Patronsuz Medya

Anne Frank'a mektup: Büyümez ölü çocuklar!

  Melih Özel - 2 Nisan 2012


Sevgili Anne, geçtiğimiz yıl Haziran ayında bir perşembe günü, Amsterdam'da Prinsengracht No:267 adresindeki evinizi ziyaret ettik.

Günlüğünüzü çok eskiden okumuştum.

Hatta hayal meyal hatırlıyorum, bir TV filmi de seyretmiştim sanki, günlüğünüzden esinlenerek yapılmış. Ama, hikâyenizi biliyor olmama rağmen evinize yaptığımız ziyaretten bu kadar etkilenmeyi doğrusu beklemiyordum.

Evinizden çıktığımız andaki ruh halimi nasıl tanımlayacağımı ise bilemiyorum.

* * *

İsterseniz baştan anlatayım.

Amsterdam'a çarşamba günü akşam üzeri geldik. Brüksel'den, trenle. Hava kapalı idi ve hava durumu raporları da ertesi gün yağmur olduğu müjdesini (!) vermekteydi.

Sabah, kahvaltının ardından aile efradı ile (abartmayalım, eşim ve oğlumla) günün plânını gözden geçirdik. Sabah evinizi ziyaret edecek, sonra da biraz yürüyerek etrafı gezecektik.

Karikatür gibi uyduruk şehir haritasını sanki ölçekli bir askeri haritaymışcasına, yakın gözlüklerim ve yüzüme kondurduğum ciddi çatık kaşlı ifade ile iyice inceledikten sonra, aileme durumu açıkladım:

- Yürüyerek 10-15 dakikada gideriz. Yağmur bizi çok etkilemez. Zaten öğleden sonra da duruyor. Hadi bakalım!

Emeklilik öncesi askerlik günlerimdeymişcesine söylediğim bu çok havalı sözler, elimizdeki şemsiyelere rağmen, o hafif olacağını iddia ettiğim mel'ûn yağmurun da Allah ne verdiyse sağanak şeklinde indirmesi sonucu, hepimiz biraz ıslanınca, azıcık havasını kaybetti tabii. Tamam, itiraf ediyorum, biraz filân değil, hepimiz sucuk gibi ıslanınca, bütün karizmayı çizdirdim.

Hele kapıdaki kuyruğu görünce (bizden önce gelmiş 100-150 kişi, ıslanmalarına rağmen bekliyorlardı) bizde şafak attı, ama kararlıydık. Bir saate yakın, şemsiyelerin altında, kısmen ıslanmaya devam ederek bekledik. Sıra bize gelip de içeriye girdiğimizde, yağmur da kesilmeye başlamıştı. Gene de biz bunu üzerimize alınmadık.

Efendim konuyu dağıtmayayım!

Evinizin müze olduğunu herhalde bilmiyorsunuzdur.

Ağustos 1944'te, işbirlikçi bir alçağın ispiyonlaması ile ailenizle birlikte tutuklanmanız ve bir toplama kampında hazin ölümünüzün ardından, babanızın çabaları (ki sizinle birlikte tutuklanan diğer 7 kişiden, sadece babanız sağ kurtulabilmiş) ve çevresinin de desteği ile eviniz müzeye çevrilmiş.

Bu sayede, geçen bunca yıl içerisinde bizim gibi milyonlarca insan, hem evinizi gezmiş, hem yaşam hikâyenizi öğrenmiş, hem de insanlık tarihinin karanlık ve korkunç bir dönemi hakkında fikir sahibi de olabilmişler.

Sevgili Anne, siz tabii biliyorsunuz, ama kısaca özetlemek isterim evinizi müze haline gelmeye değer hale getiren acıklı öyküyü. Uzaktan sadece okunarak öğrenilen ile, evinizi görünce hissedilenler ne kadar da farklı!

Almanya'da 1929 yılında doğumunuzdan bir süre sonra iktidara gelen Nasyonal Sosyalist hareketin Yahudilere yönelik girişimlerinin nereye gidebileceğinden şüphelenen babanız sizi, 2 yaş büyük kardeşinizi ve annenizi alarak Amsterdam'a gelmiş ve burada yaşamaya başlamış.

Ama kader! Faşist Alman gücünün, Hollanda'ya girmesiyle birlikte, buradaki Yahudilere de Almanya'daki gibi kısıtlamalar getirilmiş. Ailece işaretlenmiş giysiler giymeye zorlanmışsınız. Ablanız Margot ile birlikte sadece Yahudilerin okuduğu okulda eğitim almaya başlamışsınız.

Nazi yayılımının Hollanda'ya da ulaşması sonrasında Yahudilere reva görülen davranışlara daha fazla maruz kalmamak ve ailesinin yaşamını kurtarabilmek maksadı ile babanız evinizin ön tarafını iş yeri olarak kullanmaya devam ederken, bir yandan da arka kısmını ailece saklanabileceğiniz bir yer haline dönüştürmüş ve buraya Gizli Eklenti (Secret Annex) adını vermiş.

Baskılar giderek artıp, artık bir Yahudi ailesi olarak açık bir yaşamı özgür olarak yaşama olanağı kalmayınca da tamamen o bölmeye çekilerek dış dünya ile ilişkinizi hepten kesmişsiniz. Bir tür gönüllü hapis yaşamı!

On üçüncü yaş gününüzde size hediye edilen bir günlüğe, işte bu saklandığınız iki yıl boyunca yaşadığınız olayları günü gününe yazmışsınız.

İki yıl sonra, Ağustos 1944'te, yukarıda da yazdığım gibi, kim olduğu bu gün hâlâ bilinmeyen bir ihbarcının marifeti ile haberdar edilen polis tarafından saklandığınız yer basılmış ve Polonya'daki Auschwitz toplama kampına gönderilmişsiniz.

Bir kaç ay sonra ablanız Margot ile birlikte Bergen-Belsen kampına gönderilmişsiniz ve burada muhtemelen tifo yüzünden her ikinizin de yaşamını kaybettiğini öğreniyoruz müzeyi gezerken.

Sizlerin tutuklanmasından sonra, babanızın arkadaşları olan ve o eklentide geçirdiğiniz iki yıl boyunca size büyük destek olan Miep Gies ve Bep Voskujil, Naziler tarafından sorgulandıktan sonra bir şekilde serbest bırakılmışlar. Eklenti ye geri geldiklerinde polis baskınının darmadağın ettiği evde sizin orijinal günlüğünüzle birlikte daha 300 kadar sayfa tutan yazılarınızı bulmuşlar. Anılarınızdan anlıyoruz ki buradan kurtulduğunuzda bu gizli ev hakkında bir kitap yazmak istemişsiniz, hep ünlü bir yazar olmayı düşlemişsiniz.

Bir bölümde şöyle diyorsunuz:

- Sen de uzun zamandır biliyorsun ki, benim en büyük dileğim ileride bir gazeteci olmak. Sonra da, ünlü bir yazar… Savaştan sonra 'Gizli Eklenti' adlı bir kitap basmak istiyorum (11 Mayıs 1944)

İçimizi acıtan bir şekilde gene öğreniyoruz ki, ölümünüzden çok kısa bir süre sonra Auschwitz'de kalan babanız Otto Frank, Kızıl Ordu'nun gelmesiyle kamptan kurtulmuş.

Sonrasında da işte günlüğünüzün bulunması yayınlanması, büyük ilgi toplaması, evinizin müze haline döndürülmesi…

Evinizi gezerken birçok detay hakkında bilgi edindik, günlüğünüzden alınmış bölümlerde okuduklarımızla, evinizde gördüklerimizi bir araya getirdik.

İki yerde çok etkilendim ve hüzünlendim. Birisi, bu iki yıl içerisinde, Gizli Eklentide birlikte yaşadığınız diğer ailenin oğlu (Peter van Pels) ile birlikte boyunuzu ölçüp işaretlediğiniz o duvardaki çizgileri gördüğüm odaydı. Diğeri ise, günlüğünüzde gökyüzünü görebildiğiniz tek yer olduğunu söylediğiniz küçük tavan penceresinin olduğu oda. Gökyüzünü bir daha özgür bir insan olarak görememiş olduğunuz düşüncesi göğsümü nasıl sıkıştırdı anlatamam.

Aslında bütün ev ve hikâyeniz hüzünlendirici. Günlüğünüzde yazdığınız okul özleminiz, günlüğünüzü yayınlama arzunuz, gazeteci olma hayaliniz, 13 yaşında bir çocuğun içine düştüğü koşullar ve yaşamınızın sonlanma biçimi ile ilgili gerçekler bir araya gelince; üstelik bu koşullara insanoğlunun bilerek, isteyerek neden olduğu düşünülünce, insanın, insan olduğundan utanması söz konusu oluyor.

İki buçuk saatten fazla kaldığımız müze evinizden çıktığımızda, bir süre hiç birimiz ağzımızı açmadan, epeyce yürüdük. Aklımda, müzede çeşitli duvarlarda fotografları asılı, gülümseyen, gülen, hayat dolu, çoşkulu küçük kız!

Hem ben, hem eşim, hem de oğlumuz, adeta yaşadıklarınızdan biz sorumluymuşuz gibi utanmış, üzülmüştük. Dedim ya o andaki ruh halimi anlatabilmem mümkün değil.

* * *

Sevgili Anne, size bu satırları yazdığım 2012 yılında, daha iyi bir dünyada yaşıyor muyuz acaba?
Kendi tuzu kuru yaşamlarımıza bakarak, bu soruya Tabii ki daha iyi bir dünyada yaşıyoruz! diyebiliriz belki.

Tabii koşullar 1940'lı yıllardaki gibi değil. Bu gün yaşamımız, sizin o zaman hayallerinizi zorlayarak bile gözünüzün önüne getiremeyeceğiniz olanaklar sağlayan teknolojik gelişmeler sayesinde kesinlikle daha kolay. Telefonlar, bilgisayarlar, internet, elektronik postalar, kablosuz haberleşme yolları, buzdolapları, televizyonlar, ulaşım araçları, neler neler…

Bütün bu inanılmaz gelişmelere rağmen, dünyanın herhangi bir yerinde, sizin yaşamınızı yitirdiğiniz yaştaki çocukların, sizinkine benzer acılar çekmediğini kesin olarak söyleyebilmek mümkün mü acaba?

Bilmiyorum, bilemiyorum…

* * *

Sevgili Anne, ülkemden bir şair, sizin yaşamınızı yitirmenize neden olan o korkunç savaşın sonlarında kullanılan, korkunç bir silâhın öldürdüğü küçük bir kızın ağzından yazdığı şiirde Büyümez ölü çocuklar diyor.

Siz de, ölümünüzün üzerinden geçen bu 68 yıla yakın sürede, hatıra defterinizle, müze halindeki evinizle, evdeki o duvarda boyunuzun nasıl uzadığını işaretlediğiniz o iç acıtan çizgilerle, hiç büyümeden kaldınız. Kısacık yaşamınızdan insanoğlunun alacağı dersler olması, o kısacık yaşamı ne kadar da değerli kılıyor farkında mısınız?

Hatıranız önünde saygı ile eğiliyorum.

* * *

(Anne Frank'ın yaşamı ile ilgili detaylı bilgi için: http://www.annefrank.org/)

Yorumlar

Yüreğimizi titreten, anılarımızı yineleyen çok güzel bir yazı. Eline, yüreğine sağlık. İnsanlığın insan olma yolundaki yürüyüşü hayırlı olsun.

Hale Kürklü - 3 Nisan 2012 (23:44)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

174