Patronsuz Medya

Kadın erkek ilişkisi alış-veriş mi?

  Fersan Cevriye - 2 Ağustos 2003


Sanırım bir çoğumuz doğduğumuz günden bu yana kadın-erkek ilişkisi hakkında aralıksız süren yorumlara maruz kalarak beslendik, serpildik, büyüdük.

Erkekler bir araya gelince bu konuları neresinden ele alır hiç bilmem ama kadınlar arasında konuşulan, çoğunlukla erkeklere karşı nasıl davranılması gerektiği konusu olur. Sanki ortada bir savaş vardır da seferberlik ilân edilmiştir. Kişisel tecrübelerden yola çıkarak genellemeler yapmakta da sakınca görülmez.

Annelerimizden, büyük ablalardan, teyzelerden, halalardan, komşu teyzelerden öğrendiğimiz şey, kendi deneyimleridir çoğunlukla ve yüzde doksanı çok kötü bir ilişkiden bahseder ve inanılmaz biçimde birbirine benzer şeyler söylerler. Öyle ki; bir anlığına dalgınlıkla hepsi de yanılıyor olamaz ya! diye düşünüp inanası gelir insanın.

Sonra başlar öğütler, akıl vermeler:

- Bak kızım sen sen ol sakın bi erkeğe öyle hemen kapılma, kendini ağırdan sat, hemen verme! Hem erkek dediğin öyle duygu muygu bilmez çocuğum, elimin kiri der siler atar kalırsın ortada. Seviyosan da erkek kısmına belli etmiycen. Edersen yandın gitti. Ama ucundan azıcık göstermeyi de ihmal etmiicen ki bu sefer de elinden kaçırmayasın. Akıllı olucan. Kendini koruycan. Hazineni koruycan. Bedavaya vermiicen. Tamam mı güzel kızım, evlâdım?

Erkeği elde edilmesi ve elde tutulması gereken, değerli hazineye gözünü dikmiş duygusuz 'alıcı', kadını da yüksek fiyatlı hazine sahibi 'satıcı' diye tanımlayan ve ilişkiyi alış-veriş gibi ele alıp, kâr-zarar kritiği yapan bu düşüncenin asıl mimarı kimdir/kimlerdir, bilemiyorum doğrusu.

Verilecek o mühim 'hazine'nin verilme koşullarını değerlendirmeye almak (çoğunlukla kadın cinsine özel olduğu varsayılan) yoğun duygusallıktan mı kaynaklanır yoksa kendini merkeze koyuyor olmaktan mı bunu da bilemiyorum.

İşin en ilginç yanı da gerçeği yansıttığı şüphe götürür bu saptamalarda erkeğe atfedilen hallerin doğal karşılanmasıdır.

Çoğumuz bu telkinlerle büyüdük ve az ya da çok ölçüde de olsa etkilendik. Sorgulamadan aldık attık bir köşeye ve belki de en ihtiyaç duyduğumuz, düşünmenin ızdırap olduğu zamanlarda, ilişkilerimizdeki sorunları bu bilgiler ışığında çözmeye çalıştık. Nedense her seferinde de çuvalladık ve daha da derin bir inanışla bağlandık hatalarımıza.

Yine de bizi yönlendirenin, etkileyenin sadece yakın çevremizdeki kadınlar olduğunu söyleyemeyiz sanırım. Bu hem onlara haksızlık olur hem de küçük bir pencereden dünyanın tamamını görmeye çalışmaya benzer.

Bazen öyle açıklamalar duyarsınız ki, önce sıradan bir alışkanlıkla farketmez ve Doğru yaa! dersiniz. Sonra düşünce hızıyla doğru orantılı bir süre zarfında aklınız başınıza gelir. Yok artık o kadar da değil! dersiniz. Hatta o lâfı edenin de durup düşünse aynı şeyi diyeceğini hissedersiniz.

Meselâ, erkeklerin aslında sevgi yoksunu ve sevişmeden bîhaber oldukları halde bunun farkında olmadıkları konusunda kadınlar tarafından yapılan genellemeler bende az önce bahsettiğim etkiyi yaratıyor.

Bu tür genellemelerden bir sürü sonuç çıkıyor. Ve dahası, söyleyene değil söyletene bakası geliyor insanın.

Her tarafımızdan -farkında olalım olmayalım- bizi sarıp sarmalayan medya araçlarının hayatımızın en hassas noktalarına kadar nasıl nüfuz ettiğini görüyorum bu vesileyle tekrar.

Öncelikle -özellikle de çok okunan- sevgili köşe yazarlarımız tarafından konusuna göre kişileri değişen ve sık sık üzerinde durulan eğitimli/eğitimsiz sınıflandırmaları; sevgi ve sevişmenin bilmem kaç altın kuralını ve kimin daha çok/iyi sevdiğini/seviştiğini sınayan testleri yayınlayan dergi ve gazete ekleri geliyor aklıma.

Çoğunlukla yazarın kişisel deneyimlerini, bulunduğu yerden hayata bakışını yansıtan sınıflandırmalar, verilen hazır reçeteler, 'düşünmeden ve çaba sarf etmeden sonuca ulaşma' eğilimindeki insanı anında kuşatıyor ve gerçek anlamda derinleşmenin kendini ve etrafını anlamaya çalışmanın önüne geçiyor olmalı.

Yoksa nasıl olur da insanlar aslında deneyimlemedikleri şeyler hakkında böylesine kesin sonuçlara ulaşırlar, değil mi?

Diyorum ki; bakış açımızda bir değişiklik yapsak, bize öğretilen ve önerilenleri, testleri, yorumları bir tarafa bıraksak. Yani beynimizi sıfırlasak ve bu sefer 'korku'yu değil 'sevgi'yi oturtsak baş köşeye.

O zaman da kendimizi bir savaşın içinde, karşı cins tarafından mağdur edilmiş, zorlanmış, eli kolu bağlanmış mı hissederdik? Yoksa kendimize ve karşımızdakine hesapsız ve sevgiyle yaklaşmanın ödülünü birlikte toplama şansını mı elde ederdik?

Belki sevmeyi öğrenebilirsek hayatı kendimize zehir etmekten ve her an saldırıya uğrayacakmış gibi kalkanlarla dolaşmaktan vazgeçebiliriz. Tabi yine hazır reçetelerle sınırları çizilmiş sevgiden bahsetmiyorum. İnsanın içinden gelen, öyle şarta şurta bağlanamayan ve sınırlandırılıp tanımlandığında da sakatlanan şeyden bahsediyorum.

İlk adım olarak; kendimizi pazar malı gibi görmeyi bırakıp değerimizin, kimliği belli saklı hazinemizden değil insan olmamızdan kaynaklandığını anlamaya çalışmakla başlayabiliriz.

diYorum

Fersan Cevriye neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

97