Patronsuz Medya

Köpekbalığının öyküsü (yazılmasa da olurdu)

Necdettin Camgöz - 29 Haziran 2021  


Haftalardır süren tropik sıcaklardan sakınmanın en akla yatkın yolu, mümkün olabildiğince erken bir saatte kapağı deniz kıyısına atabilmek. Yanında akşamdan hazır edilmiş poğaça, kek, salatalık falan da varsa, erkenden gidip yerleştiğin ağaç gölgesinde akşama kadar serinliğin ve aylaklığı tadını çıkarabilirsin.

Herkesten önce yola koyulan olmanın ödülü de, gölgesi en denize nazır ağacın altını kapabilmek.

Tabii hayat bazen beklenmedik sürprizler de çıkarabiliyor yoluna.

- Tatlım, biraz yavaşlar mısın? Şurada kıyıya vurmuş bir yunus var galiba.

Arabayı kenara çekip baktığında kıyıya vuranın yunus değil, kocaman bir köpekbalığı olduğunu anlamak birkaç saniyemizi alıyor.

Göz kararı, üç metre falan. Normalde koyu gri ya da siyah olması gereken sırt kısmı bej ya da yavru ağzı gibi soluklaşmış, ölüm rengine bürünmüş kocaman bir köpekbalığı.

Sahile vuran dalgalar bu yakışıklı devi bir yan yatırıyor bir kendi haline bırakıyor. Ağzı acınası bir çaresizlikle açılmış, çekip çeviren dalgalara karşı koyacak gücünü çoktan yitirmiş, yazgısına boyun eğmiş görkemli bir yaratık… Halen hayatta mı ölüp gitmiş mi anlaşılamıyor. Ölmüş gibi sanki.

O haliyle korku değil saygı uyandırıyor daha çok. Ve merhamet. Sorumluluk… Kıyıya vurmuş necis bir leş olmayı hak etmediğini düşündürtüyor. Gerisin geri suya itmek, meraklı gözlerden, şımarık selfilerden, gelip geçene ay-aman-öf dedirten çürümüş ceset zilletinden sakınmak istiyorsun.

Gel gör ki, bu heybetli cüsseyi boş bir pet şişe gibi tutup tutup sahile çalan dalgalarla boğuşup gerisin geri suya göndermek de her babayiğitin harcı değil, hele benim hiç değil.

Çaresizlik içinde bakınırken, denizin ittirip kaktırmadığı durağan anlardan birinde kuyruğunun üstte kalan uzun kısmının sağa sola hafifçe salındığını görüyorsun. Bir daha, bir daha, dikkatle bakıyor ve başlangıçta ölü zannettiğin hayvanın aslında hâlâ hayatta olduğunu fark ediyorsun.

Aklından ilk geçen şey, onu tekrar sığ olmayan sulara ittirebilirsem, acaba kendi çabasıyla yüzmeyi, hayata tutunmayı başarabilir mi oluyor. Öyle ya, belki de dalgalar onu kâh sırt üstü kâh yanlamasına yatırdığı için yüzgeçlerini ve kuyruğunu kullanamıyor, içine düştüğü bu aczden o yüzden sıyrılıp çıkamıyor. Bir şans daha vermek gerekmez mi?

Bir belgeselde görmüştüm galiba, köpekbalığının derisi başka balıklarda bulunmayan değişik tür pullarla kaplıymış ve bu pullar onun daha hızlı yüzmesini sağlayan hidrodinamiğe sahip olmasını sağlıyormuş. Ama dokunduğunda ellerini kanatabilecek kadar da jiletsi bir yırtıcılığa sahipmişler. Hatta bazı gemi mühendisleri bu özelliği taklit eden bir nano kaplamayla tekneleri daha az yakıtla daha hızlı yapabilir miyiz diye araştırmalar yapıyorlarmış.

Sonra aklına kalın bir tahta ya da kalas yardımıyla onu gerisin geri suya itebilir miyim diye bir fikir geliyor.

Denemeye değer. Köy çok uzak değil, girişteki ilk ev de Sayit abinin evi, vardır her halde işimize yarayacak bir şey. Arayıp bi soralım.

Varmış. Hoplaya çalkalana geçip geldiğin toprak yolu gerisin geri kat edip köye gidiyor, ödünç aldığın kalası iti kaka arabaya sığdırıyor, tozuta tozuta geri dönüyorsun. Kuyruk hâlâ -vedalaşır gibi- usul usul salınıyor.

Nafile. Sen bu taraftan dalga o taraftan ittiriyor ve her seferinde dalga bir sıfır öne geçiyor.

Derken başka arabalar da durmaya ve meraklı insanlar inip bakmaya ve çaresizlik duygusunu paylaşmaya başlıyor. Ne yapılabilir? Yapılabilir mi? Telefonu az da olsa çeken bir genç sahil korumayı arayıp durumu bildiriyor.

Ayağında terliklerle suya girmiş ve kendi boyundaki kalasla kazazedeyi incitmeden başını derin sulara çevirmeye çabalayan deli herif ise nafile çabasını ısrarla sürdürüyor.

Aslında o da içten içe yenilgiyi kabullenmiş ama henüz içine sindirememiş.

Sonunda gene de pes ediliyor. Kritik eşiği zaten geride bırakmış olan bîçareyi daha fazla dürtüklemenin faydası yok denilip, bagajın arka sınırıyla vites kolu arasına yatırılıyor kalas. Gittikçe artan arabalardan inip akıllı telefonlarla günün fotosunu çeken meraklı kalabalık arkada bırakılarak toprak yol tozutuluyor.

Deniz kıyısında kahvaltı hülyasıyla çıkılmıştı yola ama gel de yut şimdi lokmaları.

Üftade sana bakıyor sen üftadeye.

- Çektin mi kalasla iterkenki fotograflarımı?

- Yok. Sadece balığı çektim.

- Niye?

- Sen fotografının çekilmesinden hiç hoşlanmıyorsun ya, o yüzden, istemezsin diye düşündüm.

Halbuki isterdim. Bir kere, fotografta sadece sırtım görünecek, mendebur suratım değil. Ayrıca, insan hayatında kaç kez üç metrelik köpekbalığına rastlar ve hayatında kaç kez ona dokunacak kadar yaklaşır? Şimdi ben olmayan torunlarıma nasıl hava basacağım? Şimdiki nesil fotografını görmediği şeye asla inanmaz. Ben bile.

- Yahu hatun, senin niye her şeyin böyle ters? Çekme derim çekersin, çek derim çekmezsin.

- Ay ne bileyim. Zaten kendimi kötü hissediyorum. Gidip tekrar baksak mı? Belki hâlâ hayattadır. Belki yapacağımız bir şeyler vardır.

Aslında olmadığının ikimiz de farkındayız. O koca hayvan, zaten mücadele edecek gücü olsa o kıytırık dalgalarla bir o yana bir bu yana devrilir mi? Ölmediyse bile ölecek, çoktan bitmiş işi. Suya itsen kaç yazar. Onda o mecal olmadıktan sonra, süreç tekrar başa sarar.

Gene de toprak yolu tozutarak hadi bi daha gerisin geri…

Orada kalanlar yetkilileri falan aramış, birileri gelmiş, merhumu kıyıya çekmeye çalışıyor.

Orta yaşlı biri yanaşıyor yanıma, fotografımı çekmek istiyor.

Niye? Filanca Haber Ajansı'nın muhabiriymiş, bu haber tüm Türkiye'de yayınlanacakmış, şöyle balığın yanına gidip az önce yaptıklarımı tekrar yapar -mış gibi- yapsaymışım…

- Rica ederim beyefendi, bir de rol mü keselim şimdi kamera karşısında!

- O zaman sadece bir fotonuzu alalım, balığın önünde durursanız…

- Olmaz.

Anlayabiliyorum. Kişiselleştirilmiş bir öykü kuru bir haber metninden daha fazla ilgi çeker: İhtiyar adam ve Deniz. Köpekbalığının dişlerine korkmadan yaklaşan çevreci. Kıyıya vuran canavar ve terlikli kuntel. Her neyse, bana da ondan.

Kalası tekrar alıp kenarda duran -yetkili olduğu duruşundan belli olan- kişiye yanaşıp soruyorum.

- Kıyıya çekmek yerine denize itsek daha iyi olmaz mı? Binde bir bile yaşama şansı varsa o şansı ona vermekten yanayım.

- O zaten ölmüş, diyor yetkili ve konu kapanıyor.

Ceset manzaralı fotograf çekinmeyi ve Filanca Haber Ajansı'na janjanlı demeç vermeyi reddederek on beş dakikalığına ünlü olma şansını kaçırdığıma mı yanayım, sabah sabah nadir rastlanır bir deniz canlısının son anlarına tanık olmanın ağızda pil yalamış gibi bir tat bırakmasına mı, seçemiyorum.

Neyse ki üftade o arada kalaslı bir fotografımı çekmiş ama önceki gibi değil tabii. Canavarı tek başına kurtaran kahraman pozuyla, seyreden kalabalıktan biri olma pozu aynı mı? Çizildi gitti karizma.

Olayı medyaya duyurayım da şirinlik muskası tvitlerle bekâreti pazarlanan kasabamın mavi bayraklı sularında, canlı olanları da gezinen şu üç metrelik ejderhadan müstakbel tatilcileri haberdar edeyim diye geçiyor aklımdan. Ama bunu yaparsam başta belediye encümeni ve yekpare turizm sektörü aktörlerinin ortak nefret nesnesi olma ihtimalini de ince eleyip sık dokuyorum.

Neyse ki, Filanca Haber Ajansı muhabiri kara bahtıma bir güneş gibi doğmak suretiyle, başka birilerinden aldığı demeçlerle haberini kotarıp servis ediyor. Artık onlar uğraşsın dalgamıza-taş-atmacılarla.

Biz eve dönene kadar haber sağda solda boy göstermeye başlıyor. Bizim müteveffa balık meğer köpekbalığı camiasının camgöz denen bir türüymüş. Isırıp koparan cinsten değilmiş, planktonla nefis körelten cinstenmiş. Boyları dört metreyi geçince ergen olurlarmış; daha ufakları sabi sübyan.

Bizimki -benim göz yordamımla- üç metre gibi görünmüştü ama otuz santim de fazlası varmış, üç otuz yani, karaya çıkarınca ölçmüşler. Ağırlığı da 200 kiloymuş. Ayrıca hamile olabilirmiş. (Açıkçası, ben de öyle sanıyorum, hatta doğururken oluşan bir komplikasyondan ölmüş de olabilir. Sadece tahmin. Midesinden onlarca yüzlerce plastik atık çıkarsa, asıl sebep buysa, buna da şaşırmam.)

Netice itibariyle, ölüm hazin. Ha köpekbalığı ha köpek, ha balık. O yüzden etle balıkla arama uzak mesafeler koydum epeydir. Varsın onlar birbirlerini yesin, ben onları yememeye kararlıyım.

Bir de, bitirmeden önce buradan sayın Steven Spielberg'e bir selâm sarkıtayım diyorum.

Bana bak Stivın… Anladık, çok yeteneklisin -ve sorun da tam burada zaten- ne halt yemeye öyle bir filim (Jaws) çektin de bilinç altımıza ebedîyen silinmeyecek olan o zehiri zerk ettin? Çocukken ve delikanlıyken en sevdiğim işlerden biri mavi sularda saatlerce kulaç atmak, açılıp açılıp uzak noktalardan kıyıyı seyretmekti. Ama senin o uğursuz filmini seyrettiğimden beri (kırk küsur yıldır) ne zaman suya girsem de azıcık açılsam acaba şimdi budumda bir ısırık hissi duyar mıyım diye endişelenip dümeni kıyıya kırıyorum. Hemen hemen herkes gibi.

Fakat gel gör ki, istatistiklere göre, bir yıllık zaman diliminde köpekbalığı saldırısından ölenlerin sayısı üçü beşi geçmezken, sivrisinek (yani sıtma) yüzünden ölenlerin sayısı yüz binlerle ölçülüyor. Niye sivrisinek değil de köpekbalığı? Konu mu yoktu? Belki yüz milyonlarca kez seyredilmiş olan o filmin dünya genelinde köpekbalığı kırımına ve bunun toplum vicdanında sivrisinek vızıltısı kadar etki yaratmıyor oluşunda hiç mi payı yoktur? Bence var, hem de devasa boyutlarda. Acaba Steven efendi zaman zaman da olsa ah, hata ettim, keşke o filmi yapmasaydım diyor mudur?

Bilim insanları köpek balıklarının olmadığı bir eko sistem için çöküşün kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Bizse o canlının adını sadece tüm zamanların en geberesice korku filmi kahramanlarından biri olarak kabul ediyoruz ortaklaşa. Bu ateşi sen yaktın Steven; gel de sen söndür.

diYorum

 

Necdettin Camgöz ve onun gibiler neler yazdı?

115
Derkenar'da     Google'da   ARA