Patronsuz Medya

Bugün de akşam oldu

  Alper Uzun - 19 Haziran 2012


Usulca omuzuna dokunarak, sordum: Aslında hiç de 91 yaşında hissetmiyorsunuz di mi? İçinizdeki genç kadın hâlâ yirmibeşlerinde belki daha da genç ve siz de kesinlikle 90'larınızda değilsiniz di mi?

İşte bu soru sanki çok gizli bir bilginin varlığından benim de haberim olduğunun işareti gibiydi. Bu sözler ağzımdan çıkmadan öncesine kadar sakin ve durgun konuşan bu yaşlı kadın, birden gözlerini daha da fazla açarak, evet evet aynen öyle! diye heyecanla yükseltti sesini.

İçim bir tuhaf olmuştu. Bunun bilinmesine o kadar mutlu olmuştu ki, hemen yanında duran damadına da dönerek bak bu çocuk çok haklı aynen öyle dediği gibi deyivermişti. Sonrasındaki muhabbetimiz ise daha da renklenmişti. 91 yaşındaki o kadından artık eser yoktu.

Düşününce fark ettiğim bir durum var, o da yaşlı insanlarla ve çocuklarla hakikaten çok iyi anlaşıyor oluşum. Bu biraz sabırlı olmamdan, biraz empati yapmanın ucunu fazla kaçırmam ve bir de meslekî deneyimlerden geliyor diye düşünüyorum.

Yaşlılık ve çocukluk iki zıt kutup olmasına rağmen benzerlikleri bir hayli fazla. Yok yok, ikisinde de insan bakıma muhtaç filân yorumlarına girmeyeceğim. Benim anlatmak istediğim şeyler bambaşka. Daha çok hayata dair. Hani bir varmış bir yokmuş kabilinden yaşanan hayatlarımıza dair. Sonsuz zamanın bekçileri gibi, hiç gelmeyeceğini, düşündüğümüz anlara ve değer bilmememize dair.

- Kabul etmesini bileceksin. Yaşlanmak da hayatın bir parçası. demişti bir yakınım.

- Evet hayatın bir parçası ama kabul etmek ise çok ayrı bir durum. diye cevap vermiştim.

Yaşınız ilerledikçe her geçen günün ardından biraz daha yavaşlayan, eksilen bedenlerimizin farkına ancak yıllar araya büyük farkı koyduğunda varabiliyoruz. Bugün de akşam oldu. derken büyük babam, ben ama yarın da yeni gün olacak diye cevap veriyordum içimden.

Bugün de akşam oldu yaklaşımı aslında epey moral bozucu bir durumdu. Bunu ileriki yıllarda da pek kabullenmedim Sanki umutsuzluk aşılıyordu. Halbuki durum tespitiydi. Geçen zamanın farkına varılmasıydı.

Yine de sevemedim. Ben hep yarın da yeni gün olacak diye yaşamaya özen gösterdim. Umutsuz yaşanmaz ki.

Bedenlerimizin adeta bizi giysi gibi sardığı bu hayatta, kıymetini hiç bilmememiz ve ancak yaşın ilerlemesi sonucu ya da bir takım talihsiz kazalar, hastalıklar sonucu bedenlerimizin ne denli önemli olduğu fark etmemiz ise pek bir acıklı durum. Fiziki değişimler başladıkça ve bu değişimler sadece sağlık problemleri ile değil, her aynanın karşısına geçişimizde, her vesikalık fotograf çektirmemizde yüzümüze bir tokat gibi vuruldukça farkına varıyoruz. Bu farkına varış iyi de ama geçici oluyorsa kısa zamanda hayatın o meşhur koşturmacası içinde yine kaybolup gidiyorsa o da yazık. Sağlıklı yaşadığımız her günü bir hediye olarak görebilmek ise epey bir olgunluk istiyor.

Yaşlanmak ise çok tuhaf bir durum. Doğal diyoruz ve kabulleniyoruz, halbuki tıpkı yazının başında sözünü ettiğim 91 yaşındaki teyze gibi iç dünyamızda ya da kalbimizin ve aklımızın derinliklerinde hiç de o kadar ileri yaşta olduğumuza inanmıyoruz.

Belki de şu karşıdaki sokaktan biraz önce geçen kızdan çok daha güzel ve alımlıydı o teyze. Ama bize göre o teyze ya da diğer yaşlı insanlar hiç bir zaman genç olmadılar. Yaşlı doğmuşlardı, bastonları ve iyi görmeyen gözleriyle bu dünyaya gelmişlerdi.

Bedenlerimizin farkına varmamamız epey düşündürücü bir durum, hani arabamızın yağını suyunu her 3000 km'de bir, özenle kontrol ederken ve itinayla üzerinde çizik, göçük oluşmuş mu diye takıntılı bir şekilde etrafında tur atarken, park edip de eve çıkınca her fren sesiyle pencereden kafamızı uzatıp ulen benim araba mı yoksa? şeklinde titreyen endişelerimizle bakarken, söz konusu bedenimiz olduğunda arabamızın yağ değiştirme zamanını bildiğimiz kadar bile bilmiyoruz kanımızdaki kolesterol seviyemizi. Zararını bizzat görmeden ne yediğimiz, ne de içtiğimiz umurumuzda. Sanki bize lutfedilmiş de verilmiş her şey, buna bu beden de dahil.

Yaşlılığın gelmesi kaçınılmaz olsa da hızı çoğu zaman bize kalıyor. Beyaz atlı prensini bekleyen genç kızlar gibi hayal ediyoruz yaşlılığı. O yaşlanmış olmaya inanamama duygusunun daha gençken farkına varabilsek belki de daha mutlu yaşayacağız. Bugünün de akşam olacağını bilsek ve ertesi günün umutlarını içimizde tutarak yaşayabilsek belki de dünya bu yazıdaki dilekler kadar ütopik olacak.

Ama neyse, biz yine boş verelim. Tek atımlık hayatlarımızı hem kendimize karşı ve de birbirimize karşı umursuzca harcayalım. Sonra yaşlanınca farkına varırız nasıl olsa.

Yorumlar

… hani arabamızın yağını suyunu her 3000 km'de bir, özenle kontrol ederken ve itinayla üzerinde çizik, göçük oluşmuş mu diye takıntılı bir şekilde etrafında tur atarken, park edip de eve çıkınca her fren sesiyle pencereden kafamızı uzatıp ulen benim araba mı yoksa? şeklinde titreyen endişelerimizle bakarken…

hakketten de ilk araba aldığımda böyle bir ves vese hali yaşamıştım bende abi. ilk gece zabaha kadar uyumadım gittim geldim pençereden baktım araba yerindemi diye.

mal canın yongasıymış derlerya ondan böyle oluyor alper abi, arabaya şu kadar para saydık. ya cana… hiç, havagazı. haydan gelen huya gider demişler. dememişler mi?

ismail köse - 20 Haziran 2012 (20:21)

Sabahın erken saatlerinin eşsiz güzelliği tartışılmaz değil mi? Ne güzel olur sabahın serinliği, günün el değmemişliği, güneşin daha yükselmeden önceki insanı sıkmadan aydınlatan parlaklığı, serin gölgelikler…

Saatler ilerlerken, güneşin en parlak haliyle hayranlıklar uyandırır gün ortası. Herkes hayrandır o güzelliğe; tüm detaylar görülür, çevre ışıl ışıldır. Güneş güçlü, etkileri akut ve sonuç alıcıdır.

Gün sona yaklaşırken, güneşin parlaklığı azalmaya başladığında, gölgeler uzayıp da yeniden serinlik çıktığında, güzellikler sona ermiş olur mu hiç? Günün geçen saatlerinin hesabının yapıldığı, günün yorgunluğunun atılmaya çalışıldığı o akşam üzerleri ve izleyen saatlerin tadını çıkartmak gerekmez mi?

Günün hangi saatinde olursanız olun. Her saatin kendine göre bir güzelliği, bir tadı, bir albenisi var. Akşam oldu diye hemen perdeleri çekip, kendimizi karanlık, havasız odalara kapamayalım. Güneşin parlaklığının sağladığı kadar muhteşem olmasa da ayışığının da bir romantizmi; gölgede kalmış olsa da depolanmış deneyimlerin derin bir felsefesi yok mu?

* * *

Yaşlanmak çok güzel bir duygu olmalı bence. Zira uzun yaşamanın başka bir yolu yok. Yaşlanıyorsanız, uzun yaşıyorsunuz demektir. Ne mutlu size!

Melih Özel - 20 Haziran 2012 (20:50)

Sevgili İsmail, mal canın yongası derler haklısın ama sanırım yonganın önemi canın yanında sanki daha da büyümüş çoğumuz için ne yazık ki.

Sevgili Melih Hoca, yaşlanmak olgunlaşmak güzel bir duygu belki de ama yine de güzellği sanki çokça olgun insan olabilmekte saklı diye düşünüyorum.

Bu arada zaten ben de umutsuz da yaşanmaz ki derken, umut her zaman var hayatın akşam üstülerinde de, gece yarısında da. Dediklerinize katılıyorum.

Alper Uzun - 21 Haziran 2012 (17:45)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

119