Patronsuz Medya

Hesaplaşma

  Seyit Balkuv - 18 Ocak 2009


Üniversite yılları. Takvimler kavak yeli fırtınası veriyor. Saçlarım kafa derimi tahliye etmede. Gönül uçan kuşa âşık olmaya soyunmuş. Ego desen karizmayı çizdirmeme derdinde. Salgı bezleri seferberlikte, kendi hormonunda boğulma hâllerindeyiz.

Duygularımı açma cesareti gösteremediğim kız arkadaşımı 3 kilometre yürütünce dilim çözülüyor. Onda yorgunluktan itiraz edecek hâl kalmamış galiba. İşler yolunda anlaşılan. Kule! Kule! Havalanmak üzereyim, uçuş için izin istiyorum!

Hele ayaklar yerden kesilmeye görsün, insan kolayca saçmalayabiliyor. Meselâ ilerleyen günlerde onun günah olduğunu düşündüğü bir davranışının ahiretteki hesabını üstüme alıyorum. Şakacıktan değil hem de ciddi ciddi. Şu âlicenaplığa, şu babayiğitliğe bakar mısınız lütfen?

Aman ne âlâ, kendiminki bitti, başkasının geçmişinin yükünü omzuma alıyorum. Başkasının yüzleşemediği geçmişi ile ben yüzleşmeye soyunuyorum. Hesapta tabii. Kendimizi düze çıkardık, âlemin kamburu için tasalanıyoruz. Eh, kafa öyle hülyalı olunca, çekirge bile yer insan.

Oysa bırak başkasını, kendi geçmişi ile dahi tam anlamıyla yüzleşebilir mi insan? Müthiş bir hafızamız olsa, geçmişte tüm incittiğimiz, hakkını yediğimiz, kıskandığımız, yalan söylediğimiz insanları tüm detaylarıyla hatırlıyor olsak, yüzleşebilir miyiz o geçmişle?

Hepsini tek tek arayıp, bütün kabahatlerimizi ortaya döküp özür mü dileyeceğiz. Aradığımız kişi alttan almayıp bizi bağışlamadığını söylerse, unutulmuş hesapları alevlendirirse ne olacak? Yoksa hatalar ve yanlışlarla dolu geçmişimizi beynimizde mütemadi pörtletecek, sırtımızı mı kamçılayacağız?

Hadi tüm eziyetlere katlandık, yüzleşme vazifemizi ifa ettik diyelim, bu bizi arşıalâya mı taşıyacak? Kirli defterlerimizi kapatacak, geçmişe sünger çekecek ve bebekler gibi uyuyabilecek miyiz? Artık bizi en halisinden yepyeni bir hayat mı bekliyor olacak?

İnsanların savunma mekanizmaları ile vicdan muhakemeleri arasında bir denge vardır. Yani egonuza bir saldırı yapıldığında yahu acaba onu istemeden kızdıracak bir şey mi yaptım sorusuyla kılıcını çekip haddini bildirme arasında gider gelir insan.

Tabii her insanın farklı eşik değeri vardır. Savunma mekanizmasını kullanmayı sevenler için kristal fanusta konforlu bir hayat sürmenin diyeti, duyarsız, titreşmeyen, paslı bir yürektir. Vicdanını her şeyin önüne koyanlar doğayla, hayatla ve kendileriyle buluşmanın ödülünü, yaralı bir kalbi taşımak bedeliyle öderler.

Eşik noktası vicdana yakın olan zaten daha az küslük yaşar. Yaşasa da kolayca barışıverir. Ama ego devrede olunca öyle mi ya? O zaman barışma ancak hadi uzatmayalım deyip öpüşüvermekle olur, eski defterleri açıp, maziyi didikleyerek değil. Hatta o bile yapılmaz genelde. Birbirleriyle konuşmayan insanlar önce ufaktan selâmlaşmaya, sonra havadan sudan konuşmaya başlar. Öylece barışılmış olur.

Siz hiç geçmişi didikleyip bir orta yol bularak barışan birini gördünüz mü? Ben hiç görmedim. Tam tersi, arızalar deşildikçe çözümsüzlük kronikleşir. Çocuk kavgalarını boşuna mı oldubittiye getirilirler; hadi öpüşün barışın bakayım diye?

Çünkü geçmişin yükü dağ gibi çöker insanın omzuna. Parmağını kıpırdatamaz insan. Söylemesi kolay, yapması kolay gibi gözükmesine rağmen imkânsız denecek kadar zordur geçmişle hesaplaşmanın. Bazen teşebbüs dahi edilmese daha iyidir aslında.

Peki eski defterleri açmak külliyen beyhude bir hareket midir? Değildir tabii, pişmanlık, özür, bağışlamak, haldaşlık, empati, hataların gözden geçirilmesi gibi davranışlar egonun keskin köşelerini törpüler, döne döne aynı çıkmazlara girilmesini engeller.

Ama yine hatırlatalım: Bu yolda yürüyorsanız duyarlı birisiniz demektir ve doğanız gereği zaten zayıf olan savunma mekanizmanızı haddinden fazla inceltiyor olabilirsiniz. Oysa dış dünyanın sizdeki incelmeyi kutsamaya niyeti yoktur. Tam tersi, kurtlar sofrasında ataklar en zayıf olan yerinizden yapılacaktır. Tüm bunlar sizi yaralayabilir. Sessizleşmenize, asosyalleşmenize ve içinize kapanmanıza sebep olabilir.

Tam tersi, savunma mekanizmanız fazla çalışıyorsa özrün yarattığı erdem kabuğunuzu delip vicdanınıza ulaşamaz. İlk bakışta erdemli bir davranış gibi görünen özür dileme ve geçmişle hesaplaşma teşebbüsünüz, zıt ideolojilerle horoz döğüşü yapmanın ötesine gitmez çoğu kez. Zıt ideoloji diyoruz ama karşıt ideolojilerin neferleri ikiz kadar birbirine benzetilebilir aslında. Zira iki taraf da aynı saldırı kalıplarıyla, aynı hırçınlıkla ego savaşının galibi olmak istiyordur. Kimsenin vicdanla işi kalmamıştır yani.

Aslında geçmişle yüzleşme çabasının biricik faydası, bugünle yüzleşmenin yolunu açıyor olmasıdır. Fakat bugünle yüzleşebilmek de hiç kolay değildir. Yıpratıcıdır, zordur. Ama hiç olmazsa imkânsız değildir, yapılabilme umudu vardır.

Şimdiyle hesaplaşmak, özellikle sevmediğimiz huylarımızla yüzleşmek, onların varlığını ve neye benzediğini anlamaya uğraşmak demektir. Kendim hakkımda bilmem gereken ne var sorusuyla başlayan süreçtir. Sonu yoktur, ölçülebilir değildir. Bedeli çoktur, ödülü de vardır ama tarif edilebilir değildir. İşte insanın kendi üzerinde yapabileceği esas devrim budur, geçmişi gagalayıp durmak değil.

Tabii tüm bunlar bir çabadır, bir iştir. İnsanoğlu ayaklarını uzatıp keyfine bakmak varken böyle meşakkatli işlere soyunmaktan imtina eder. Zihinsel faaliyetini dişine göre bulduğu hedeflere taciz atışı yapmaktan öteye götüremez genellikle.

Yorumlar

Yıllarca çözemedim biliyor musunuz bu basit meseleyi. Ben insanların hatalarına karşı çok tahammüllüydüm ama o insanlar benim en ufak sözüme darılıp temelli gidiyorlardı.

Nerde yanlış yapıyorum diyordum hep. Yıllarca suçlu hissettim, yedim bitirdim kendi kendimi.

Sonra fark ettim ki, yanlış bende değildi. O insanların egosu benimkinden çok daha şişkindi, o kadar.

Nadire Uyar - 20 Ocak 2009 (18:34)

Bahsettiğiniz insan türü her yerde var. Direksiyondayken yayalara kızar, yaya iken sürücülere. Üste çıkınca alttakine, alta düşünce üsttekine. Ona göre suçlu hep başkalarıdır.

Mustafa Tosun - 20 Ocak 2009 (18:59)

Sayın Balkuv, şu sözlerinizin altına imzamı aynen atarım:

Tam tersi, savunma mekanizmanız fazla çalışıyorsa özrün yarattığı erdem kabuğunuzu delip vicdanınıza ulaşamaz.

Çevreme baktığımda gördüklerim bana sık sık bu sözünüzün ifade ettiklerini hatırlatıyor. Kaleminize sağlık.

Yoksa klavyenize mi demeliyim?

Nihal Ünver - 10 Şubat 2009 (09:34)

diYorum

Seyit Balkuv neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

216