Patronsuz Medya

Hayat hediyesi; hayatın kendisi

  Alper Uzun - 6 Eylül 2010


Hayatın aslında çok da uzun olmadığını büyüdükçe farketmek çok tuhaf bir duygu.

Dünyaya geldiğimiz o günden beri çok şey değişmiş durumda. Hücrelerimize kadar her şeyimiz farklılaşmış. Aynaya baktıkça değil de, daha çok eski fotograflarımıza baktıkça farkediyoruz değiştiğimizi. Bazen de bu farklılaşmayı bizi uzun zaman sonra görenler farkediyor. Biz de kendimizce anlıyoruz başkalaşım içinde olduğumuzu ama bir zaman sonra görmezden geliyoruz.

Kimilerimizin biyolojik saati yavaş, kimilerimizin de pek bir hızlı. Öylesine hızlı yaşlanan insanlar var ki yaşıt olduğunuzu öğrendiğinizde ağzınız açık kalıyor. Hissettirmemeye çalışıyorsunuz içinizde gelişen o acaip duyguyu. Kendi adınıza sevinirken çokca, karşınızdaki adına üzülüyorsunuz. Sonra da zaten hayatın koşturmacasına dalıp unutuyoruz bu tuhaf, zaman durduran anları. Elbette hayatın ne kadar kutsal olduğunu da unutuyoruz. Değişik bir algı süreci işte.

Hani dünyaya geliyoruz ya… Hakikaten dünyaya gelmiş oluyoruz. Kelimenin tam anlamıyla öyle. Saat farkı olan ülkelere gittiğimizde nasıl jetlag denen yerel zamana uyum problemi ni yaşıyorsak. Gecemiz gündüzümüze karışıyorsa, dünyaya daha yeni gelmiş o bebeler için de durum aynen öyle. Hatta daha bile fazla!

Kapkaranlık bir ortamda, henüz akciğerler fonksiyonel olarak aktif halde olmadığından soluk alıp verme derdi yok. Çiğneme, yutma ve bilumum sindirim işleri de yok. Hatta en çok duyulan seslerden biri annenin kalp atışı, organlarının gurultusu ve hatta annenin sesi.

Kısacası, her şey o gelişsin diye usulca çalışıyor.

Bir de dünyaya geldikten sonrasını düşünün: Nefes alıp vermek artık mecburi. Üşüme, sıcaklanma gibi ekstralar da var. Beslenme ve ardından gelen sindirim sistemi sürprizleri. Oysa öncesinde bunlar hiç yoktu. Bir de yer çekimi ve yeryüzünün gözü delen tuhaf ışıkları, kulağı hırpalayan gürültüsü ise cabası. O gürültünün içinde bebeğin, annesinin güven veren sesini aramaya çalışması ve hatta bir an belki yakalaması bile ne huzur vericidir kimbilir.

Sonuçta, annesinin sesi ilk duyduğu seslerden biri. Elbette güven duyacak. Her yer karanlıkken hep o ses ve anne kalbinin tiktakları vardı.

Hayatın kutsallığı işte bence bu noktada başlıyor. Çocukları sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiş ana ve babalar binlerce kere şükretmeli. Öylesine genetik dengeler var ki, terazi her an şaşabilirdi.

Bu terazi şaşmasına örnek vereyim:

İşim gereği bebelerle çalışıyoruz. Fakat bizim bebeler ne yazık ki o şanslı anne ve babaların bebelerinden değil. Dünyaya erken gelmişler. Zamanından fazlaca önce. Öylesine önce ki, kimilerinin retinası (gözün en iç katmanı) artık biyolojik ortamının dışında yani ana karnının dışında gelişeceğinden çok kritik bir durumda. Bebeğin gelişimine devam edeceği bu sürede çok kısacık bir zaman diliminde okjisensiz kalması bile retinasının gelişimini engeller ve ne yazık ki gözlerini bir daha hiç bir zaman için kullanamayacak duruma gelebilir.

Bunun gibi daha bir sürü riskler var. Solunum sistemindeki olası problemlerden enfeksiyonlara kadar her şeye karşı çok savunmasızlar.

Bu bebecikleri anlatıyorum ya, çoğu zaman şöyle bir yorum oluyor: Haaa evet prematüre bunlar di mi?

Şöyle yanıtlıyorum:

- Öncelikle bunlar derken bebekler demek istiyorsunuz di mi? Böyle dendiğinde çok hafife indirilmiş gibi geliyor kulağıma da, kusura bakmayın!

O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda. Böyle bir bebecik onca haliyle hayata tüm gücüyle asılmış. Kalbi dakikada 140-160 çarparak, o inanılması güç boyutlardaki bir insanoğlu olarak hayata sımsıkı tutunuyor.

Bazen NICU'ya (Neonatal Intensive Care Unit - Yenidoğan yoğun bakım ünitesi) çıktığım oluyor. Yakından görmek istiyorum o bebeleri. Onların erken doğumuna sebep olan muhtemel genleri ve o genlerin trafiğini çalışmak, onları yakından görünce daha bir anlam kazanıyor.

Odaya usulca girdiğinizde annesinin hemen yanı başında hızlı hızlı nefes alırken ve annesinin de umut ve yardım dolu gözleri size tam bakarken…

Yine usulca gülümsüyorsunuz. O an aklınızdan pek çıkmıyor. Sonra yine genlerin dünyasına döndüğünüzde, işte o arada bir daha farkediyorsunuz hayatın aslında ne kadar da kutsal olduğunu. Hani doktorluğunuzu, genlerle uğraşmayı filân bir kenara bırakın, dünyaya sağlıklı biri olarak gelmiş olmanın aslında bize verilmiş en büyük hediye olduğunu anlıyorsunuz. En azından bende böyle çarpıcı bir etkisi var. Her sabah işe koşarak gelmemdeki etki de bu galiba. Ya da Pazartesi sendromu yaşamıyor oluşumdaki…

Anne baba olabilmek hayatın en güzel hediyelerinden biri. Bunun değerini bilemeyenler anne baba sıfatını sadece biyolojik nedenlerle taşıyorlar. Hele ki çocuklarını döven, hırpalayan anne ve baba müsveddeleri ise hakikaten aynen öyleler; müsveddeler!

Hayatın tüm kutsallığı belki de o doğum anında saklı. O kadar olasılık içinde sağlıklı bir şekilde doğabilme olasılığını tutturmak büyük bir şans. Bunun kıymetini bilemeyen ve çocuklarını fiziksel ve psikolojik olarak hırpalayıp hastalıklı insanlara dönüştürenlere anne ve baba demek ise galiba büyük yanlış.

Yorumlar

Sizin bu yazınızdan 4 gün önce ikiz bebeklerimiz dünyaya geldi. Bu kadar güzel bir rastlantıyı bile bir hediye sayarak yazınızı okudum. Öncesinde çok düşünürdüm anne baba olan herkes bu duygu çok farklı diyor, nedir ki farklı olan diye; çünkü minicik bir bebek zaten herkeste yoğun sevgi hissi uyandırır derdim.

Fark, o hayatın her anının değişimine tanık olmakta ve o her anda sorumluluğunuz olduğunu bilmekte sanırım. Mucizevi bir oluşum teslim ediliyor size, o mucizevi oluşumun, bir hayatın sürmesi için ciddi bir sorumluluk duyuyorsunuz, sevgi ve merhamet duygularınız tavan yapıyor. İşte bu tavan yüksekliğinin ölçüsünde gizli sanırım, yaşamadan anlaşılmaz yorumlarının da açıklaması.

Hayatın kıymetini algılamada akıl ve gönül gözlerinde perdelenme varsa, anne baba oluş da olsa olsa birazcık ivme kazandırıyordur yeni oluşuma saygıya. Size çok katılıyorum; belki de her zaman ve en çok, sadece hayatın kendisinin ne kadar kutsal olduğunu akılda tutmalıyız.

Sevgilerle.

Neriman - 2 Kasım 2010 (15:35)

Sevgili Neriman Hanım, çok çok tebrik ederim. Sağlıklı ve harika bir hayat dilerim hem bebelere hem de sizlere. Dediğiniz gibi mucizevi bir sorumluluk teslim alınıyor. Bu oluşumun, ana rahminin dışındaki gelişiminin her adımında da ana-babanın sorumluluğu ve etkisi çok büyük. Sevgi ve selâmlarımla.

Alper Uzun - 12 Aralık 2010 (17:43)

Değerli Alper Hocam, çiçeği burnunda (2 günlük) Derkenar okuru olunca şimdi farkettim fevkalâde etkileyici yazınızı. Bir de Neriman Hanımefendi yeni doğan ikizlerinden söz edince (sağlıklar diliyorum) ben de dayanamayıp geçtim klavyenin başına.

Efendim, 1 Aralık günü torunum Su merhaba dedi yaşama ve ilk kez dede oldum. Doğuran kızım Sıla'ydı… Aman da aman! ne hoş duyguymuş dede olmak. Derlerdi de asla inanmazdım.

Ancak sizlerle asıl paylaşmak istediğim elbette ki torunumun doğum ilânı değil, evlâtlarımızın gezegene geldiği koşullar. Daha açıkçası, 60 kûsur yıldır yaşıyoruz, üstelik Türkiye'de! Eh, gençliğimizde de rahat durduğumuz söylenemez, daha kıçımızı yıkamayı öğrenmeden başladık yüksek siyasete(!)

Hikâyenin gerisinide zaten siz tahmin edersiniz.

Söylemek istediğim, Alper Hocam, bizim kuşaktan kaç kişi anne-baba olduğunda sizin şu an gözümüze soktuğunuz, beynimize çaktığınız mucizevi güzelliklerin farkındaydı? O tarihlerde bu yazınızı okusaydık algılar mıydık zannediyorsunuz? Vallahi anneleri bilmem ama bir baba olarak bendeniz o kadar çok meşguldum ki(!) Kendi tarihimiz konusunda tek bir kelime bilmediğim halde Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarihi ile Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin amcamın özyaşam öyküsünü(!) okuyordum.

Değerli Hocam, yazınızın sonunda bizi acımasızca fırçalayıp, yerin dibine sokmuşsunuz. Yerden göğe kadar da haklısınız. Az bile söylemişsiniz. Yalnız somut koşulların somut tahlilini yapınca(!) ben çok utandım yaşadığım hayattan ve…

Macit Cününoğlu - 13 Aralık 2010 (12:18)

Anne ve baba olmak mucizevi bir duygu. Biz bu mucizeyi yaşarken bize bunları yaşatana Yaradan'a şükretmeyi ne kadar düşünebiliyoruz. Doğum gerçekten de olağanüstü bir olay. Siz de bunu çok güzel ifade etmişsiniz. Bazı duygu durumlarını insan yaşamadan anlayamıyor ne yazık ki.

Olumsuzluklar hep başkalarının başına gelir, bizlerse hep kusursuz olanı yaşarız. Annelik duygusunu yaşamaya dirençle başlayanların da olduğunu ve bebeğin doğumundan çok her şeyin hayırlısını istememiz gerektiğini hatırlattınız.

Teşekkürler.

İdealist - 22 Mayıs 2011 (21:36)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

126