Patronsuz Medya

Rüya

  Melih Özel - 18 Haziran 2011


Rüyadayım.

Puslu bir İstanbul sabahı imiş. Haydarpaşa'dan vapura binmeye çalışıyorum.

Sanki 90'lı yıllardayım. İskele eski halinde. Vapur da eskilerden.

İnce bir yağmur yağıyor, sinir sinir.

Hava soğuk olmalı. Hissetmiyorum. Rüyada olduğumdan herhalde.

İyi de, ayağıma basan şişman kadının topuğunu, simitçinin omuzunu nasıl hissediyorum?

Rüya işte, allah hayırlara getirsin!

Üst salona çıkıyorum. Her zaman havasız olur burası, böyle yağmurlu günlerde. Gene öyle olmalı.

Arkaya, açığa geçiyorum. Hemen kapının yanına oturuyorum, yüzüm geminin arkasına dönük. Burası rüzgâr almaz.

Sinir bir herif oturuyor yanıma ve sigara yakıyor sinirliğine katkıda bulunsun diye.

Evet, evet, 90'lı yıllardayım, kesin. Sigara yasağı yok daha!

'Rüzgar var, duman dağılır gider' diyorum kendi kendime.

Bütün duman ağzıma burnuma doluyor.

Komşuma çok gıcık bakıyorum.

O bana bakmıyor. İletişim yok aramızda.

'Başka koltuğa mı geçsem?' diye düşünürken aklıma geliyor:

'Ulan, rüya bu. Duman gelse ne olur?'

Çaycı geliyor. Tabii bağırıyor da…

- Çayçan! Var mı sıcak çayçan!

'Çayçan', 'çay içen' anlamında, bu lehçede.

Şişman, bıyıklı, beyaz gömlekli, siyah pantalonlu, kötü bakışlı, nöbetçi rüya çaycısı bey, burnuma uzatıyor tabağında bir parmak çay birikmiş, bardağın kenarındaki şekerler erimede ve kendi soğumada olan çayı.

- Sağol, istemem, diyorum.

Hiç oralı değil.

- İcap etmez baba, sağol! diyorum sesimi gıcıklaştırarak ve kaşımı çatarak.

Dikleniyor, zaten kötü bakışlarını daha da kötüleştirerek ve benim çatık kaşlarımı hiç umursamayarak:

- Yok ya! İcap etmezmiş. Rüya müya anlamam kardeşim. İçicen. Sen içme, o içmesin, kim içicek bu kadar çayı?

Nereden biliyor benim rüyada olduğumu?

Kim ulan bu herif?

Çaresiz alıyorum, şekerleri erimede, kendi soğumada olan çayı. Kendi rüyamda kavga çıkarmam yakışık almaz tabii.

Aklımdan hain düşünceler geçiyor o an, rüyada olmamın verdiği güvenle.

'Çayı içip, parayı vermeden kaçarım!'

Yüzümde 'Utanmaz Adam' sırıtışı ile yakalanıyorum kötü bakışlı, şişman, nöbetçi rüya çaycısına.

Daha tabağın ucunu bırakmamış olan tombul parmaklarının kirine bakmadan:

- Para peşin abicim, diyor.

Sırıtışım suratımda öyle kalıyor parayı verene kadar.

Gidiyor rüyamın kâbus bölümünün başoyuncusu, tombul kirli parmaklı, şişman, nöbetçi rüya çaycısı; şekerleri erimede ve kendileri soğumada olan çayları, rüyamın diğer figüranlarına zorla satmaya.

Cep telefonum çalıyor.

Rüyam kapsama alanı dışında değil besbelli.

Ekrandaki numara, belleğimde herhangi bir uyarı oluşturmuyor.

Refleks olarak beynimde uyanan 'Kim lan bu münasebetsiz?' kızgın düşüncesini algılamazdan geliyorum. Ne de olsa rüyadayım.

- Efendim?

- Merhaba doktor bey! Ben Esen Rada. Beni hatırladınız mı? Hastanızım.

- …!

İnsan rüyada da sinirlenebiliyor demek. İlginç bir deneyim.

Bakın hanımefendi, ben uyanıkken hatırlamıyorum telefon kanalı ile gelen seslerin tanımladığı hasta isimlerini, rüyada nasıl hatırlayayım.

Ya kardeşim, rüyadayım ben.

Uyuyorum.

Uyuyan bir doktorun ne hayrı olur size, söyler misiniz?

Ama hastaya böyle söylenmez. Yalan ise serbest bu konuda.

- Tabii, tabii. Esen hanım! Nasılsınız? Hayırdır?

- Ah, doktor bey. Hani o ilâçları vermiştiniz ya. O günden beri bende uyku muyku kalmadı. Sabahı sabahlıyorum.

Bu, 'verdiğiniz ilâçlar yüzünden uykusuzluk çekiyorum, tamam mı canım?' ifadesinin kibar tarzı oluyor.

Ayrıca 'o ilâçları'da hatırlamam gerekiyor, elbette.

- Size tekrar gelsem mi?

Yok, rüyama almayayım ben sizi. Hastaneye buyrun, orada görüşelim olmaz mı?

Saçmalama hakkımı kullanıp, 'Hanımefendi, ben şimdi rüyadayım. Uykumu alıp, uyanayım ben sizi arayayım, olur mu' desem ne der acaba?

Olmaz, ayıp olur.

Peki beni rüyada aramak ayıp olmuyor mu?

Neyse…

- Öyle mi? 'O ilâçları' bıraksaydınız keşke. İlaçtan mı değil mi anlardık.

- Yok yok doktor bey, ben o ilâçlara daha başlamadım zaten. Acaba alsam, dokunur mu diye soracaktım size!

- …!

Bakın, 'o ilâçlar' başucunda durunca ne tedavi edebiliyor, ne de yan etki gösterebiliyor, tamam mı canım? Böyle bir ilâç henüz keşfedilmedi. Farmakoloji derslerinde ve ders kitaplarında böyle bir bölüm, henüz okutulmadı tıp fakültelerinde.

'Hanımefendiciğim, rüyamı terkeder misiniz lütfen?' desem şuna.

'Aa, sizi başhekime şikâyet edicem' de diyemez. Rüyamda misafir olarak bulunuyor. Hem rüyamın başhekimi yok ki…

Ama olmaz tabii. Ayıp olur.

Uyanınca kan ter içinde kalmış bulacağım kendimi, bu kesin abicim.

Rüyam giderek kâbusa dönüşürken iletişim kopuyor, rüyam kapsama alanı dışında kalıyor bir an. Fırsat bu fırsat, hemen kapatıyorum cep telefonumu.

Aklına estiğinde cep telefonumdan rüyamda beni arayan sevgili hastalarımın uykusuzluklarının, rüyamı bölmesine izin vermeye niyetim yok.

Telefon ile ulaşılabilirliğimi yok etmiş olmanın verdiği muzaffer ifade, şekerleri artık tamamen erimiş, kendi de buz gibi olmuş çayı elimden alırken, kirli parmaklı tombul çaycının sarfettiği sözlerle, narin bir kristal gibi tuz buz oluyor:

- Madem içmicen, ne alırsın be kardeşim! Çayı da rezil etmişsin. Hayret bişey ya!

'Gözünün ortası burasıdır diye bi kafa çaksam' saldırgan düşüncesi bayağı kabul görüyor hâlâ uyumakta olan beynimin ilgili merkezlerinde.

Ancak motor merkezler çok aceleci değil bu konuda. Eylem gecikiyor.

Eylem gecikince de üst benliğim, rüya müya demeyip baskılıyor 'kafa atma' saldırgan düşüncesini…

'Efendilik bende kalsın' diyorum kendime… Söz dinliyor kendim.

Zaten geminin motorundan ve denizden gelen abuk subuk sesler iskeleye yanaşmakta olduğumuzu haber veriyor.

Yerimden kalkıyorum.

Sigarasını halen içmekte ve dumanını ağzıma burnuma üflemekte olan sinir komşuma en gıcık bakışımla bakarak yeniden kapalı salona giriyorum, aşağıya herkesten önce inmek dahice fikri ile.

Ancak, bu düşünceyi benden önce üretme başarısını göstermiş ve merdiven aralığını kuşatmış yüzlerce vatandaşımızı hesaba katmamak aymazlığını yapmış olduğumu o an farkediyorum.

Kuşatmaya katılıyorum istemeden.

Çünkü, geri dönmek olanaksız…

Çünkü, 'herkesten önce aşağıya inmek' fikrini benden de geç üreterek salona girmeye devam eden, diğer kuşatmacı vatandaşlarım tarafından merdiven aralığı ile birlikte kuşatılmış durumdayım.

Geminin 'iskeleye yanaşma' eyleminin tamamlanmasına kadar olan süreyi iç salonda terleyerek ve başlangıçta kaçtığım kötü kokulu havayı soluyarak geçiriyorum.

Çok iyi oluyor.

Tarihinde hiç uzun ve yüksek atlama dünya şampiyonu çıkarmamış bir milletin evlâtları olmamıza rağmen, gemi ile iskele arasındaki mesafeyi ve yüksekliği, hayatlarını ya da en azından kemiklerinin bütünlüğünü tehlikeye atmak pahasına uçarak geçen üstün yetenekli vatandaşlarımızın başarılarını göğsüm kabararak seyrediyorum.

Gözümün önüne ağızlarında palalar ile gemiden gemiye halatlarla uçan Barbaros'un aslanları, leventler geliyor. Bunlar, işte onların torunları!

Ama kadırgalarda, kalyonlarda değil de Şehir Hatları vapurundaymışız, ne gam…

Sonra, bu bedensel yeteneği göstermeyi beceremeyen sıradan insanların iskeleye geçişlerini sağlamak için, görevliler tarafından gemiye uzatılan tahta iskeleden, diğer yeteneksiz yolcularla birlikte geçip Kadıköy'e ayak basıyorum.

Kadıköy mü? Ne Kadıköy'ü be kardeşim? Ne alakası var?

Ulan Haydarpaşa'dan Kadıköy'e niye vapura bindim ben?

Rüyadayım diye aptallaşmam mı gerekir?

Rüyanın görüntüsüz bölümünde neredeydim acaba?

Haydarpaşa'ya nereden geldim?

Nereye gidecektim ve neden Kadıköy'e geldim. Bilmem!

Sizin rüyalarınızın senaryoları önceden yazılı ve basılı mı ki, benimki olsun da önceden okuyabileyim ve bilebileyim nereden gelip nereye gitmekte olduğumu!

Sanki uyanıkken biliyoruz da!

Ama, Kadıköy'de olmaktan mutluyum.

Kadıköy'ü severim, sevgime karşılık olup olmadığını bilmememe rağmen.

Sahi, Kadıköy de beni sever mi acaba?

Bu platonik aşkın uyandırdığı yüksek duygularla coşarak, kâğıt mendil, karanfil satan ya da 'aabi gaste, okunmuş gasteee…' naraları ile yolculardan gazete talep eden çocuklardan, kıvrak vücut hareketleri ile kaçarak iskeleden çıkıyorum.

Yağmur aynı sinirliğinde yağmaya devam ediyor.

Yüzlerce insan, indiğim gemiye binebilmek için koşuşmakta, iskeleye doğru.

Bilseler bıyıklı, beyaz gömlekli, siyah pantalonlu, tombul kirli parmaklı, kötü bakışlı, nöbetçi rüya çaycısı tarafından taciz edilerek, erimiş şekerli tabaklarda servis edilen soğuk çayları içmek zorunda kalacaklarını, gene de koşarlar mı böyle?

Kimbilir?

Belki de adam yalnızca benim rüyama takılıyor, beni taciz etmekten hoşlanıyor, başkaları ile ilgisi yok.

Kimbilir?

Cep telefonum çalıyor.

Oralı olmuyorum.

Ben kapattım kardeşim telefonumu.

Ama uzaktan, çok uzaklardan da olsa, geliyor telefonumun sesi.

Bu sesi tanıyorum ben, kesin benim telefonum.

Oralı olmak istemiyorum ama sesin gücü giderek artıyor, ses arttıkça da görüntü bozuluyor.

Rüyamın ince görüntü ayarını nasıl yapacağım?

Bilmiyorum.

Servisi nerededir rüyaların? Bozuk görüntülü rüyalara kim şifa olur?

Kadıköy görüntüsü bulanıyor.

İş Bankası binasını göremiyorum.

Sis mi bastı?

Tiyatro binasını da göremiyorum.

Telefonum hâlâ çalıyor.

Görüntüm giderek bozuluyor.

Telefon sesinden başka ses duyulmaz oluyor.

* * *

Uyanıyorum.

Telefonum çalıyor. Yatağımın başucunda duruyor mel'un ve çalıyor inatla.

Patlamamış afyonumun mideme ve başıma verdiği rahatsızlığı sesime de yansıtarak açıyorum telefonu:

- Efendim?

- Merhaba doktor bey! Ben Esen Rada. Beni hatırladınız mı? Hastanızım.

- …!

Yorumlar

Ne mutlu bize, içimizden, içimizden sevinçlerimiz dayanamadı, taştı artık, bu kadar güzel bir yazının karşısında. Bu kadar beğeni ve sevinç, bir kişiye sığmayıp taştığı için de, tek kişilik bir biz tabiri ile konuşmakta, bir sakınca görmedik. Kusursuz bir yazıolmuş her şeyiyle, diliyle, kurgusuyla, geçişleri ile… Derkenar´ a hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Nursun Demirsoy - 19 Haziran 2011 (00:39)

Bu hikâyeyi uzun sayılabilecek bir zaman önce okumuştum. O vakit Derkenar'a yeni yeni alışıyordum. Sağolsun Necdet Bey yüreklendirmiş, ben de güncemi buraya taşımaya karar vermiştim. Melih de tam o sırada bana bu hikâyesi hakkında fikrimi sormuştu. Çok beğenmiş ve mutlaka insanların okumasına açmasını söylemiştim. Profesördür falan ama bir yandan da kendisini ortaya atmayı sevmeyen alçak gönüllü insanlardandır. Hikayesini bir kenarda tuttu. Kısmet bugüne imiş.

Dikkatinizi çekeceğim nokta, bu hikâyenin 'inception' filminden çok önce yazıldığına şehadet ettiğimdir. Bilgilerinize…

Ahmet Faruk Yağcı - 19 Haziran 2011 (10:49)

Üstad aşkolsun! Necdet Bey de neyin nesi şimdi?

Sadece Necdet - 19 Haziran 2011 (11:27)

O zamanın ruhuna uygun olarak Necdet Bey dedim üstad. Malûmun şimdiki zaman için konuşunca Necdet derim. Dergâha yeni alınan müridin ürkekliğinde idim o vakit. Boş evham imiş o ayrı.

Ahmet Faruk Yağcı - 19 Haziran 2011 (17:20)

Tebessüm ederek ve merakla okudum. Çok hoş bir yazı olmuş.

İdealist - 19 Haziran 2011 (22:59)

Bu hikâye benim elimin altında olsaydı herhalde ilk günden Necdet Şen'in posta kutusuna ışınlamıştım. Kabiliyet sahibi olmak biraz da böyle bir şey galiba. Ortaya çıkan şeyin birilerine ulaşması fikrinden kendini özgür tutabilmek.

Yalçın Şahin - 20 Haziran 2011 (11:50)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

41