Patronsuz Medya

Polyanna cennete mi gidecek cehenneme mi?

  Ziynet - 13 Ocak 2004


Çıkarlarınızla, onurlu davranmak arasında seçim yapmak durumunda kaldınız mı hiç? İçinizdeki iki kutup kıran kırana savaştı mı? Rahat bir hayatla doğru bir hayat arasında gidip gidip geldiniz mi?

Bu dehlizin içinde biraz çocuk biraz yetişkindim bir vakitler, seçimlerimin sonucu oluşacak yeni Ben'in sorumluluğunu keskin bir hançer gibi hissettim üzerimde. İnsanın bir tek kendisine yalan söyleyemeyeceğini farkettim, rahatımın içinde rahat olamayacaktım. Onurluca bulduğum kararı uyguladım ve rahatımı elimin tersiyle ittim.

Savaş bitti sanmıştım, karar alındı. Oysa asıl savaşım burada başladı. Yeterince büyümüş olsam o kadar da can yakmayacak bu savaş belki de yanarak büyümek içindi.

Elimin tersiyle ittiklerim 'somut' şeylerdi, 'soyutluğuna değer verdiklerim' tarafından sürekli yanlış yaptığım haykırıldı yüzüme. Yanlışşşş! Yanlışşşş! Yanlışşş! Oldukça zor verilen bir kararın ardından sadece sevdiklerine kenetlenmek isterken 'başarısız' olarak nitelendirilmek, içimdeki şımarık çocuğu cezalandırmaya çalışırken aslında o şımarık çocuğun haklı olduğunu duymak…

Sahi, 'başarı' neydi? Hani ekonomide çok bahsedilen, pastadan alabileceğin en büyük dilimi almak mı? Peki ama neden? O pastayı bu kadar cazip kılan ne? Her derde deva mıdır bu pasta?

* * *

Hacı-hoca bir babanın dördüncü kız çocuğu olarak büyüdüm, yasaklarla. İlkokul çağlarımdan itibaren yaz tatillerimi kur'an kurslarında geçirdim, baskıya karşı duyduğum tepkiden midir bilmem bir türlü öğrenemedim kur'an okumayı (hâlâ bütün sureleri ezbere bilirim, okumasam da).

O zamanlardan kafam karışıktı hayat hakkında, bazen hocalara ya da babama din hakkında sorular sorardım, beni azarlarlardı bu sorular karşısında nereden geliyor bu sorular aklına, şeytandan bu sorular şeytandan diye. Ben de, suçluluk duya duya, kafamdaki bu soruları susturmaya çalışırdım. Ta ki ortaokul yıllarında bir dine yarı inanmak yoktur ya tam inanacaksın ya da hiç inanmayacaksın diye düşünene kadar.

En çok bir kadın olarak bana çizilmiş olan role isyan edesim gelmişti. Tüm evreni yarattığı söylenen, hepimize can vermiş kudrette olan, nasıl olur da böyle bir sınıf ayrımında bulunur, taraf olurdu ki? Bu dönemde dine eleştirel bakan birçok kitap okudum ve onların tezlerinin karşısında babamın kitaplarını. Bir o taraftan bir bu taraftan okuyorum, sorular, ayetler, hadisler ve sonra bunların babamın kitaplarından bulunması. Bütün bu karşıtlıkların ortasında kafa sağlığım tehdit altına girmek üzereydi ki bıraktım okumayı ve sormayı.

Birkaç ay sonra televizyonda tesadüfen Polyanna'yı izledim. Bir ramazan ayıydı, oruçluydum. Polyanna herkesi sevgi etrafında toplamaya çalışıyordu ve hıristiyandı. Babam ve hocalarla çok tartıştığım bir konu aklıma geliverdi birden. Müslüman olmayan herkes cehennemde mutlaka yanacaktı, o zaman Polyanna da cehennemde yanacaktı ve kalbi kan pompalamaktan başka işe yaramayan ama müslüman olduğunu söyleyen birçok kişi cennetlik olacaktı.

Bu soruyu babama sorduğumda yine şeytandan gelen bu soru yüzünden azarlandım ama onlar bu dinle nasıl tanışacaklar ki? sorumun cevabı araştırmaları gerektiği idi ama sen hiç araştırdın mı ki diğer dinleri? sorumun cevabınıysa okkalı küfürlerle aldığımı anımsadım.

Ama bu haksızlık dedim kendi kendime. Önümde bir lokum kutusu vardı, yıllardır ramazan ayı boyunca eksiksiz her gün tuttuğum orucu orada bozuverdim o lokumla. Madem iyi niyete puan verilmiyor, insanları birleştirmek için ortaya çıkan, iyilik, doğruluk, güzellik için varolduğunu söyleyen din bizi sıra sıra ayırıveriyor, ben de cehennemde çıtır çıtır yanmaya hazırım diye düşündüm (babam ve hocalarımın düşüncesi ile şeytana teslim oldum).

Bir süre yine düşünmemeye, daha fazla soru sormamaya çalıştım. Hayatı belli bir sistemin üzerinde anlatmışlar onca zaman sana, sen kendi yargılarını yaratıyorsun aklın ve vicdanınla. Doğru ve eğrileri ayırt etmeye çalışıyorsun eski kalıplarını kırarak ve her kavram renk değiştiriyor beynindeki resimde. Hayatımın bu dönemini uzun süre kaybedilmiş bir zaman olduğunu düşündüm, hiç böyle değişimlere enerji harcamamış ama aynı sonuçta olduğum arkadaşlarıma bakınca (şimdi farklı düşünsem de). Dünyanın her yerinde geçerli olan, dinlerin hepsinde ortak olan değerlere; aklı, kalbi çalışan herkesin bulabileceği doğrulara inandım.

Bize doğru olarak öğretilenlerin hangi temellere dayandığını düşünmeye başladım. Düşünmeye üşenenler, belirli olayların sonuçlarını temel alıp, bütün hayatın doğruları olarak kabul etmiş olabilirler mi?

Tüm dinlere yukarıdan bakınca anlatılan temel düşünce egolarımızın ötesine geçmek erdemli bireyler olmak değil mi? Erdemli olmak hayatı yaşamamak, sadece seyretmek demek değil, yaşadıklarımızı doğru yorumlamak ve yönlendirmek demek. Kendi çıkarlarımızın dışında da olsa doğrudan yana olabilmek.

* * *

13 yaşlarımda yaşadığım bu düşünsel hayatsal yolculuğu hatırlamadan almıştım bu kararı. Sevdiklerim ardımda olmasa da Hak bildiğin yolda tek başına gidecektin değil mi? Sonunu bilmediğin, kendini yapayalnız bulduğun içindeki savaşın acımasızlaştığı, canının delicesine yandığı yolda. O an, acıdan kaçmaya çalıştıkça içine yuvarlanmak kaçınılmaz, derinleşmemeye çalıştıkça acının dibinde bulmak kendini.

Fakat bir yanlışlık yok mu bu işte? Doğruyu tercih ettiysem neden canım bu kadar yanıyor? Yoksa doğrularımın doğruluğundan emin mi değilim? Doğrularımın desteklenmemesinden mi bu acı, yalnız mı hissediyorum kendimi, yoksa istemediğimi söylediğim pastadan payımı alamamış olmak mı canımı acıtan? Sürekli içime giren soru işaretlerinin çengelleri mi beynime demir atan, ciğerlerimi kanatan?

Bir sabah hayata yeniden uyandığımda tüm tırtıklarımı bir kenara bırakarak bakıverdim pencereden dışarı. Bütün sorularımın ardından ani bir kabulleniş. Ve anladım ki hayatı bu kadar olumsuz algılamamın tek sebebi yaşadıklarımın içimi çalkalayıp çalkalayıp, oradaki defoları yüzeye çıkarması idi. Tüm çalkalanmaların ardından hiç bilmediğim pislikler yüzeye çıkmıştı ve oysa onların bana ait olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim. Olumsuzluklar yüzeydeki pislikleri tanımlayana, hayata dair seçimlerimizi yapana, pisliklerin aslında kendine ait olduğunu fark edene kadar.

Görebildiklerin sadece sende de varolanlar. Sende varolanları nasıl kullanıp kullanmayacağınsa senin özgür iraden. Tamamen özgür olmanın peşinde koşuyoruz ama gerçekten özgür olabildiğimiz alana hiç dokunmuyoruz. Ne ilginç.

Yorumlar

Ziynet Hanım, bu yazıyı okuduktan sonra internette adınızı aradım. Karşıma birçok kitabı olan usta bir yazar çıkacak sanıyordum. Ama bu sitedeki de dahil birkaç internet yazısı dışında bir şey bulamadım.

Bence bu büyük bir eksiklik. Tabii ki edebiyat adına. Galiba bir ara gazetecilik mesleğine de bulaşmışsınız. Şimdi neredesiniz, ne yapıyorsunuz, bilemiyorum ama mutlaka YAZMALISINIZ. Bize karşı böyle bir borcunuz var. Bu kadar güzel yazan birinin iki-üç yazıyla yetinmesi olacak iş değil.

Kişisel fikrim, yazılarınızın Derkenar'a çok yakıştığı yolunda. Lütfen yazın. Ama Derkenar kıymetinizi bilmez de yayınlamazsa gene vazgeçmeyin, kitap olarak yayınlatın. Ben alırım o kitabı.

Merve Uzun - 11 Kasım 2007 (16:19)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

84