Patronsuz Medya

Yücel Yaman nihayet Derkenar'da

  Yücel Yaman - 30 Ekim 2010


Sevgili Necdet Şen, Derkenar adlı internet sitesinde Küstüm Siye! Gelme Biye! başlıklı yazında, şahsımla ilgili adımı da birkaç kez anarak anılarını yazmışsın…

Anı yazmak çok güzel ve cesurca bir girişim. İnsanı evrensel standartlarda oluşturan, tanımsızlıktan çıkaran güçlü bir yaptırım, her Türk anı yazamaz, senin yaptığını yapamaz… Çünkü Türk 200 yıldır üretemez. Üretme gücüne sahip olduğunu hisseden bir Türk olarak seni kutluyorum. Ama gerçekten üretiyor musun? Ürettiğinde koca dünyanın her yöresinden Aman Necdet abi çizse de biz de okusak diye bir talep alıyor mu?

Yazdıklarından da geç haberim oldu. Üstelik beni hiç hak etmediğim halde karikatürde önemli bir ekol yaratan rahmetli olmuş çok usta biriyle karşılaştırarak yapmışsın bunu…

Anılarda senle aramızda 1984 başlarında, ben Karagöz Öğrenci Ansiklopedisini çıkarırken yaşadıklarını para odaklı hayattan alınan dersler gibi okurlarına sunmuşsun. Oğuz Aral'ı ve beni senin gibi üretimden gelen, dünyanın her yöresinde çizebilecek, baş tacı edilebilecek yaratıcı gücünü sömüren kötü kapitalist örneği olarak tanıtmışsın…

Hiç itirazım yok… Ben kötü kapitalistim. Sömürürüm. Tuttumu bırakmam…

Doğrudur, hayatı yaşayan her canlının çıkardığı bir ders vardır. İnsanlar, filler, inekler, çakallar, karıncalar, bitler, hatta bitkiler yaşadıklarından ders çıkarırlar. Çıkardıkları dersler zaman içinde canlının genlerinin niteliğini oluşturur. Ama yaşadıklarından anı elde edenler ve yazanlar sadece insanlardır. Ama Türkiye'de insanlar kolay kolay anı yazamazlar… Çünkü anı yazmak insanın öz gücüyle, kedine güveni ile çok ilgilidir. Bu öz gücü, güveni özellikle yaşadığımız ışık hızı çağında farklılığını fark etmiş, bu farklılığı Paris'te, Newyork'ta, Londra da pazarlayabilecek insanlar anı yazarlar… Tabi bir de Atatürk gibi daha anasından doğarken toplumu kurtarma misyonu ile yüklenmiş olanlar. (Anılarını, onların yazması da gerekmez adlarına yazılabilir.) Anılarını yazmayan, yazamayan Türkiye'de yaşayan, genel nitelikleri itibariyle adlarının başına memur, militan, mürit sıfatı eklenenlerdir. Salt onlar, anı yazamazlar… Ne yazsınlar yani, yönetmelikleri şöyle çiğnedim, böyle çiğnedim, şeyhime karşı şöyle direndim, onu aşmak için şunları şunları yaptım, şefim şöyle buyurdu ama ben ona uymayıp dediği gibi davranmayarak şu kahramanlığı yaptım, Babıali'yi bastım sadrazamı öldürdüm filân mı diyecekler…

Murit, memur, militan olmadığını göstererek, hayatını belgelemek istemişsin… Meselâ kendisini sağlık bakanı yapan, Cumhurbaşkanı iken de öldürülmek istenen Özal'ın, kendisine gizlice söylediği o militanı, suikasta azmettiricinin adını bilmenin dayanılmaz acısını ve ağırlığını 17 yıl kafasında her gün ve her dakika yoğun yaşayan eski bir sağlık bakanı gibi davranmamışsın. Bu ağırlığın ve sorumluluğun insan vicdanına ördüğü hapishane duvarlarının zindanında yıllarca yaşamaktansa senin gibi bölük pürçük davranmak da evlâdır… Seni takdir ediyorum. Bu yazıyı yazmak için ne kadar süre benle uğraştın kafanda kurduğun kafesin içinde? Onu da yazsaydın keşke!

Bana dostunu ve düşmanını söyle senin ölçeklerinin koordinatlarını sana avucumun içi gibi tanımlayayım. Oğuz Aral ile ilişkilerini, hele onun parasal boyutlarını bilemem. Üreticiliğinin, yani bir işçi olarak üretimden gelen vazgeçilmez gücünü, yaratıcılığının mihenk taşı olan ürünlerinin ölçüleceği kapitalist insan tipi ben değilim. Yanlış kapıdasın… Oğuz Aral bu kapı olur muydu bunu da bilemem. Ben kendimi, projelerimi yapacak rasyonel ve dünyayı kavramış bir kapitalisti Türkiye'de bulamadığımdan kapitalist rolü oynamak zorunda bırakılmış biri olarak görürüm.

Beni kapitalist olarak algılayarak, benden alacağını tahsil etmek için verdiğin amansız sınıf mücadelesi senin iş gücünü satan ve dünyanın her yöresinde emeğini satarak geçinebileceğin gücünü göstermez…

Burada yanılgın başlıyor.

Beni ve misyonumu, sana bakış açımı görmemişsin. Gözlerin görememiş. Algılayamamışsın. Bir misyon adamı olarak sana anlattığım, daha doğrusu vehim ettiğim Walt Disney olabilir mi bu delikanlı diye çektiğim el enseler sende hiç bir titreşim yapmamış. Seni İdris Küçükömer ile tanıştırmışım… Peki anlamış mısın rahmetli hocamı? Kendine şimdi bu soruyu sor bakalım… Cevabını da Derkenar'da yaz. İzlerim Derkenarı…

Beraberliğimize vesile olan ansiklopedi'nin adının neden Karagöz olduğunu çok anlatmıştım sana bir zamanlar… Karagöz adını yazında leblebi gibi rahatlıkla kullandığına göre bu anlattıklarım da bir kulağından girmiş bir kulağından çıkmış… Üstelik bilgi çağının eşiğinde konuşmuştuk bunları 1984-85… Sen şimdi bilgi çağının açılış döneminin ürünlerinden interneti de icat edenlerin sunduğu ilkel haliyle tepe tepe kullanıyorsun. Bir kere kendine sorup bu gâvur icadı interneti nasıl geliştiririm ve okuyucularımla bir masada konuşur veya yazışır gibi yaparım, data yı da knowlodge a dönüştürüp bir tornavida gibi 75 milyonun aralarında ve tüm dünya ile ilişkilerinde karşılıklı etkileşmelerinde kullanırım diye sormadın. Tırşık çorbasının hakkını aramadın. Tüm zamanlarda unique ve nevi şahsına ait olan kendini ait hissettiğin kültürün bir parçası olan bıttım sabununa, Divriği Ulu Camii'ne karşı bu gün herkesin yaptığı gibi bir mürit/militan/memur gibi davranıyorsun… Okuyucularına da internet üzerinden kul larına, tebaasına vaaz veren tek yönlü bir şeyh edası ile bu işi yapıyorsun.

Karagöz (yani gölge oyununu) ta Endenozya'dan başlayarak Fas'a kadar yayılan antik dünyanın tez ve anti tizi kullanarak bunu hayattan tiplerin ağzından eğitimde, eğlencede 2500 yıldır kullanılan tekniğini de hiç algılayamamışsın… Boşa konuşmuşum. Pegasus'u, Hz. Muhammedi miraca çıkaran Burak'ı hiç algılamamışsın. Algılasaydın Karagöz ve hatta yaptığın Derkenar bugün başka bir şey olurdu… Sana ayrıntılarla anlattığım projeyi, bir fareden esinlenerek yaratılan Walt Disney imparatorluğunun karşısında neden yenildiğimi şimdi daha iyi algılıyorum. Tabi yenilen sadece ben değilim, tüm dünya yenildi, ama mücadele edenlerin arasında sen yoktun. Bu kavgayı kapitalist olan benim omuzlarıma yıktın. Halbuki ben, kayalara tohum ekmişim. Tez, anti teziyle bir bütündür. Haklısın senin gözünde Karagöz Öğrenci Ansiklopedisi diye değişik bir ansiklopedi yayınlanmıştı bir aralar denilebilecek sıradan bir yayındır. Dedim ya, üretimden gelen yaratıcı gücünü(!) çalıştığı işte kullanmadan, alacaklı işçi senin gibi olur ise, o işçinin kapitalisti de benim gibi olur… Yaratıcı işçi hamiledir. Her hamilelik 9 ay on gün içinde çocuk doğurmak zorundadır. Bak sevgili Şen; bu kayaların üstünde kendime zulüm ettiğim düşüncesini yaşadıkça daha çok görmem acıların en etkilisi… Senden ümidimi 34. fasikül'ün arka kapağındaki Einstain'e ait Hiç ışığa bindiniz mi? haberini resimlemeni istediğim sırada kesmiştim: beni dinlerken beklentim haberi resimlemen ve hatta bu projenin içinde olayım, hatta ortak olayım demendi. Bu cevabı senden boşa beklemişim. Çünkü sana Karagöz'de, ne derkenar formunu çıkarar tarihi özden hiç hamile kalmamıştın…

Yazında anlatılan ve aramızda olup bitenlerin tümü genel çizgi olarak doğrudur. Benim hiç hatırlamadığım, seni yücelterek, ruhunu okşayarak, 200 yıldır sivil asker bürokratlarca (Kapitalist görmedin sen daha) babanın, babanın babasının, büyük dedelerinin ezilen yaratıcılığını ayağa kaldırmak ve seni dünya piyasalarına Walt Disney gibi bir yaratıcı, bir sanatkâr olarak benim patronluğumda sokma girişimim sonuç vermedi… Sende yarattığım etki, şapka ve kıyafet inkılabı gibi olmuş… (Derkenar sözünü kimden nerede duydun ve uyguladın, açık yürekli ol, onu da yaz.) Senin cephenden, hafızanın gücü açısından, alacağını hiç bir kapitalistte (!) bırakmama kararlığın ve üretimden gelen gücün açısından bu anılarda her şey mükemmel, çok başarılı anlatılıyor… Ama unuttuğun bir şey var: Hayatı her kes kendi gözünün kapasitesi ile görür, beyninin algılayabileceğini de algılar. Ben ise rakının ve kavunun lezzetini tadanların, bulgur pilavına kaşık sallayanların, kokoreç ve acılı kebaptan hoşlananların yaşadığı bu topraklarda onları dünya ile bütünleştirme derdini taşıdım… Hayatım bu kavga ile geçti. Benim kapitalistliğimin tanımı, bu kavganın omuzlarıma yıktığı sorumluluktan ibaret. Keşke sen bunları yapmak isteyen benim kapitalistim olsaydın. Bende senin ücretli ustan…

Ben bunca yıl sonra seni, eski eşimi ve o gün çevremde bulunanları zamana havale ediyorum. Bir gün küresel dünyanın ustaları gelip, ülkemde, bunları ve düşündüklerimi senden önce yaparlar ise bunun sorumluluğunu duy. Ne de olsa benden gençsin. Benimle ilgili olarak tüm anılarınıza saygılıyım. Çünkü bu anılar bana insanı ölçme fırsatı veriyor. Yücel Yaman, bütünlüğü olan bir yaşam projesi idi. Önce 1970'lerde Vardiya Yayınları'nda kitlelere vulgarize edilmiş bilgi ile ulaşma yöntemini aradı. Ardından kitlelerin sahip olduğu yerel bilgilerinin derinliğinin sondajını Yurt Ansiklopedisini yayınlayarak yaptı. Ardından yerel ve kimlik farklılığı bilgisinin insan ile ilişkisinde doğru yöntemi bulmak için Karagöz Öğrenci Ansiklopedisini ve onun metodunu tüm doğu toplamları için üretti. Ardından bilgiyi mobil veya sabit bir lokasyon ile ilişkilendirerek ışığa bindirmenin ve Türkiye'yi (doğuyu) küresel dünya ile bütünleştirmenin yöntemini denedi. Bunun için digital harita ve planları, yani akıllı mekânları data ile ilişkilendirerek onların bir akıncı ordusu gibi konwlodge laşarak dünyaya salınmasını sağlamak istedi. Bu hayat projesini, 18. yy'da buharı ve elektriği algılayamadığından, kendisine tuzak kuran sivil ve asker paşaların denetimine düşen, bu günlerde kısmen kurtulmaya çabalayan bir toplumun yapı taşı olan insan/bireyin yeniden doğumu olarak gördü. Birey'in yeni doğan ve yeni özgür bir kişilik oluşturmaya çalışan farklılığını, fark etmiş ve bunu yaşadığı coğrafyanın bayrağı gibi bir nettaş olarak tüm dünyada sallayacak kişilikli insanların oluşmasını sağlamak istedi. Bu hedefi yaşama tarzının hem tanımıdır hem amacı haline getirdi. Farklılığını fark etmiş bir Hakkâri'linin, bir Edirne'linin bu tanımı ışık hızında hareket ettirerek, bu özel bilgiyi bir torna tezgâhına dönüştürmesini sağlamak istedi. Bu torna tezgâhını da Mannhatten'de Paris'te, Moskova'da çalıştırmak en çok sevineceği başarı olacaktı. Halen bu amaç için yaşıyor Yücel Yaman. Necdet'i ışığa bindirememiş olabilirim, ama bu toplum yeni Necdetler üretiyor. Üzgün değilim. Ama bu hedefe çok az bir zaman kaldığını biliyorum. Eğer Necdetler yapmaz ise bunu kısa sürede, George'lar, Hanslar gelip Türkiye için yapacak. Kapıda bekliyorlar. Ne yazık ki kayaların üstünde, kızgın güneşin altında memur ile mürit ile militan ile bu kadar oluyormuş. Necdet, henüz yaşın genç, bu makûs tarihi ve talihi değiştir! İnsanların önünü açacak bir şeyler yap…

Yorumlar

Yazı güzel de hâlâ üzerine yatılmış el emeği konusunda tatmin olamadım ben. Çok büyük hedeflerim vardı o yüzden paranı vermedim. Bana anlamlı bir önerme gibi gelmiyor. Büyük hedefler bizi insan olmanın gerektirdiği asgarî ahlâkî ilkelerden azade kılmıyor kanaatimce.

Vahap Demir - 1 Kasım 2010 (15:47)

Emeğin karşılığının ne için verilmediğine dair bir iki cümle bulurum düşüncesiyle üç kere okudum yazıyı ama nafile. Bir yerlerde mecazlı-kinayeli saklı ise bilemiyorum. Değilse amacına ulaşamamış, menzil-i maksuda varamamış demektir.

Hayır, madem daha girizgâhta atıfta bulunuyorsunuz en azından mevzu ile alâkalı bir cümle kurun.

Sizin ifade ettiğiniz mefhumun muhalifinden hareketle;

Birilerinin iş gücünü kullanarak, dünyanın her yöresine emeğini satarak geçinebilecek gücü elde edememesi, sizden tahsil edeceği alacağı için amansız bir mücadeleye girmesinin küçümsenecek bir uğraş olduğu anlamına gelmez.

Enver Turan - 2 Kasım 2010 (13:26)

Nazım Hikmet'in arkadaşı Rusyalı yazar Radi Fiş ile hasbelkader İstanbul'da tanıştım. Birkaç günde eşi ile birlikte evimde konuk oldular. Hafızam beni yanıltmıyorsa 92 yılıydı. O tarihlerde çöken Sovyetler'de dillere destan olan bir espriyi Radi Fiş benim de bulunduğum rakı masalarında ballandıra ballandıra anlatıyordu… Muhabbet sosyalizmin yeniden tarifi üzerineydi ve Sosyalizm kapitalizmden kapitalizme giden uzun ince ve çetin bir yoldur! ironisini büyük bir zevkle aktarıyordu!

İşte değerli Derkenar okurları, yaşadığım o günler bendenize 70'li yılları hatırlattı. Daha açıkçası DİSK'i, rahmetli A. Baştürk'ü ve keskin sosyalist Yücel Yaman'ları…

Önemli Not: Bendeniz o kadar önemli bir kişi değilim, o tarihlerde sadece hesap ödeme gücüm vardı ve eski yoldaşlarım şöhretlere sunulan konsomatrislik görevini malî gücüm nedeniyle bana lütfetmişlerdi! Hikâyenin devamını ilerleyen günlerde paylaşmak üzere…

Macit Cününoğlu - 12 Aralık 2010 (20:29)

Macit Bey, Radi Fiş benim için çok özel yeri olan bir yazar. Eminim birçok Derkenar okuru için de öyledir. Anılarınızı bizimle paylaşmak isterseniz çok seviniriz.

Seyit Balkuv - 12 Aralık 2010 (22:51)

Sayın Balkuv, öncelikle Merhaba. Radi Fiş yalnız sizin için değil bir kuşak için çok önemliydi. Hatta Nazım'ın Çilesi adlı eseri gençlik yıllarımızın bir solukta okunan kitapları arasında yer alıyordu. Bu arada izninizle bir düzeltme yapayım, yukarıda belirttiğim tarih 92 yılı değil, 91 yılı olacaktır. Çünkü değerli R. Fiş YÖN yayınlarından çıkan Mevlana adlı kitabını 12 Kasım 1991 tarihinde imzalayıp şahsıma vermişti. (Bu nedenle özür dilerim, söz konusu kitabın imzalı sayfasına şimdi baktım.)

Gelelim kel alâka bendenizin Radi Fiş ile buluşmasına…12 Eylül öncesi DİSK'e bağlı bir sendikada hasbelkader yöneticilik yaptım. Doğaldır ki bu görevimiz beraberinde sendikal alanda dostlar kazandırdı. İşin dedikodu kısmını bir tarafa bırakıp sadede gelirsek, yine hafızam beni yanıltmıyorsa Kültür Bakanlığı o tarihlerde R. Fiş ve eşini kısa bir süreliğine Ankara'ya davet etmiş. (Herhalde bir kültür aktivitesi için olsa gerek.) Ve söz konusu süre sonuçlandığında ev sahipliği görevini merkezi İstanbul'da olan TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) üstlenmiş. İşte bu aşamada eski bir dostum (Radi ve eşinin Moskova'dan da yakın dostu) kısa bir süreliğine İstanbul'da konuklara yoldaşlık yapmamızı istedi. Çünkü TYS'nin rezervasyon yaptırdığı otelin süresi bir hafta sonra başlıyormuş. (Üsküdar Kanaat Lokantası yanındaki bir otel, adını hatırlamıyorum.) Sonuçta efendim, Radi Fiş'in kadim dostu ve benim de eski dostum bu süreçte bir adım geri durdu mu!

* * *

Kusura bakmayın değerli S. Balkuv 1500 lük limit dolmuş, tefrika gibi aktarmak zorunda kaldım. Hoş geriye de söylenecek fazla bir şey kalmadı ama…

Tahmin edeceğiniz gibi bir hafta süre ile dost meclislerinde yenildi içildi ve bol bol Radi Fiş dinlenildi…

Benden bu kadar dostum. Eğer Radi neler anlattı diyorsanız, takdir edersinizki yaklaşık 20 yıl öncesinden söz ediyoruz. O tarihlerde de henüz bugünkü gibi dinleme ve dinlediğini kaydetme numaraları yoktu! Doğaldır ki yaşlı hafızamda iz bırakan her konuşmayı da buralara taşımam söz konusu olamaz. Çünkü geçmişime ve yaşadığımız o şerefli günlere saygısızlık olur.

Ayrıca bendeniz o kadar yaman biri de değilim, kendi halinde okuyup yazmaya çalışan Se Se Ke emeklisi sıradan bir vatandaşım. Ancak size söz, yaşam bizi bir yerlerde karşılaştırırsa Radi'den bir kaç kelâm aktarırım, elbette şifahen… Özellikle de Radi'nin meşhur Babıali mize neden Puştlar Akademisi dediğini…

Saygılarımla Sayın Balkuv. Umarım beklentilerinizi boşa çıkarmamışımdır. Derkenar'ın değerli okurlarında da özür dilerim, sıradan anılarımı ortalığa saçtığım için.

Macit Cününoğlu - 13 Aralık 2010 (09:37)

Bizim gibi adamların anıları da sıradan olur. İstemeden de olsa daldık dedikoduya… Nurlar içerisinde yat Radi Usta, iyi ki tanıdım sizin gibi değerli bir Nazım dostunu diye not düşmeyi dahi unuttum. Lütfen affola.

Macit Cününoğlu - 13 Aralık 2010 (15:42)

Fikret Başkaya'dan bir alıntı yaparak konuya katkıda bulunmak isterim:

Bu dünyada kavram çifti diye bir şey vardır. Zenginlik ve yoksulluk kavramları gibi. Bunlardan biri olmadan diğeri de olmaz. Eğer birileri zenginse, başkaları fakir olduğu içindir…

Eğer kapitalizm kavramı sıkça kullanılırsa, bu, sömürü, yağma ve talanın anlaşılmasına giden yolu aralayabilir… Öyleyse sorulması gereken soruların daha baştan engellenmesi gerekir. Bunun da yolu yok saymaktan, adıyla çağırmamaktan geçiyor. Soysuz ve soysuzlaştıran sömürü düzeninin sürüp gitmesi için, yok saymak, adıyla çağırmamak etkin bir ideolojik yöntemdir.

İşte size, binlerce, on binlerce örnekten biri:

Ünlü çok uluslu şirket Walt Disney'in Port au Prince'de (Haiti), pijama, çocuk giysisi, çamaşır, tişört vb üreten bir şubesi var. İşletmenin başkan-genel müdürü olan Michael Eisner, saatte 2783 dolar kazanıyor. Fabrikada çalışan kadın işçiler de saatte 28 cent kazanıyor.

Bir kadın işçinin başkan-genel müdürün bir saatte kazandığını kazanmak için, tam 16 yıl 8 ay aralıksız çalışması gerekiyor. Fakat hepsi bu kadar değil, yetkin, yetenekli ve iş bitirici başkan-genel müdür Eisner, bir de yıl sonunda 181 milyon dolar değerinde hisse senedi kazanıyor … Bu, 19. 000 Haitiliyi ve ailesini 14 yıl boyunca yaşatmaya yetecek bir miktardır…

Peki nasıl oluyor da, bu ve benzeri durumlar tartışılıp gereği yapılmıyor? Bilim sayesinde. Zira anlı-şanlı iktisat bilimi, Eisner'in kazancının, onun verimliliğinin karşılığı olduğunu buyuruyor! Tam bir pişkinlikle bilim denilen burjuva iktisadı, Michael Eisner'in saatte bir kadın işçinin 9940 katı kazanmasını, onun marjinal verimliliğiyle açıklıyor.

Bunun bir saçmalık, değilse bir skandal olduğunu, mantıkî, insanî, etik açısından asla kabul edilemez olduğunu söylerseniz ne mi olur? En azından saf bilimi kirletmekle, işe ideoloji ve politika karıştırmakla, daha da ötede servet düşmanı olmakla suçlanırsınız. Elbette daha fazlasıyla karşılaşmanız da ihtimal dışı değildir.

Bkz: Fikret Başkaya - Dünyaya sömürgecinin gözüyle bakmak

Fersan Cevriye - 14 Haziran 2011 (17:21)

Allah hiç kimseyi, kendini bu şekilde savunma durumunda bırakmasın. Amin.

Saim Yardımcı - 23 Temmuz 2012 (13:34)

İlk kez bu mektupta karşıma çıkan tırşık kelimesine az önce okuduğum bir yazıda da rastladım. Diyor ki yazar:

Konunun temeline girersek; 'tirşikçî' tanımlaması, ismini bizim meşhur 'tirşik' yemeğinden alır. Değişik yörelerde farklı bazı yemeklere de 'tirşik 'dense de, Kürdistan'da, genel olarak patlıcan, patates, biber ve öteki mevsimlik ucuz sebzelerin karıştırıltırılıp etsiz haşlanmasından yapılır. Bu arada malzemeden çalmaya da gerek yoktur, çünkü ya malzemenin kendisi 'yerdeğiştirmiş mal'dır ya da zaten çok ucuza i'mal'edilmiştir. Ayrıca ne kadar çok insan yer-doyarsa, o kadar çok sömürülecek işgücü demektir. Şak şak demektir. O yüzden bu yemekten tasarruf edilmez.

Aşağı tabakadan, karnını doyurma kaygısı çeken, aslında şeref ve izzet-i nefs fukarası pek çok 'gariban 'da bu 'tirşik'dan bir kab kapabilmek için olmadık şaklabanlıklar yaparlar. Ve benim bildiğim sadece bu şaklabanlara değil, aynı zamanda bunların önüne bir kab 'tirşik' vererek bunları sömüren ve aynı şaklabanlığı bir üstlerine yapanlara da kelimenin tam anlamıyla 'tirşikçi 'denir! Yani 'tirşikçîlik' bir ahlâk ve davranış bozukluğu zinciridir.

* Tırşıkçılığın gizli kalmış tarihi - Namdar Çamlıbel (Agenda Kurd)

Çorba deyip geçmemek lâzımmış, meğer ne derin bir mevzuymuş mübarek tırşık çorbası.

Yersek tabii…

Çorbacı Bıttım Efendi - 17 Ocak 2013 (20:57)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

62