Erdem Abaka - 27 Mayıs 2009
Büyük kentlerde dev marketlerin rekabetçi koşullarına dayanamayıp kaleleri birer birer düşen bakkallık mesleği, gün be gün daha da kuytulara, mahalle aralarına, kasabalara, hatta köylere çekilmek zorunda kalıyor.
Her ne kadar küçücük bakkal dükkânları bile artık "market" diye anılıyor olsa da, çocukluğumuzdaki bakkallarla aralarında pek fazla fark yok. Artık bakkalın telefonunu kullanmak isteyen pek çıkmıyor. Onun yerine cep telefonu kontörü satılıyor. Hesap yapmak için kollu Facit de yok, ama muhtelif markalarda elektronik hesap makineleri var. Sigara kartonlarının arkası ise hâlâ not almak için biçilmiş kaftan.
Ve tabii ki bakkal defteri hâlâ var. Veresiye de.
Ege'de küçük bir köyde bakkallık yapıyorum. Yeni yeni keşfedilen ve her yıl biraz daha turistikleşen bir yer burası. Özellikle yaz aylarında nüfus artınca müşteri profilimiz de değişiyor. Kış geldiğinde nüfusun az oluşu, aşağı yukarı hep aynı kişilerle ilişkiyi ve kendine özgü koşulları getirirken, bu mevsimde daha da bir mahalle bakkalı havasına bürünüyor dükkân.
Bir bakkalda olması gereken her zamanki ıvır zıvıra ilâveten pek çok ilginç ve nostaljik ürün de raflarda yerini alıyor: Don lastiği, çengelli iğne, dikiş seti, el feneri ve ampulü, yakı, Vicks, kekik yağı, çuvaldız, lüks lambası ve gömleği, vesaire... Bu çeşitlilik yaz sezonunda daha da artıyor.
Sabahları güne çok erken başlamak durumundayım. Bakkallığın olmazsa olmazı bu. Kış aylarında insanlar çoğunlukla -işe giderken falan- sigara su gazete gibi ufak tefek ihtiyaçlar için uğruyor. Nispeten rahat oluyoruz yani. Yazın bölgede büyük zincir mağazaların yirmi dört saat açık şubeleri olmasına rağmen (tatil beldelerinde de alışverişin hızı gece gündüz hiç kesilmiyor), kış gelince avantaj bakkalda. Civardaki köy okullarının öğretmenleri, yakındaki jandarma karakolunda görev yapan askerler, balıkçılar, inşaatçılar, köylüler, bakkalı tercih ediyorlar. Ve yaz gelince tabi ki tekneciler, piknikçiler ve tatilciler; onlar da bakkalın müşterileri arasına katılıyor. Hemen her kesimden ve gelir gurubundan -kışın düzinelerce, yazın yüzlerce- farklı insanla hem ticarî hem sosyal anlamda alışverişimiz oluyor.
Bu durum meraklısına insanları gözlemleme fırsatı yaratıyor. Bakmasını bilirsen çek çok şey öğreniyorsun.
Her işte olduğu gibi bizim işte de zorluklar ve sıkıntılar var. İnsan ilişkilerinin olduğu her alanda yaşanan zorluklar burada da yorucu ve yıpratıcı olabiliyor. Müşteri deyip geçmemek lâzım; türlü çeşitli insan var. İsteklerini komut vererek dile getirenler önemli bir grup meselâ. İçinde yetiştiği toplumsal yapı gereği böyle davrananlar da var, karşısındakini her şart altında tahakküm altına almaya eğilimli olanlar da, kaba davranmayı bir güç alâmeti olarak algılayanlar da... En yıpratıcısı da bunlar sanırım. Kaba bir tavrın yanısıra "Ver! Al! Yap!" türünden emirlere muhatap olabiliyorsun. Çoğu zaman moralinin bozulmasına engel olamıyorsun. Elin ayağın çekiliyor.
Neyse ki bunların yanında içten bir nezaketle arzusunu söyleyen insanlar da çıkıyor karşına, kaybettiğin gülümsemen geri geliyor.
Alışverişinin karşılığında vereceği parayı kıymet vermediği köpeğinin önüne kemik atar gibi atanlar da var, parasını tezgâhın üstüne kazara düşürdüğü için insanı mahcup edecek derecede nezaket içinde özür dileyenler de. Bel fıtığı olduğunu iddia ederek 19 litrelik damacanayı kaldırmaktan imtina eden dalyan gibi müşteriler de var, aynı damacanayı bir çırpıda kaldırıp omzuna vuran sıska müşteriler de. Hatta o damacanayı, hiç bir bahanenin arkasına saklanmadan, park edilebilecek en uzak noktaya bıraktıkları otomobillerine taşımanı doğrudan emreden müşteriler de.
Müşteriyi kırmak olmaz, sırtlayıp götürürken eve vardıklarında o kısacık saltanatın sona ereceğini ve damacanayı yine kendilerinin sırtlayacağını düşünüp teselli buluyorsun.
Çok sık şahit olduğum düşüncesiz tavırlardan biri de müşterilerin okudukları gazetenin adını ya da içtikleri sigaranın markasını bakkalın zaten biliyor olduğunu sanmaları. Kapının önünden alıp getirdiği gazeteyi koltuğunun altına sıkıştırıp "bir gazete" diyerek parayı uzatanlar ya da "bir sigara alayım" diyerek karşına dikilenler, moralin yerindeyse sorun değil de, değilse yorucu ve bıktırıcı da olabiliyor. Uzunlamasına beş ya da altı sıra ve yanyana dört ayrı bölümde dizilmiş gazetelerin sadece bir sırasına bakıp da sorulan "... gazetesi yok mu?" ya da "size... gazetesi gelmiyor mu?" gibi soruları cevaplamak durumundasın her gün.
Ne yapalım, görev tanımımızın içinde bu da var. Müşteriler bizden bunu bekliyor.
Bir tatil yöresinde, üstelik de yol üstünde olmamızdan kaynaklanan ek görevler de var elbette. Yazın defalarca aynı yerleri tarif etmek, dolmuş saatlerini bilmek, taksi çağırmak, gezilecek ve görülecek yerler hakkında bilgi vermek, öneriler yapmak gibi...
Yaptığımız hizmetin karşılığında para alsak da almasak da en çok beklediğimiz şey hayatın her alanında olduğu gibi, bir gıdım nezaket ve teşekkür sadece.
Doğal olarak benim de bazen tahammül sınırlarımı aşan olaylarla ve insanlarla karşılaştığım oluyor. Bu gibi durumlarda çok kızarsam, sinirimi bozan insanlara "Allah seni de bakkal yapar inşallah" diye beddua ediyorum. İçimden tabii, "iz bırakmayan beddua" kabilinden.
İnsanlardan ve şehrin kalabalığından kaçıp gelmiştim bu cennet parçasına. "Yeter ki tabiata yakın insanlara uzak olayım da ne iş olsa yaparım" demiştim. İşe bak ki, insanoğluyla bu derece haşır neşir olmayı gerektirecek bakkallık gibi bir işin göbeğine düştüm. Bunun için nasıl bir bedduaya maruz kalmış olabileceğimi ise hiç bilemiyorum.
Galiba çoğumuz için kolay meslek ve kolay iş yok. Ekmek paramızı kazanmak eski zamanlardakinden daha yorucu ve daha yıpratıcı. Tanıdıklarım arasında bu işi yaparken yaşadığı sıkıntılar yüzünden kalp krizi geçirenler bile var. Ne yapalım? Buna da eyvallah, deyip geçiyoruz.
Düşünüyorum ki, yaptığımız iş ne kadar sıkıntılı olursa olsun, bunları belli oranda çekilebilir kılmak yine de elimizde. İşlerimizde ve genel olarak hayatımızda sıkıntı verene değil de ümit verene odaklanmak daha doğru bir yol olabilir.
Bizim işin sıkıntıları var da güzel yanı yok mu hiç? Var tabii. Payıma düşen bu olsa da büyük kenti bırakıp gelebildim ya buralara, gene de kârdayım. Günde iki kez çam ağaçlarının altında yaptığım yeşil yolculuk, yaz kış eksilmeyen kuş cıvıltıları, bolca temiz hava, mevsimine göre her daim dalından koparıp yiyebildiğim meyvelerle ve doğal ortamında varolan yeşilliklerle bezenmiş bir çevre gibi hediyeleri de var bu seçimimin.
Bak işte! Tam da bu satırları yazdığım esnada yavru bir kaplumbağacık tıngır mıngır kapıya geldi. Gözüne batan bir çalı parçasını çıkarttıktan sonra taburcu edip uğurladım çayırlara doğru.
Sanıyorum bahşedilen bu gibi hediyelerin farkına varabilmek de bizim elimizde. Keyfim kaçar gibi olduğunda hemen toparlıyorum kendimi. Karmaşanın içinden güzellikleri bulup çıkarıyor, moral veren küçük ayrıntılara odaklanıyorum.
Bir gün önceki alışverişinde fazladan verdiğim on lirayı ertesi sabah erkenden getirip teslim eden insanların da olduğu bir dünya bu. Pek çok şey için hâlâ bir ümit var demek ki.
Düşünenlerin düşünceleri
Yarama bastınız, Allah sizi de bel fıtığı yapar inşallah! Şaka şaka Allah kimseyi bel, boyun vs. fıtığı yapmasın. Çok zor bir hayat. Ne yapsanız olmaz. İnsan hapşurmaktan korkar mı? Bel fıtığı olunca pek çok şeyden korkuyorsunuz. Hadi aile eş dost arasında idare ediliyorsunuz ama dışarıda daha da zor oluyor. En çok ta numara yapıyor gibilerinden bakışlar insana koyuyor. Bazen değil 19 litre 1 sürahi bile kaldıramıyorsunuz. Bazen hayat çekilmez oluyor, ama işte yaşamak zorundayız. Düşenin dostu olmaz sözünden hareketle en iyisi ayrıntılara takılmamak, beklentilere girmemek, insan denen varlık böyle işte...
Rahmi Duran - 27 Mayıs 2009 (23:41)
Bir keresinde ben de bir sokak köpeğinin ağzına elimi sokup boğazına takılan kemik parçasını çıkarmıştım. Hayvanın mutluluğunu görünce insan o kemik kendi boğazından çıkarılmışçasına mutluluk hissediyor. Bu bakımdan mutluluğunuzu anlayabiliyorum.
Krokodil Dandi - 27 Mayıs 2009 (17:11)
Sayın Rahmi Duran, doğrusunu isterseniz halinizi anlayabiliyorum. Zira aynı dertten muzdarip tanıdıklarım var. Zaten bu yüzden bu durum karşısında vicdanım devreye giriyor ve hemen yardımcı oluyorum. Benim burada sözünü ettiklerim numara yaptıkları kanıtlanmış müşteriler. Ancak özel olarak belirtme olanağım olmadığı için böyle bir ifade kullanmak durumunda kaldım. Yoksa her insana öncelikle doğru söylediği varsayımıyla yaklaşma alışkanlığım vardır.
Allah kimseye böyle dertler vermesin tabii ki. Vesileyle size de şifalar dilemiş olayım.
Erdem Abaka - 28 Mayıs 2009 (12:51)
Geçen yaz o cıvarlarda kısa bir tatil yapıp yerleşecek ucuz ve bakir bir yer bulabilir miyim diye bakınmıştım. Gördüm ki dağ taş daha yirmi yıl öncesinden kapışılmış. İçi eşyayla dolu ve bütün yıl boş duran yazlıklar siteler dikilmiş her yere. En "ücra" diye bilinen yerler bile fazlasıyla turistik ve betonarme olmuş.
Merak ediyorum, tüm yaz mevsimini denize sıfır yazlığında geçirip de denize hiç girmeyen bir "yazlıkçı" olmak nasıl bir şey? Ben sahil çocuğuyum, mayam deniz tuzuyla yoğurulmuş, yaşadığım yer denize yakın olsun, tüm bir yaz mevsimince sırtımda deniz tuzuyla dolaşayım isterim. Denizde yüzemediğim her yaz günü bana harcanmış zaman gibi gelir.
Ama galiba, bunun olabilmesi için benim de şu çılgın mal mülk edinme yarışına katılmam gerekiyor. Ya da Erdem Abaka gibi gözümü karartıp "ya settar" diyerek boşluğa atlamam...
Kendi düşünü gerçekleştirmek için gereken cesarete sahip olan tüm kararlı insanlara vekaleten, sizi kutluyorum Erdem Abaka.
Deniz Tutkun - 28 Mayıs 2009 (13:11)
Gerçi hiç alâkası yok ama insanların buyurganlığından bahsederken Ali Türkan'ın bir yazısındaki olağanüstü güzellikteki bir bölümü hatırladım. Şöyle diyordu:
"İnanmadığım Allah, şu simidi bulandan razı olsun! Fırıncıların piridir o adam. Gel ulan kahveci çırağı, benim gücüm de sana yetiyor. Bir de masayı temizletse miydim? Boşver, cebindeki para ikinci bir çaya yetmezse madara olursun. Ulan ya düşürdüysek simit alırken? Yokladım, düşmemiş. Bir dahaki sefere çay ve simit parasını ayrı ayrı ceplere koymalı..."
Tablolar kaçtan gidiyor Abidin? »
Yalçın Şahin - 28 Mayıs 2009 (14:21)
Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?
Erdem Abaka
Oyopsu Tozuu!
Ali Türkan
"Sağlam kafa sağlam vücutta olur" şiarıyla büyüyor, söyleyene güvenip bunun doğru olduğunu sanıyorduk.), yani yığınla eşekliğin bir araya gelmesinden dolayı, Memo'yu görmemezlikten gelip geçip gittim önünden. Devam
İnsan neden nefret eder?
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Devam
Ermeni'den özür dilemek Türk'ü bozar mı?
Necdet Şen
Ben dünyadaki tüm milletlerle barış içinde yaşamak isteyenlerdenim. Silahsız ve nefretsiz bir hayatın mümkün olabileceğine inanıyorum. Kimse benden korkmasın, hiç kimse adımı sıfatımı yılgınlık ve dehşetle anmasın istiyorum. Devam
Syd Barrett - Çok büyük bir iştahla okudum yazıyı. Tanrım, bu... Cenk Öyküleri 1: Sen kimin uşağısın lan!
Şemsettin Oruk - Ken Parker' i hortlatmak gibi olacak, ama... Klasik çizgi romanın doruğu: Ken Parker
Wakkas Kelle - DEVAM Beyaz Türk kelimesinden ne kastedildiğini bilmiyorum, ancak... Beyaz Türk
Wakkas Kelle - Necdet Bey, kusura bakmayın ama yazınız mantıklı değil. 60'lı yılların Türk... Beyaz Türk
Buse Özkan - Herkes hayatının belli dönemlerinde birçok sıkıntıyla... Eroin Güncesi
Öcalan'ın hedefi ne sizce?
Bütün amacı kendisini kurtarmak. Yaşamı karşılığında, kendisine dayatılan şeyleri yapıyor. Eğer İmralı'da kendisine 'şunu yap, bunu yap' denmese, dışarıda iki asker öldürüldüğü zaman Öcalan'ın ödü kopar. Ama şimdi kendisine çatışma dayatılıyor.
Hüseyin Yıldırım - Neşe Düzel (Taraf)
Bir sor Allah aşkına
Seyit Balkuv
Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz? Devam
Kırık Emekli General Hayatları
Ahmet Faruk Yağcı
Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır. Devam
Trigger Happy
Deniz Türkoğlu
Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı. Devam
Hayat Oburu
Necdet Şen
Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum. Devam
Avrupa'da bir seçim
Yalçın Şahin
İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur. Devam
Kanlıca'nın yalnızları
Deniz Türkoğlu
Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk. Devam
Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru
Hülya Yalçın
Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor. Devam
Nişantaşı Reasürans
Nuri Yalçın
Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil. Devam
Boşluk
Ahmet Faruk Yağcı
Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız. Devam
Küllenmiş Zamanların Ardından
Bülent Karaköse
Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti. Devam
Adını yitiren Mehmet
Deniz Türkoğlu
Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş. Devam
Hayat çook garip!
Erdem Abaka
Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate. Devam
Kokulu bir yol yazısı
Ahmet Faruk Yağcı
Etler büyük tabakta cızırdayarak geliyor. Yanında manda yoğurdu. Bu iki koku ile yoğunlaşan mutluluğumuz pirzola dilimlerinı ısırıp dişimizle kemiğinden ayırmaya çalışırken zirve yapıyor. Devam
Etiketler
12 Eylül Aile Ali Türkan Askerlik Avrupa Bellek Beslenme Beyaz Türk Birey Bisiklet Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Film Çizgi Roman Çocuk Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekmek Teknesi Ekonomi Ensest Erkek Felsefe Feminizm Gazete Genetik Güvenlik Hayvanlar Hedonizm Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk Internet Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Konformizm Kürtler Masonlar Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mistisizm Mizah Mobbing Modernizm Münevver Müzik Nefret Nostalji Operasyon Oportünizm Otomobil Pazarlama Polemik Pornografi Portre Psikoloji Reklam Sanat Satanizm Seks Seyahat Sigara Sinema Siyaset Sokak Sosyalizm Sosyoloji Spam Spor Taassup Tabiat Takvim Tatil Teknoloji Televizyon Terör TIP Tiyatro Turizm Tüketim Toplumu Evlilik© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.

Yazı Boyutu
Büyük
Normal