Deniz Türkoğlu - 27 Ekim 2003
Her türlü pozisyonu deneyip kendimi yatağın çukuruna yüz bininci kez yerleştirmişim, hazır rehavet de çökmüş garanti şimdi dalarım derken acı bir zil sesiyle yerimden zıpladım.
Sadece ben zıplasam iyi, on yıldır aynı yastığa baş koyduğumuz, duruma göre bazen örümcek adam, bazen mega zort olan oğlum da volverin tıraşıyla dikildi ayağa. Bir yandan da "fantastik dörtlüyü kurmadan kapıyı açma" diye yırtınıyor. Ama zil kökünden ayrılırcasına çalıyor.
Gecenin saat üçü, hayırlı bir şey için çalmaz ki kapı bu saatte. Zaten "kitle iletişim" bir yandan, felâket tellâlları öte yandan el birliğiyle deprem manyağı yapmışlar beni. Anam da sağ olsun haftada en az iki kez "hatırı sayılır eski bir tanıdık" vasıtasıyla depremi önceden haber alıp, sıcağı sıcağına bana yetiştiriyor. Gerçi birkaç saat içinde o gizemli tanıdığın, ismini zikretmeden İstanbul'un tamamını aradığı ortaya çıkıyor ama olsun. Herkes birbirinin kapısının altından "deprem seni öldürecek, imza: Bir dost" mektupları atmak için fırsat kolluyor. Haliyle tamam dedim, ya sallanıyoruz ya da birazdan sallanacağız, haberi önce geldi.
Kim o? "Ben Demir." Ne demiri? "Melisa'nın kocası Demir. Hani Cazibe Hanım'ın kızı. Hammam'da düğün yapmıştık ya kardeşim. Açsana şu kapıyı."
Çevik bir şekilde hareket edip çelik kuvvetleri arasam, çekiç güç falan...
Ben karar verene kadar kapı kanadından ayrıldı ayrılacak. Açayım da bari adım tırsığa çıkmasın diye aldım içeri.
Gözüm adamı bir yerden teğelleyecek ama, ipliği iğneye bir türlü geçiremiyorum. Adam da öyle sarhoş ki istese de düz duramıyor. Geçti bir köşeye. Hayırdır demeye kalmadan başladı anlatmaya.
"Bak Deniz, sizin bu sülale var ya, ocağıma incir dikti benim."
Hoppala, nereden bizim sülale oluyormuş. Cazibanım teyze anamın bir arkadaşıdır, anamın arkadaşlıklarına karışacak halim yok, gerçi o benimkilere her fırsatta karışır. Düğüne de gelmezdim ama hakkımı helâl etmem, sütüm haram olsun sana, yuh senin gibi evlada deyince...
Diyeceğim fakat ağzımı açamıyorum.
"Sor hadi, sor. Ne oldu bana böyle, demir gibi adam ne hallere düştü, of ki of!"
Hemen soracağım. Ama bütün replikler tekelinde. O hem soruyor hem cevaplıyor.
"Sen düğünü gördün."
Düğün falan görmüşlüğüm yok, hammam denen çapamarka saltanat kayığına binmişliğim de yok. Validenin şeytana pabucunu ters giydiren oyunları vardır, o başka. Benim gecce, alem, şamdan gibi kültür yayınlarından hiç haberim yok ki. Aklıma da hamamda düğün mü olurmuş diye sormak gelmiyor. Bir yandan da arabanın arkasında, üç kişilik koltuğa elbisesinin kanatlarıyla tek başına yayılmış valideyi çözmeye çalışıyorum. Madem hamama gidilecek bi peştamal, bi kese neyine yetmezdi diye.
Meğer benim hamam sandığım Osmanlı'nın zamanından kalma sefahat kasrlarından biriymiş. Eşeklerin park ettiği yere kadar halılar serilmiş, dansöz kıyafetli cariyelerle, tek kulakları inci küpeli devşirmeler davetlileri yere düşürmeden ham yapıyor. Baktım valide hanım içeri girmekte kararlı, nasılsa böyle bir yönetim biçiminin evlere servisi de vardır diye gönlüm gayet rahat bıraktım kapıya kendisini, pasha pasha evime döndüm o gecce.
"Elini vicdanının üzerine koy, konuş, ne eksikti o düğünde? Kırmızı havyar bile vardı. Metropolitanlar, kozmopolitanlar (kokteylmiş) su gibi aktı. Viskileri kasasıyla getirttim. Osmanlı-İtalyan mutfağı bir arada. Melisa'nın gelinliğinin üzerinde kaç tane (bir taş cinsi, adını hayatta söylemem) vardı. Tahmin et, tam beş yüz tane. Petek Dinçuyluklar'ın gecesi kaç para biliyor musun sen? Servete mal oldu o düğün bana. O zaman işler iyiydi para kum gibiydi ama şimdi ekonomik krizdeyim. Valla billa on bin dolarla dönüyorum kaç aydır. Başka da gelirim yok. Yemin billâh şirket benim değil. Şirketin çalışanıyım sadece. Şirketin bir iki şeyşi üzerime, o da ortaklar şey yapmasın diye. Hani vergisi falan ticaret hayatı bu yarın ne olacağı belli değil o yüzden."
Bak, ben senin ne kozmopolitinden içtim ne de uyluk kebabından yedim. Ne hamama girip terlemişliğim var, ne de on bin doları bir arada görmüşlüğüm... Diyeceğim demesine amma adam bir susmuyor, iki susmuyor, hiç susmuyor.
Sonunda baklayı çıkardı ağzından. Melisa evden kaçmış. Cazibanım teyzenin asortik kızıyla tanışmak kısmet olmadı ama, "aferin Melisa yengeye" diye geçirdim içimden. O arada asıl bombayı patlattı. "Avukata vermiş beni, versin, onda bi tane avukat varsa, bende ordusuyla da, durum bu kadar basit değil. Şirketin üzerimde görünen taşınmazlarını, yazlığı, kışlığı ne varsa hepsini istiyor."
Eh, su testisi su yolunda kırılır Demir efendi. Mamafih öyle bir gelinlikle, nereye kaçıyor? Sen o taşları insana ağzından yutturur, altından çıkartırsın dedim ama, beni duymadığından eminim.
"Bir aydır arabada bile dinliyorlarmış beni. Nereye gittim, kimle konuştum, ne yaptım hepsinin kayıtları var ellerinde. Cep telefonumun mesajlarına kadar çıkarmışlar. Yandım ben ki o biçim yandım. Yani iş avukatlık, mahkemelik bir iş değil. Eline birkaç bin dolar geçiren orospu, kendi kocasının hayatını söndürüyor."
İşin içinde mafya varmış. Mesele yat kat meselesi değilmiş, verse de kurtulamazmış, bu herifler artık onu ömrünün sonuna kadar şantajla sürüm sürüm süründürürlermiş. Ayağımın altını öpseymiş de biliyorsam eğer, yengenin yerini söyleseymişim. Hayatta hiç bir şey bedavaya olmazmış ve iyiliğimin karşılığını da takır takır ödemeye hazırmış.
Adamı kapının önüne koyduktan sonra, oturduğu yeri ve çevresini uzun uzun aradım. Görünmez çatlaklardan içeri doluşan sinsi bir soğukla katılaşmış, kafası paranoyayla bulanmış ve ağzının tadı çoktan kaçmış. Kibrit kutusu içinde küçük bir mikrofon olabilir. Aslında bu sigara paketi belki de gizli bir kamera. James Bond filmlerindeki casusluk malzemelerini de bir bir hatırladıkça, evin içindeki her eşya göze-kulağa dönüştü sanki.
Yıllarca her sabah, bir iş bulma umuduyla, kahraman bakkallardan bi ekmek bi gazete alan ve gazetenin sarı sayfalarını hatmetmekten ciddi ciddi hepatit geçiren bendeniz, bu hikâyeyi doksanlı yıllardan hatırlıyorum. Aynı sarı sayfalarda zaman zaman, şöyle ilanlar dikkatimi çekerdi. "Hanımefendiler, aldatıldığınızdan mı şüpheleniyorsunuz? Beyefendiler, siz evde yokken karınızın ne yaptığını mı merak ediyorsunuz? Hemen bizi arayın, sizin için öğrenelim." (Tek işleri bu değil tabii, hatta kayıp kişileri bile buluyorlarmış, Demir efendinin bundan haberi vardır mutlaka.)
Kötü bir şaka değilmiş meğer. 1980'de Turgut Özal'ın kendisi hazırlamış bu yasa tasarısını. 3963 nolu Özel Dedektiflik Kanunu. Üstelik TBMM'den de geçirmiş. Zamanın Cumhurbaşkanı Demirel, "bizim toplum bunu kaldırmaz" diye reddetmiş. E, reddetsin ne var ki? Düzen kurulmuş, meyvelerini de veriyor. Kaldı ki, aşağıya adresini yazacağım röportajda da görüleceği gibi Demirel de fikrini çoktan değiştirmiş zaten. Gazamız mübarek olsun.
İşte haber:
"Özel dedektiflik toplum hizmetidir. Başka ülkelerde ne varsa bizde de olmalı. Türkiye Avrupa birliğine girecek. Türkiye'nin tüm kanunları Avrupa birliğine uyacak şekilde ayarlanıyor. Bana-sana-ona göre diye bir şey yok. Diğer ülkeler ne yaptıysa, biz de aynını yapacağız. Dünya evrenselliğe doğru gidiyor. Bu da onların içinde bir şey."
Soru: Ama Türkiye'de pek çok kanunun özellikle Türk ceza kanununun değişmesi gerekebilir. Örneğin, ABD de eğer kişinin vukuatı varsa müdahale edilebilir, meselâ yatak odasına kamera yerleştirmek, onu dinleyebilmek, yaşam alanına girmek serbesttir. Ama Türk ceza kanunu, özel hayata müdahale edilemez diyor.
Demirel'in cevabı: Başka ülkeler dedektifliği kişilik haklarına müdahale almıyorlarsa, biz niye alalım? Zaman içinde bunlar evrensel boyut kazanacaktır.
Düşünenlerin düşünceleri
Türkiye'de de özel dedektiflik kurumu usul usul yerleşiyor. İlk müşteriler, aldatıldığından kuşkulanan eşler.
Zaman gazetesindeki haberden bir bölüm:
" Türkiye'nin ilk kadın dedektifi olduğunu savunan Zeynep K, özel dedektiflerin, dünyada cinayet, hırsızlık, kaçırma, uyuşturucu madde gibi suçların aksine Türkiye'de müşteri taleplerine göre genellikle aldatan eş takibi yaptıklarını belirtti. Zeynep K, şöyle konuştu:
"Bugüne kadar hizmet verdiğimiz yaklaşık bin müşterimizin yüzde 95'ini, aldatıldığından şüphelenen eşler oluşturuyor. Bu müşterilerin yüzde 80'ini aşkın bölümü ise kadınlar. Kadınların aldatıldıkları yolundaki şüpheleri gerçek çıkıyor ve özel ekiplerimizle bir haftalık takip sonucu, fotograf ve görüntü tespitleriyle aldatmayı kanıtlarıyla ortaya çıkarıyoruz. Hemen her meslek ve yetişkin yaş grubundan müşteriye hizmet veriyoruz."
Filiz Sazak - 13 Mart 2010 (11:38)
Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?
Deniz Türkoğlu
Yaz ortası mektupları 2
Ali Türkan
Her şey sıkıcı. Nurten kaç çocuk annesidir acaba? Hangi ofiste ömür törpülüyordur? Meşrubat şişelerini satıp sinemaya gitmek istiyorum. Hem de yazlık sinemaya. Üç film birden Biri mutlaka karate filmi olacak. Devam
Kozmik Deprem Senaryosu
Ahmet Faruk Yağcı
Kozmik bürolarda mutlaka büyük İstanbul depremi müdahale senaryosu da olmalı. Hangi birlik hangi yolları tutacak, hangi bölük hangi mahallenin güvenliğini sağlayacak? Seyyar hastane ve fırınlar nerelere kurulacak? Devam
"Bir Koy Beş Al" Holding'in satış temsilcileri
Necdet Şen
Asıl görevi tarafsız bir dille bizi olan bitenden haberdar etmek iken yoldan çıkan, kimbilir hangi budalalığın girdabında ya da hangi menfaat hesabının sarmalında, savaş kışkırtıcılığına soyunan televizyon, gazete, üniversite seçkinlerinden korkuyorum. Devam
Syd Barrett - Çok büyük bir iştahla okudum yazıyı. Tanrım, bu... Cenk Öyküleri 1: Sen kimin uşağısın lan!
Şemsettin Oruk - Ken Parker' i hortlatmak gibi olacak, ama... Klasik çizgi romanın doruğu: Ken Parker
Wakkas Kelle - DEVAM Beyaz Türk kelimesinden ne kastedildiğini bilmiyorum, ancak... Beyaz Türk
Wakkas Kelle - Necdet Bey, kusura bakmayın ama yazınız mantıklı değil. 60'lı yılların Türk... Beyaz Türk
Buse Özkan - Herkes hayatının belli dönemlerinde birçok sıkıntıyla... Eroin Güncesi
Öcalan'ın hedefi ne sizce?
Bütün amacı kendisini kurtarmak. Yaşamı karşılığında, kendisine dayatılan şeyleri yapıyor. Eğer İmralı'da kendisine 'şunu yap, bunu yap' denmese, dışarıda iki asker öldürüldüğü zaman Öcalan'ın ödü kopar. Ama şimdi kendisine çatışma dayatılıyor.
Hüseyin Yıldırım - Neşe Düzel (Taraf)
Bir sor Allah aşkına
Seyit Balkuv
Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz? Devam
Kırık Emekli General Hayatları
Ahmet Faruk Yağcı
Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır. Devam
Trigger Happy
Deniz Türkoğlu
Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı. Devam
Hayat Oburu
Necdet Şen
Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum. Devam
Avrupa'da bir seçim
Yalçın Şahin
İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur. Devam
Kanlıca'nın yalnızları
Deniz Türkoğlu
Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk. Devam
Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru
Hülya Yalçın
Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor. Devam
Nişantaşı Reasürans
Nuri Yalçın
Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil. Devam
Boşluk
Ahmet Faruk Yağcı
Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız. Devam
Küllenmiş Zamanların Ardından
Bülent Karaköse
Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti. Devam
Adını yitiren Mehmet
Deniz Türkoğlu
Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş. Devam
Etiketler
12 Eylül Aile Ali Türkan Askerlik Avrupa Bellek Beslenme Beyaz Türk Birey Bisiklet Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Film Çizgi Roman Çocuk Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekmek Teknesi Ekonomi Ensest Erkek Felsefe Feminizm Gazete Genetik Güvenlik Hayvanlar Hedonizm Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk Internet Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Konformizm Kürtler Masonlar Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mistisizm Mizah Mobbing Modernizm Münevver Müzik Nefret Nostalji Operasyon Oportünizm Otomobil Pazarlama Polemik Pornografi Portre Psikoloji Reklam Sanat Satanizm Seks Seyahat Sigara Sinema Siyaset Sokak Sosyalizm Sosyoloji Spam Spor Taassup Tabiat Takvim Tatil Teknoloji Televizyon Terör TIP Tiyatro Turizm Tüketim Toplumu Evlilik© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.

Yazı Boyutu
Büyük
Normal