yatağın yanına oturdum. Otomatik çamaşır makinesi deterjanı kokusu geldi. Sonra duvarlara, halıya, perdelere kısa bakışlar attım. Enikonu temiz ve özenli bir kadının evinde olduğumu farkettim. Yatakta sessizce duran yaşlı kadın karnı adeta hamile gibi şiş, kendisi kupkuru zayıflamış birisiydi. Temiz geceliği, kafasına özenle sarılmış tülbendi ve yaşlı kokmaması aile hakkında takdir hisleri duymama sebep oldu. O sırada yanımızda beliren gelin hanım, kumaş eteği, uzun kollu ve kapalı yakalı beyaz gömleği, kalın mus çorapları, kafada iki defa dolanmış süslü yazması ve karakteristik burnu ile Karadeniz standartlarına uygundu. Kırkını yeni bulmuş ya da bulmak üzereydi.

Muayenemi yaptım. Çantama aletlerimi koydum. Kolonya teklifi olmadı. El yıkamak için banyoya davet edildim. Çamaşır suyu, toz deterjan, zemin temizleyici madde karışımı bir kokusu vardı. Ellerimi yıkadıktan sonra odaya döndüm. Reçete tarif ederken getirilen demli çayı gönül rahatlığı ile içerken bu evde misafir edilsem kalabileceğimi düşünüyordum.

Hava kararmaya başlamıştı. Yolum uzundu. Kalktım. Arabama bindiğimde motoru çalıştırırken benim olanın tanıdık kokusu burnumu doldurdu. Hayat çok da zor değildi.

Uzak semt

Hastasına götürmek üzere hastaneye beni almaya gelen adam, görüntüsü ile sırtımın ortasında ürpertilere sebep olmuştu. Çocukluğumda da böyle olurdu, oturma odasında kitap okurken ışıklar söndüğünde, akşam üzeri alacakaranlıkta kapı önünde otururken sokağın köşesinden tanımadığım bir adam dönüverdiğinde, uykuya dalmakta iken perdede bir kıpırtı olduğu vehmine kapıldığım anlarda. Huzursuzluk ve karın ağrısı ile birlikte sırtın ortasında bir soğukluk hissi. Vahşi hayvan varlığını hissetmiş dağ keçileri de belki böyle hissediyorlardır. Kim bilir?

Abi (ona abi diyeceğiz şimdilik), ince uzun yapılı, kemiklerinin üzerinde hiç et olmayan birisiydi. Kendisi ile bir kez telefonda konuşmuştuk. Kalınca sarkık bıyıkları ve kulak memesine kadar gelen favorileri avurtları iyice çökmüş, elmacık kemikleri çıkık yüzünde çok belirgin duruyordu. Kumaş montu, geniş paçalı kumaş pantolonu, ince triko boğazlı kazağı ve eski tip kalın tabanlı ayakkabıları ile yetmişli senelerin filimlerinden fırlamış gibiydi. Hani köşeden Yılmaz Köksal ile Tarzan Çetin çıksalar abi hemen silâhına davranıp dıkşinyaaa diye ateş eder mi ederdi.

Hareketlerinde de benzer bir hava vardı. Hastane otoparkında uzaktan gördüğümde tanıdığımı belli eden bir işaret yaptım. Evet, tam o anda ürperdim.

Yanına yaklaşırken orta parmağı ile başparmağı arasında tuttuğu sigarasına işaret parmağı ile vurarak külünü düşürdü. Sigarayı ağzının kenarına koyarak elini uzattı. Sıktım. Kemikli eli soğuktu.

Yağışsız ama soğuk kasım havasında işaret ettiği arabanın yanına yürüdük. Turuncu renkli Şahin. Gazlı. Ön sağ çamurluk macunlu. Direksiyonda oturan ve bembeyaz saçları geriye doğru taranıp yapıştırılmış, üst dudağı tamamen örten pala bıyıkları nikotinden kızıla çalan ve isim tahmin et desen Hıdır diyeceğim kişi bizi görür görmez eğilerek kontağı açtı. Motor çalıştı. Çiğ LPG kokusu eşliğinde ön koltuğa buyur edildim. Abi arkaya oturdu ve içimden dayı dedigim altmış yaşlarındaki şoför arabayı hareket ettirdi.

Şoförün adı tahminlerimle uzaktan bile alâkası olmayan bir isimdi: Kaya. Aralarında konuşurken abinin isminin de Cevat olduğunu öğrenecektim. Yolda az konuştuk sizin işiniz de zordur doktor bey, akşama kadar dert dinle diyerek empatilediler. Meslek hayatımda bu cümleyi her duyduğumda kenara bir kaç kuruş para koysam şimdilerde zengindim. Kısa cevaplarla geçiştirdim.

Gaz kokulu şahin çevik hareketlerle ilerleyerek önce otoyola, sonra bir bağlantı yoluna, arkasından da gidişli gelişli bir şehir dışı yoluna çıktı. Kaya ve Cevat beyler sigaralarını tazelediler. Sırtımdaki ürperti artarken arabadaki onca koku arasından fıçı bira kokusunu ayırt ettim. Saat akşamın beşiydi. Arabalar farlarını yakmışlardı. Tek tük evlerin olduğu bir toprak parçası üzerinde kum kamyonları arasında şehrin kuzeyine doğru gidiyorduk. Muhtemelen benim mesaimin bitmesini beklerken birahanede vakit geçirmişlerdi.

Camı az araladım ve dışarıdan gelen kokuyu içime çektim. Çayır, toprak ve büyükbaş hayvan dışkısı kokuyordu. Hoşuma gitti. Bağ bozumu zamanlarında sabah serinliğinde yola çıktığımızda kasabamız böyle kokardı.

Bir süre daha gittikten, hava iyice karardıktan, arabadakiler aile ve çoluk çocuk soruları sorup cevaplarını aldıktan, birer sigara daha içtikten ve ben bira kokusuna alıştıktan sonra bir yerleşim yerine geldik. Bir cadde boyunca altları dükkân olan bir dizi apartman, Atatürk heykeli olan küçük bir meydan, bir çocuk parkı ve sıvası tamamlanmamış bir camiyi geçtik. Bir sokağa sapıp bir yokuşu çıktıktan sonra yol toprak oldu. Sarsılarak biraz daha gidince etrafıyla alâkası hemen hemen olmayan 4 katlı sıvasız bir binanın önünde durduk. Dışarıdan ayan beyan köy kokusu geliyordu.

Araçtan indiğimde köy sokaklarının toprak ve hayvan atıkları karışarak macun haline gelmiş zeminine bastım. Briket bahçe duvarının ortasındaki demir kapıdan girdiğimde çevreden gelen yoğun odun dumanı kokusunu da içime çekiyordum. Durumu farkeden Cevat Bey, Istrancalardan odun çok gelir bizim buralara, odun dumanı kömür gibi adamın içine oturmaz, hafiftir dedi.

Üzeri pürtüklü, çakıllı betondan bir yol üzerinde dört metre kadar gidip apartman kapısına vardık. Aralık kapı, ittirince gıcırtı ile açıldı. Önden buyur edildiğimde aydınlıkça bir koridordan mısırözü yağında yapılmış kızartma kokusunu soluyarak devam ettim. Tavanlar isliydi ve duman kokusuna karışık nemli bir koku da vardı. O sene ilk defa giydiğiniz paltonuzun o gün yağıveren yağmurda kalınca salgıladığı koku benzeri. Hüzünlü.

Yukarı doğru yöneliyordum ki Cevat Bey alt kata doğru inen merdivenleri işaret etti. Demek bir de alt kat vardı. Biz zeminden girmiştik oysa. Rutubet kokusu arttı, yanına anason kokusu eklendi ve dışkı kokusu aldım. Açık seçik bir insan dışkısı kokusu.

Merdivenden inince önüme geçen Cevat Bey önümüze çıkan kapıyı elindeki yüzüğü sertçe çarparak gürültülüce çaldı. İçeriden kedi miyavlamasına benzer bir kadın sesi geldi. Bu yakadan aç kızım ben Cevat, doktor getirdim ünlemesi duyulunca kapı açıldı. Elinde çay tabağına konmuş yanmakta bir mum olan tülbendi arkadan bağlanmış bir kadın kapıdaydı. Otuz yoktu. Boydan kısaca ve çok zayıftı. Gözleri elindeki mumun ışığı ile hafifçe aydınlanıyordu ve mor halkalarla çevreliydi.

Ayakkabıları çıkarttık. Genç kadın bir süre terlik arandı ve sadece bana giyilecek bir plastik terlik bulundu. Girdik. Ev dışkı ve anason ve tanımlayamadığım ekşi bir kokuyla kaplıydı. Karanlıkta gölgeler oynaşıyordu ve göbek deliğimden başlayarak belime ve sırtıma yayılan tanımlayamadığım bir sancı ile beraber mide bulantısı hissettim. Bunun yine korku reaksiyonu olduğunu çıktıktan sonra anlayacaktım. Kimlerle beraberdim ve burada nasıl birileri yaşıyordu?

Kadının sesi tiz ve patlayıcı özellikteydi. Aksanı vardı ama hangi yörenin konuşma tarzıydı çıkartamıyordum.

Koridordan mum ışığını takip ederek içerideki bir odaya doğru yürüdük. Bir odanın önünden geçerken Aydın orada diye işaret etti ev sahibemiz. Cevat Bey işaret edilen odanın kapısını açtı ve Aydın'ı gördük. Yerde yanan bir gaz lambası, yanında birkaç kahvaltılık sıralanmış bir sini, küçük rakı, 4-5 tane yer minderi ve minderlerden birinin üzerinde ayaklarını uzatıp duvara dayanarak oturmuş otuzlu yaşlarının başında bir adam. Kaşkoluna kadar giyinik. Kasketli. Elinde ince belli çay bardağı. Bardakta rakı. Boş bakışlarla bizi süzdü. Ölmez o orospu dedi. Bardağı kafasına dikti ve duvara fırlatıp attı. Bardak kırıkları minderlerden birinin üzerine doğru döküldü. Ortalık daha çok anason, daha çok rutubet, daha çok yıkanmamış insan teni koktu. Soluğum daraldı.

Elimi uzatıp Aydın'ın kapısını çektim. Ölmez ulan o orospu sesini duyarak iç odaya yöneldim. Tam o anda Cevat Bey in elini omuzumda hissetim. Yan dönüp yüzüne baktım. Mum aydınlığında çok dost geldi bana. Halen de dostuz bu sert görünüşlü yardımsever adamla. Dokunmasının da insanî bir ihtiyaç olduğunu anladım. Korkumun dağılması için bu ufak temas yeterli olmuştu. Bir de bulantımı giderebilseydim.

İç odada bir odun sobası yanıyordu. Eğri bacaklı olanlardan. Dışkı ve idrar kokusu belirgindi. Yine basit bir halı ve etrafında 3 adet yer minderi ve duvara yakın bir yer yatağı. Yatağın içinde yatan ve kadın olduğunu beyaz örtüsünden anladığınız bir kişi. Hırıltılı bir soluk sesi ve keskin aseton kokusu. Hastanın başında daha kalınca bir mum. Duvarda bir takvim. Kalın çivide asılı Kur'an.

Şeker hastasıymış, kadının annesiymiş, yaşı daha yetmiş imiş ama çok yıpranmışmış, iki senedir altına yaparmış, dediğini de yediğini de bilmezmiş. Hazır bez alacak para kimdeymiş. Ancak patiskadan bez yapmış, onu bağlarmış. Soğuk suda arıtamazmış. Arıtmaya çalışsa da Omo yetmezmiş. Bir annenin maaşı varmış. Elektiriği bile ödeyememişler de idare kesmişmiş. İlaçları sağlık ocağında yazdırıp eksiksiz verirmiş. Bazen nefesi daralsa da iyi kötü yaşıyormuş. Son iki günde artık hiç cevap vermez olmuş habire nefesi artarmış. Allah bilir ama annesi artık gidiciymiş. Onu hiç böyle görmemiş.

İçerideki odadan boğuk bir ses geldi. Genç kadın umursamadı. Muhtemelen Aydın bir şeyler istiyordu. Ben de ilgilenmez göründüm. Hastanın başına gittiğimde insan teni kokusu ve atık kokusu daha da yoğunlaştı; nefesinden gelen çürümüş meyve kokusu da.

Diz çöküp muayeneye başladım. Tansiyonu alınamayacak kadar düşüktü. Her nefes alışında çenesi gerilip gevşiyordu. Akciğerlerinden yoğun hırıltılar geliyordu. Kalp atışları da çok düzensizdi. Kısacası ölmesine dakikalar kalan birisiydi. Muayenemi tamamlarken acı çeken hayvanların çıkardığına benzer bir inilti çıkarttı. Çok derin bir nefes aldı. Sonuncusunu.

Kızına baktım. Başını önüne eğdi. Cevat Bey, belki de ilk defa birisinin son nefesine tanık olmaktan dolayı çok huzursuzdu. Ben sakindim. Sonra kızı ölmüş anasının yanına diz çoktü. Yanaklarını okşadı. Ah annem diye ağlamaya başladı. Öne arkaya sallanarak ve içinde gelecek günlerin korkusu da olan acıtıcı bir ağlamaydı. Hiç koku hissetmediğimi farkettim. Sadece ölüm ve kaygı vardı o an için. Ağlama ve iç çekmeler biraz azalınca gitmeye niyetlendik. Son kez yaşlı kadının nefesini dinledim ve odadan ayrıldık.

Aydın'ın kapısından içeri baktığımızda minderlerden ikisini de kaplayacak şekilde yatmış uyuyordu. Çıktık.

Kaya Bey arabanın içinde bekliyordu. Bindik. Cevat Bey iş tamam dedi. Kaya Bey hadi ya! dedi. Bana bakarak kahveye gidelim dediler.

Sigara, ayakkabı ve ıslak kıyafet kokusu karşıladı kahvede. Boş bir masa bulup oturduk. Bordo çuhanın birden fazla yeri sigara yanığı ile delinmişti. Çantamdan beyaz bir kâğıt çıkardım. Çay geldi. Kokladım. Tazeydi. Şekersiz içtiğim halde bir kesme şekeri ağzıma atıp çiğnedim ve çayın tamamını iki yudumda bitirdim. İkincisi geldi. Bir yudum aldım. Yazmaya başladım.

Belediye Tabibine;

Uzun zamandan beri diabet, kalp yetmezliği ve demans tanıları ile takip edilmekte olan Ayşe Demir evinde muayene edildi. Bu esnada şuur kapalı, tansiyon alınamıyor, dudaklarda siyanoz mevcut ve akciğerlerde yaygın raller mevcuttu. Adı geçenin muayene esnasında solunumu ve kalbi durdu. İleri yaşı ve kronik hastalıkları sebebi ile kardiyopulmoner resusitasyon düşünülmedi. Onbeş dakika sonra muayene tekrarlandı. Eksitus kabul edildi. Bu rapor müdavi hekim tarafından resmi işlemlerde yardımcı olmak üzere düzenlendi. Saygılarımla.

Dönüş yolunda ne gaz ne sigara ne de bira kokusu hissetmiyordum. Uzayan yol, giderek belirginleşen şehrin ışıkları, ara sıra yanımızdan gürültü ile geçen kamyonlar. Evime bırakılışım ve kanepe üzerinde boş bakışlarla televizyona bakışım. O akşamın son kısmından kalanlar bunlar.

Yorumlar

Yazıyı okurken rahmetli babannemin halasını hatırladım.

Ben çocuktum. Safiye Hala; yaşı seksenlerde, akça pakça, zarif ve modern görünümlü ve aynı zamanda da dini bütün biriydi. Çok titizdi, eve girdiğinizde burnunuza gelen ilk koku serinlik sonra sabun ve temizlik kokusu olurdu.

Kendi kokusuysa, çamaşır suyuyla yıkanmış beyaz çamaşırları hatırlatırdı. Sadece oturduğu odanın kokusu biraz ağır gelirdi ilk başta. Çünkü üşür hasta olurum diye balkon kapısı pencere falan açmazdı o odada.

Safiye Hâlâ dini bütün olmakla birlikte dinden başka mevzusu da olmayan biriydi. Kestiği saç ve tırnaklarını patiskadan bir mendilde biriktirir, yazları köye gittiğinde mezarlığın toprağına gömerdi. Bunu sessizce değil de, gösterişli bir ritüelle yapardı. Her şeyi kırklayan biri olmasına rağmen bu ritüel bana hep mide bulandırıcı gelmiştir.

Bizlere her karşılaşmada din hakkında söylev verirdi. Ben de peygamberimiz lâfı her geçtiğinde, elimi kalbime götürür sallalahü aleyhi vessellem derdim sessizce, çok hoşuna giderdi, bakışlarıyla kutsardı.

Evinin koridoru çok uzundu. Banyo koridorun bir ucunda yaşadığı oda diğer ucunda. Namaz haricinde de abdestli olmak istediğinden, 10 dakikada bir o koridoru arşınlardı. Abdest aldıktan sonra koridor boyunca üşüdüğünden, somyasına çıkıp oturduğu anda karnında birikmiş gazı kaçırır ve abdest bozuldu diye tekrar koridorun sonuna yollanırdı.

Bu manzaranın beni çocuk aklımla üzdüğünü ve anlam veremeyip anneme bunun başka bir yolu yok mu diye sorduğumu hatırlıyorum.

Fersan Cevriye - 27 Aralık 2010 (13:45)

Yazıyı iki kez okudum. İlk okuduğumda hayran kaldım. İkinci okuyuşumda hayranlığım daha da arttı. Sadece kokular üzerinden bile, bakılan bir tek noktada ne çok ayrıntının gözlemlenebileceğinin çarpıcı bir örneği bence bu yazı.

İclal Hanım'ın diliyle ifade edersek;

Doktorcuğum, gene harika bir yazı olmuş!

Durmuş Bey'in diliyle ifade edersek;

Üstad, aşkolsun!

Bu kadar berrak (ve işlek) bir gözlem kabiliyeti, ne kadar o insanı tanıdığımızı zannetsek de insanı her seferinde tekrar afallatıyor.

Özellikle de üçüncü bölüm, kreşendonun doruğa vardığı yer. Has edebiyat. Süse püse ihtiyaç duyulmadan, hayatın en çıplak sertliğiyle yansıtıldığı it damat tasviri, sırttaki ürpermeyle kendini hissettiren ürküntü, ilk başta korku uyandıran adamın, daha büyük bir korku anında sırta hafifçe dokunuşuyla aşıladığı güven duygusu, dokunaklı ölüm anının ardından bir kahvehane masasında yazılan kuru ölüm raporu, o raporu yazan kalemin ardındaki ince ruhlu insan…

Umarım yalakalık gibi algılanmaz, ama içimden geçeni söylemeliyim; bu yazının yazar okullarında ders olarak okutulacak kalibrede olduğunu düşünüyorum.

Darısı bizim gibi iki cümleyi ıkınmadan ardarda getiremeyenlerin başına.

Durmuş Düşünür - 27 Aralık 2010 (14:31)

Her zamankiler gibi muhteşem bir anlatım. Lütfen bunları kitap haline getirin, gecikmeden.

Acaba annem hakkında yazsaydınız, ne yazardınız?

Eleni Nioti - 27 Aralık 2010 (14:40)

Çok hikâye okudum ama anlatımı bu kadar özenle dokuyan, okuyanı bir sonuç beklemektense olayın içine çekmeye çalışanına ender rastladım. Tabi anlatılanın hayal ürünü değil, bizzat yaşanmış olması ayrıca bir güzellik.

Apartman kokuları ayrı bir fenomendir. Beni en çok etkileyeni, bir ikindi vakti bir sokakta yürürken yandaki apartmandan burnunuza gelen, Türk yemeklerinin klâsik bileşeni tereyağı, soğan ve salça kokusudur. Dediğiniz gibi, hayatın çok da zor olmadığını hissettiğim anlardandır o anlar.

Yalçın Şahin - 27 Aralık 2010 (21:40)

Sayın doktorum, bu kadar teferrutı hatırlayıp anlatmak nasıl bir gözlem kabiliyetinin eseri? İşte nedense bizim hatırladığımız en kesif apartman kokusu; sadece boya ve onun korkutucu soğukluğu.

Ufuk Karcı - 29 Aralık 2010 (17:56)

Bu güzel yazı bitmesin, daha da devam etsin diye yavaş yavaş okudum. Evlerdeki kokular ancak bu kadar güzel anlatılır. Bu kokuları, yazıyı okurken ben de duydum.

Okan Özdemir - 13 Ocak 2011 (15:05)

Hocam, öncelikle çok güzel bir yazı olmuş, kıymetli hekimliğinizin yanısıra böyle bir anlatım da doğrusu takdire şayan. Yazınızı okurken keyf almakla birlikte bir yandan da canım çok sıkıldı; çünkü biz hayatı ne kadar da farkındalıksız yaşıyoruz.

Fatma Biçer - 14 Ocak 2011 (00:21)

Satırlarıma, doktorcuğum gene harika bir yazı olmuş diye başlayacağım, tabii sayın yorumcu Durmuş Bey i de anarak.

Okuyanın hem kalbine hem de beynine derinden nüfuz eden mükemmel ötesi yazınızı önce 2 kere okudum, sonra print edip komşularıma ve aileme de okudum, herkesin nemlenmiş gözler ve buruk bir gülümseme ile yazınızı çok beğendiklerini belirtmeme bilmem gerek var mı.

Her okuyuşumda daha önce okuyup geçtiğim ince detayların iyice farkına varıyor ve içimden sizi defalarca kutluyordum.

Bazı bölümlerde yüreğim acıyla burkulsa da arkadan öyle ince espri ile karışık nükteli kelimeleriniz geliyordu ki, bu seferde tebessüm etmekten kendimi alamıyordum.

Bizim ailemizde genetik kalp rahatsızlığı nedeniyle ölümler genelde ani olduğundan yatalak hiç hastamız olmadı, çevremde de görmedim, ayrıca kendimi bildim bileli temiz olmanın yanında güzel kokuyu da sevdiğimden yaşlı insan kokusu tasvirinizin beni oldukça etkilediğini itiraf etmeliyim.

Biz sizden ne kadar çok şey öğrendiğimizi düşünürken sizin evde ziyaret ettiğiniz hastalardan tıbbî ya da sosyal ne kadar çok şey öğrendiğinizi belirten ifadeleriniz, kişiliğinizin ne kadar sağlam, dürüst ve mütevazı olduğunu ve niye bu kadar çok sevilip takdir edilmenizin sebebini bir kere daha ortaya koyuyor.

Kısaca, ellerinize, emeklerinize ve yüreğinize sağlık sevgili doktorcuğum, iyi ki varsınız ve iyi ki sizi tanımak mutluluğuna erişmişim…

NOT; Artık ben de esmer mayi sabun diyeceğim, inanın bilmiyordum:)

İclal Arpınar - 25 Ocak 2011 (19:52)

Benim babam emekli assubay. Babam emekli olduktan sonra bir ev aldık iki katlı müstakil. Bahçesinde envai çeşit meyve ağacı var. Kaysısından cevizine kadar. Üst katta oturur alt katı kiler olarak kullanırdık. Alt katta turşular, menemenler, kavanozda konserveler, ayvalar, elmalar yerini alırdı. Ben tatilerde eve gelip de kilerin kapısını açtığım zaman burcu burcu turşu kokardı. Bir de annem bizim gelişimizin şerefine tavuk keser suyuna pilav yapardı. O kadar lezzetli olurdu ki anlatamam.

Melahat Erdoğan - 24 Mart 2011 (16:42)

diYorum

Ahmet Faruk Yağcı neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

119