Patronsuz Medya

Uygarlıkların Batışı

Amin Maalouf - 2019

Amin Maalouf, Uygarlıkların Batışı, 2019, Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Ali Berktay  


Türdeşlik pahalı ve zalim bir hayaldir. Ona erişmek için yüksek bedeller ödenir ve şayet erişilirse, ödenmesi gereken bedeller daha da artar.

(…) İnsanların, günümüzde saptadığımız gibi, yollarını yitirmesi, XIX. Yüzyıldan beri edindiğimiz berbat alışkanlıktan, birçok ulusun yan yana yaşadığı kümelerin o ulusların her biri ayrı ayrı yaşayabilsin diye parçalanmış olmasından da kaynaklanmış olabilir mi diye merak ediyorum.

Hatta zaman zaman, imparatorlukların halkların zindanı olduğunu, halkların kendi evlerinde, kendi sınırları dahilinde, kendi hükümetleriyle yaşamaya başlamak için bu imparatorluklardan kurtulmaları gerektiğini öne süren teorinin modern zamanların en yıkıcı teorisi olduğunu bile düşünüyorum.

Bunu söylerken aklımda özellikle I. Dünya Savaşı'ndan sonra parçalanan çok-etnisiteli iki büyük yapı var: Parçalanması on milyonlarca insanın canına mal olan ve en berbat tiranlıkların ortaya çıkışını kolaylaştıran Avusturya-Macaristan İmparatorluğu; bölünmesi, tüm insanlık üzerinde dolaşan terör ve gerileme heyulasına yol açarak günümüzde de süren Osmanlı İmparatorluğu.

Bununla birlikte, bu imparatorluklara karşı herhangi bir nostalji duymuyorum. Kesinlikle yeniden inşa edilmeleri gibi bir hayalim yok. Ne Habsburglar, ne çarlar ne de sultanlar için böyle bir düş kuruyorum. Benim üzüldüğüm, imparatorluklar zamanındaki aynı dine, aynı dile, hatta aynı tarihsel güzergâha sahip olmayan halkların aynı siyasal yapı bünyesinde yaşamalarını doğal ve meşru gören bir zihniyet halinin yok olması. Farklı dillere veya dinlere sahip olan halkların birbirlerinden ayrı yaşamalarının daha iyi olacağını savunan fikirle mücadele etmekten hiç vazgeçmeyeceğim. Etnisitenin, dinin veya ırkın ulus inşa etmek için meşru temeller oluşturduğunu asla kabul etmeyeceğim.

Kimlik sorunlarına bu barbar yaklaşımı doğal, gerçekçi ve insan tabiatına uygun kabul etmekten vazgeçilmesi için, daha kaç içler acısı iflâs, kaç katliam ve temizlik gerekecek?

(Sayfa 162)

* * *

Her kuşağın iki zorunluluk arasında bir denge bulması şart: Her türlü özgürlüğü yok eden toplumsal modelleri öne çıkarmak için demokratik sistemden yararlananlardan korunmak; aynı zamanda demokrasiyi koruma bahanesiyle onu boğmaya hazır olanlardan korunmak. Bugün, iki yönde de mevcut olan bazı sapmalara karşın, bu dengenin henüz bozulmadığı kanısındayım; ama gelecek perspektifleri hiç ferahlatıcı değil. İnsanlara çocuk muamelesi yapan ve kullaştırma potansiyeli taşıyan bir dinamik harekete geçirildi ve onu durdurmak güç olacak; teknolojik ilerlemeler bu dinamiğe kaçınılmaz olarak yeni hareket alanları açacak ve onu haklı gösteren tehditler yok olmayacak. Bazıları bunu totaliter değilse bile, en azından otoriter ve hileci, içten pazarlıklı bir girişim olarak görüyorlar; ben ise ne yazık ki zincirlerinden boşanmış gibi dünyaya yayılan ve alt etmeyi bir türlü beceremediğimiz kimlik iblislerinin kaçınılmaz sonucu olarak değerlendiriyorum.

Hatta bu belâlı dinamik bugün düşünülebilenin ötesine geçerek, daha da kötüye gidip hız kazanabilir. Eğer yarın kentlerimiz konvansiyonel olmayan -biyolojik, kimyasal veya nükleer- silâhların da kullanıldığı kitlesel saldırılara maruz kalırsa çağdaşlarımızın nasıl bir tavır takınacaklarını hayal etmeyi göze alamıyorum.

Bu tür felâketlerden kaçınılabileceğini umuyorum ama bir gün bunun gerçekleşebileceğini ve toplumlarımızın üzerindeki yıkıcı etkilerini düşünmek de ne yazık ki saçmalık sayılamaz.

Bu tür iğrenç eylemlerin gerçekleşmesi bertaraf edilse de rotadan sapma devam edecek. ABD, Avrupa ve başka yerlerde yapılan her oylamada, seçmenlerin, orantısız güç kullanımına ve güvenlik saplantısına karşı kendilerini uyaranlardan ziyade, her türlü imkânı kullanarak korunmak gerektiğini söyleyenlere kulak verdikleri görülüyor. Hedef alınmaktan ürken ve gülünç duruma düşürüldüğüne inanan insanlar için anlaşılır bir tavır söz konusu; ama bu korunma isteği, en az o kadar meşru başka istekleri tehlikeye düşürmeden nereye kadar gidebilir?

(Sayfa 185, 186)

Yorumlar

Amin Maalouf, kitabın ilk bölümlerinde bir zamanlar bir arada yaşayan farklı kültürlerin zenginleştirdiği Mısır ve Lübnan'ın yükselen Arap milliyetçiliğiyle nasıl bir kültür çölüne ve bataklığa dönüştüğünü anlatır içi sızlayarak. Ve dünyanın her noktasına dalga dalga yayılmakta olan zincirleme yıkımın ayak seslerini duyurur.

Çok acı ama kitaptaki tezleri bu kadar çarpıcı bir şiddetle doğrulayan son örneğin (felaketin) tam da kitabı alıntıladığımız bu günlerde gelmesi şaşırtıcı, şoke edici.

Beyrut'taki patlamanın ardından kabahati birbirinin üzerine atmaya çalışan yetkililer, insana toplumlar için ölümcül tehditler mutlaka dışarıdan mı gelir, niteliksizleşme, kötü yönetim, akılsızlık ve sorumsuzluk, toplumlar için çok daha büyük bir tehdit sayılmaz mı sorusunu düşündürtüyor.

Tonlarca amonyum nitratı şehrin göbeğinde depolayan ve altı yıl boyunca oradan kaldıramayan bir devlet erkinden daha yıkıcı bir düşman var mıdır halklar için? Hep birlikte yokuş aşağı gittiğimizi idrak etmek için daha kaç kez kafa üstü çakılmamız gerekiyor?

Necdet Şen - 5 Ağustos 2020 (23:57)

diYorum

 

82
Derkenar'da     Google'da   ARA