Patronsuz Medya

Aşure

  Vahap Demir - 23 Temmuz 2009


Dün gece en azından yirmi yıldır yapmadığım bir şey yaptım. Gece saat iki civarında uyandım, usulca mutfağa girdim, buzdolabının kapısını açtım, rafta dizili duran aşureleri görünce kendime hâkim olamadım ve bir tabak alıp yedim.

Ben gece bir şey yemem normalde ama dün gece yedim. Hem de birinci tabak bitince bu muhteşem lezzetin devamının gelmesi gerektiğine karar verip bir tabak daha yedim. Onu bitirince bir tabak daha yedim.

Yuh! dediğinizi duyar gibiyim, ama yedim. Gecenin ikisinde üç tabak aşure yedim. Aslında bu kadar yoğun yememe neden olan şey ağzımda hissetmekte olduğum lezzet duygusu muydu yoksa aşureye ilişkin anlatılan hikâyenin kritiğini yapıyor olmanın vermekte olduğu zihinsel/entelektüel haz mıydı bilemiyorum.

Hikâyeyi bilirsiniz: Nuh peygamber tufan bitip de gemisi yüksek dağlardan birinin tepesine oturunca gemide kalan son erzakın tümünü bir araya toplayıp hepsinin karışımından bir yemek yapılmasını ister ve ortaya aşure çıkar.

Hikâyede sıkıntılı bir taraf vardı. Bence hikâyeyi uyduranlar Allah'ın peygamberine iftira ediyorlardı. Yani elde kalan son bakliyat kırıntılarını oturup bir güzel yemek yerine bunları gelecekte de bakliyat yiyebilmek için tohum olarak ayırmak ve ilk fırsatta ekip mahsule çevirmek çok daha akla uygun bir davranış. Tohum özelliği olmayan bir takım kurutulmuş meyvelerin bu işte kullanılmış olması mümkün. Bu durumda da bir takım uyanıkların aşureyi ucuza getirebilmek uğruna aslında ilk yapıldığında içinde olmayan bir yığın maddeyi sanki aşurenin vazgeçilmezleriymiş gibi bize yutturduklarına kanaat getirmemiz gerekiyor.

Nereden baksan hikâyede aklıma yatmayan bir şeyler vardı. Ya Nuh peygamber aşure denen bir yemek yapmamıştı ya da onun yaptığıyla bize yutturulan şey birbirlerinden farklıydı.

Yine de bunları düşünürken aşure geleneğini özellikle sahiplenip yaşatan ve her yıl bol miktarda aşure dağıtarak bizlere bu günü hatırlatan alevi komşularımızı seviyor olmamdaki önemli etkenlerden birinin de aşure geleneği olduğunu fark ettim.

Konuyu çok dağıtmayayım, aşurede yaşadığım çelişki bana yıllar önce bizim avukatın evine konuk oluşumu hatırlattı.

Yeni avukat olmuştu ve Üsküdar'da bir ev tutmuştu. Evine giderken yolda buraların aslında kara kalabalıkların muhiti olduğunu, kendisinin de tıpkı başbakan gibi halka yakın olmak gerekçesiyle burada oturmayı tercih ettiğini filân anlattı. Tamam, başbakanın halka yakın olmasını halk umursardı muhtemelen ama bizim avukatın da aynı saikle hareket ediyor olması halkın zerre miktarı umurunda mıydı, bilmiyorum.

Avukat her ne kadar kendisinin asaletine ve içinde bulunduğu muhitten ne kadar uzakta olduğuna beni ikna etmeye çalıştıysa da evinin içini gördüğümde kanaatim kesinleşti. Tüm anlattıkları palavraydı.

Evi pisti. Her bekâr evi gibi pisti. İnsanın içinden eline süpürgeyi, bezi alıp her tarafı güzelce temizlemek geliyordu. Evin her tarafına yayılmış dağınık haldeki eşyalar; içerdeki konuğa bir an önce bırakıp kaçma hissini yaşatıyordu. Belki de özellikle hazırlanmış bir dağınıklık söz konusuydu.

Sadece pis olsa neyse, aynı zamanda kokuyordu evi. Evin her tarafına sinmiş olan karta kaçmış bekâr adam kokusuydu söz konusu olan ve dayanılması oldukça güçtü.

Zamanla kokuya alışmıştım ama avukatın sürprizleri bitmiyordu. Saatlerce kendi asaletinden dem vurarak bünyede akşam yemeği için muhtelif etlerden oluşmuş bir menü beklentisi oluşturan bu aymaz adam şimdi bulgur pilavını ne kadar çok sevdiğini ve pilavın devrimci hasletlerini utanmadan anlatıyordu.

Durum açıktı. Üsküdar'da muhteşem bir gün geçirme isteğiyle yanına yamandığım avukat günümü piç edecekti. Son bir umutla bulgur pilavını benim de çok sevdiğimi ancak içine kavurma katılan bulgur pilavının devrimci olduğu kadar kadim Anadolu geleneğini de yansıttığını iddia ettiysem de avukat her züğürt adam gibi direndi. Yeşil mercimek katkısının da aşure gibi en azından on beş bin yıllık bir gelenek olduğunu ve Anadolu geleneğine kadimlikte beş basacağını iddia etti.

Teslim olmaktan başka çarem kalmamıştı ama son bir ümitle madem öyle o halde hiç değilse aşure yapmamızın daha asil bir davranış olacağını cılız bir sesle anlatmaya çalıştım. Avukat adeta zikir yapanların cezbe hali gibi kendini kaybetmiş bir halde tencereye bir şeyler boşaltmaya başladı.

Bulgur ve yeşil mercimeğin içine bir miktar şeker ilâve ederek aşure olduğunu iddia ettiği bir yemek yaptı. Sadece üç malzemeden oluşan bu tuhaf aşureyi mecburen yedikten sonra neredeyse hiç konuşmadık. Dostluğumuz bozulmamıştı ama yara almış gibiydi. Erkenden yatmayı tercih ettik.

Tesadüf mü bilmiyorum ama o gece her ikimizde rüyamızda Nuh peygamberi gördük. Tufanda gemiye binmeyi başarmıştık ama peygamber atın şerefsizleri gemiden diyordu.

Yorumlar

Çok güzel bir yazıydı. Kaleminize sağlık. Yazının sonunda beni mütemadiyen gülümsetti. Evet aşureyi ben de çok severim. Favori tatlımdır. Aşure günlerinde koca bir tencer pişirir tüm apartmana dağıtırım.

Melahat Erdoğan - 8 Nisan 2011 (14:38)

diYorum

Vahap Demir neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

158