Patronsuz Medya

Aşık, Maşuk, Aşk

  Nihat Dağlı - 25 Aralık 2003


Bu metin, Laetitia Colomboni'nin yönettiği, Audrey Tautou ile Samuel La Bihan'ın oynadığı Fransız yapımı SEVİYOR SEVMİYOR filmden hareketle yazıldı. Hikâye, bu filmin hikâyesi. Benim, senin, başkasının, daha çok içimizde olup bitenlerin hikâyesi.

İlk söz

Kardeşlerim! Derim ki, 'bildiklerimiz'e böylesine bel bağlamamız ve onları tartışmasız 'doğru' kabullenmemiz, bizi yanlış patikalara sokuyor. Hepimiz şuna inanıyoruz ki, en çok güvendiğimiz bilgiler, gözlerimizle topladığımız verilerden doğuyor. Bu yüzden çoğu zaman, 'gözlerimiz de bizi yanıltmıyor ya!' deriz. Ama bir şeyi daha kabul ederiz ki, 'her şey', bildiklerimizle sınırlı değil.

Bilgilerimizin bizce doğruluğu, bilmediğimiz çok şeyin varlığı sayesindedir; çok şeyi bilmediğimiz için, çok iyi bildiğimizi sanırız. Ama daha fazla bildikçe, 'doğru'larımızın değiştiğini, 'önceki doğru'larımızın 'şimdiki yanlış'lar haline geldiğini görürüz.

Oysa 'önceki doğru'larımız, bize neler söyletmemiş ve yaptırmamıştır; kime ve nelere kara çalmamış, kimin ve nelerin canını yakmamışızdır. Bunu öğrenince de, ne çok üzülmüşüzdür. Öyle ya; 'doğru' bildiğimiz 'yanlış'lar sebebiyle, çok şey ve çok kimse 'kötü' olmuştur. Bu bize vebal yüklemiş, vicdanımızı sıkıntıya sokmuştur.

Bilgimizin kapsam alanının genişlemesiyle 'önceki doğru'larımız hükümsüz kalıyorsa, 'şimdiki bilgi'mizin kurduğu 'bugünkü doğru'ların da, 'sonraki bilgi'mizin çapıyla yanlışlanabileceği durumu ortaya çıkıyor ki, bu, nasıl ve neye göre kendimize bir yer tayin edeceğimizi belirsizleştiriyor.

Belirsizlik ise, bizi, kendisine yaslanarak konuşacağımız bir bilgiden yoksun bırakıyor. 'Bilgi'siz kalınca da, 'söz'süz kalıyoruz. 'Söz'süz, yani etkisiz; edilgen.

Bir şeye bir şey söyleyemediği için bir şey olmayan bir birey oluyoruz. Bu bir 'yokluk' halidir. İşte bu sebeple sevgili insan kardeşlerim, size, 'bildikleriniz'e yaslanarak konuşmayın!' diyemiyorum. Şunu diyorum: Doğrularınıza yaslanarak konuşun, ama 'sonsöz'ü söylemeyin. 'İşte bu son sözümdür' deyip, 'sonsöz'ünüzle bir şeyi veya birilerini öldürmeyin.

'Sizi böyle konuşturan bir tecrübeniz mi oldu?' derseniz, 'evet' derim. Birkaç perdelik bir hikâye yaşandı gözlerimin önünde. Birinci perdede, hikâyenin kahramanları için son sözlerimi söyledim, ama sonraki perdelerde gördüm ve öğrendim ki, büyük hata etmişim. İşte size o hikâye.

Perde bir

Daha çok griye akraba kentin matlığında uzayıp giden yolculuğumuz, akşam sularında bir gül bahçesine düşüyor. Bahçenin şurasına burasına yayılmış dalların ucunda kan kırmızı güller salınıyor. Bir gül ordusunun karşısındayız.

O da ne? Bir gül kadar narin, kırılgan ve iç büyüleyiciliğiyle, cins-i latiften bir ademkızı güller arasından başını çıkarıyor. İlk önce siyah saçlar, sonra bir alın, ardından kara iki göz görünüyor. Uçuşan kelebekler kadar okşayıcı bir tebessüm dolaşıyor dudaklarında. Yanakları gamze gamze. Gözleri, iyi bir durumun iyimserliğiyle okşanmış yüreğinden haber veriyor.

Kızın adını unuttum. Sayın ki, Leyla olsun. Değil mi yani, ne farkeder! Karşımızdaki, sonuçta aşkın çarptığı bir insandır. Dirimin ve ölümün, kendini üzerinde belli ettiği bir yüz olunca karşımızda, isim önemsizleşiyor.

Belli ki, sevmiş! Hem de dipten, en derinden. Öyle ki, sevdiğine dönüşmüş; aşkına, aşka. Her halinden bu anlaşılıyor. O kadar gül arasından en diri olanı seçip paketletiyor. Çiçekçiden, verdiği adrese teslim edilmesini istiyor. Sanki gül değil de kalbi götürülecekmiş gibi heyecanlı.

Bu heyecan içinde bisikletine biniyor. Şimdi daha mutlu. Pedallara öyle asılıyor. Gülü götüren motosiklet bir yöne o diğer yöne yöneliyor, ama sanki ikisi de aynı yere gidiyor. Aşk bu, yönü ve yeri aynılaştırıyor. Gözlerimiz bir gül gönderen kızda, bir gülü götüren motosiklette. Ortalıkta insan yüzleri kaynıyor. Arabalar, akıp giden hayatın ritmine uyum sağlamış.

Merak ediyoruz; kim bu sevilen şanslı ademoğlu diye. Nihayet merakımız gideriliyor: Bir doktor! Hem de bir kalp doktoru. Beyaz önlüklü. Kızın paketleyip gönderdiği gül, bir odaya (büyük ihtimalle, hastalarını kabul ettiği yer) girmek üzereyken doktora veriliyor. Yüzü aydınlanıyor. Güle iliştirilmiş notu okuyunca, yüzüne sevinç vuruyor. Sevmiş kalbin kendisi olan bir gülü almak kimi sevindirmez ki!

Kızı görüyoruz yine. Yani Leyla'yı. Bir resim atölyesindeyiz. Ortaya konulmuş yatağın üzerinde, öylece uzanmış erkek bir model var. Her hallerinden resim çalışan öğrenciler oldukları anlaşılan bir grup, ortadaki modeli çiziyor. Öğretmen bayan, bir bir inceliyor çizilenleri. Leyla'nın tuvali önünde duraklıyor. Bir modele bir çizilene bakıyor. 'Hiç benziyor mu?' diyor öğretmen. Meğer Leyla tuvale modeli değil, sevdiği adamı taşımış. Ama yine de iyi çizdiği teslim ediliyor.

Leyla katlanmış bir sevinçle eve geliyor. Hem gülü, yani kalbini sevdiği adama göndermiş, hem de resim atölyesine kabul edilmiş. Şen şakrak. Evde bir hareketlilik var. Bir kadın çocuğuyla bavulunu hazırlıyor. Uzun bir tatile çıkan abla izlenimini ediniyoruz. Leyla, evin küçük kızı gibi duruyor; bayanın kardeşi. Bayan gittiğine göre, ev ona kalacak. Kadın çocuğuyla evden ayrılınca Leyla boşlukta kalıyor. Şık bir elbise giyinip o da evden çıkıyor.

Aa, onu doktorun da bulunduğu bir yerde görüyoruz. Bir kutlama yemeği gibi. Kenarda öylece yalnız beklerken yanına genç bir delikanlı geliyor.

Az sonra öğreniyoruz ki bu, bizim Leyla'ya tutkun bir tıp öğrencisidir. Ama Leyla'nın gözü doktorda, onu kolluyor. Doktor o sırada, az uzakta bir erkek topluluğu içinde hararetli bir konuşmaya dalmış.

Seven ama karşılık görmeyen tıp öğrencisi Leyla'ya takılıyor: 'Seninki çok meşgul.' 'Evet' diyor Leyla, 'bir iş konuşması yapıyor da.' 'Sen delisin' diyor delikanlı, 'O evli. Bir de eşi hamile, çocuk bekliyorlar.' Leyla bunu da püskürtüyor: 'Hayır boşanacak. Kadın bunu engellemek için hamile kaldı.'

Doktorun bir üst kata çıktığını gören Leyla, tıp öğrencisini yalnız bırakıp merdivene yöneliyor. Doktorun girdiği kapıdan içeri girip kayboluyor. Leyla'yı karşılıksız seven tıp öğrencisi, kıskançlık nöbeti içinde onları takip ediyor. Merdiven başında öylece beklerken, Leyla ile doktor, girdikleri yerden birlikte çıkıyorlar. Doktor Leyla'ya, 'Sonra görüşelim.' diyor. Delikanlı sadece izlemekle kalıyor.

Şimdi Leyla'yı bir arabanın içinde, direksiyondakine gülümserken görüyoruz. Direksiyondaki kim bilmiyoruz, ama tahmin ediyoruz: Kim olacak, tabii ki doktor! Araba Leyla'nın evinin kapısında durduğunda, tahminimizde haklı çıktığımız anlaşılıyor.

Leyla durmuyor. Bu sefer büyük bir tablo yapıyor. Telefondaki bayana, 'gönderdiğim tablo doktora teslim edildi mi?' dediğinde, anlıyoruz ki, o tabloyu da sevdiği adam için yapıyormuş.

İnsan sevince neden öyle yapar bilmiyorum. İçinde bir şey tutmaz, önüne gelene içini açar, sevdiğinden haberler verir. Leyla da bunu yapıyor. Kız arkadaşına, doktoru ne çok sevdiğini, yakında onunla bir haftalığına Floransa'ya tatile çıkacağını söylüyor. Yolda yürürlerken. Tesadüf bu ya; doktor tam o sırada birkaç adım önlerinden geçmektedir.

Az sonra bir binanın önünde hanımıyla buluşuyor. Bizim Leyla'nın gözü önünde, hanımına sarılıp öpüyor. Tabii ki, kıskançlık nöbeti basıyor Leyla'yı. Hınçla doktorun park edilmiş arabasına koşup şunu yazıyor: 'Aramıza girmesine izin verme!' Leyla'nın arkadaşı olanları şaşkınlıkla izliyor. Kız arkadaşına, 'bu ona bir uyarı' deyip, motosikletini ödünç alıyor. Ve sonra da, motosikleti bir tarafını kırmış bir şekilde geri getiriyor.

Leyla, anahtarcı dükkanında ne arıyor olabilir? Bunu az sonra öğreniyoruz. Leyla, evinin anahtarını doktora hediye olarak gönderiyor; üzerine onun ismini yazarak. Ah şu aşk! Sınırları çiğneyip duran, yasakların üzerini çizmekten zevk alan aşk! Bu arada öğreniyoruz ki, doktorun hanımı düşük yapmış. Leyla tabii ki bu gelişmeden çok memnun. Bu haberi vakit geçirmeden arkadaşlarına ulaştırıyor, 'artık sorun kalmadı' diyor.

Leyla'yı, doktorun evinin önünde, pencerede olup biteni izlerken seyrediyoruz. Doktor hanımıyla tartışıyor. El kol hareketleri. Doktorun eşi, bir bavulla evden ayrılıyor. Leyla buna çok sevinmiş olacak ki, o da evde bir bavul hazırlıyor. Yine çok heyecanlı. Anlaşılan, Floransa gezisine çıkılıyor.

Evet öyle, Leyla havaalanında, elinde valizi ve bileti, Floransa'ya kalkacak olan uçağın saatine bakıyor. Saat ilerledikçe heyecanı artıyor. Oturduğu bankta yüzü gittikçe gerginleşiyor. Evet, işte saat de geldi. Fakat doktor hâlâ ortalıkta yok. Telefona gidiyor.

Doktorun evinde telefon uzun uzun çalıyor. Evde yok, çünkü o da bu sırada arabasıyla trafikte son hızla ilerliyor. Herhalde uçağa yetişmeye çalışıyor, diyoruz. Ne yazık ki değil, başka bir yere gidiyor. Leyla, kalbindeki derin yarayla havaalanından ayrılıyor. Altından hırçın bir su akan köprüden, uzun uzun aşağıya bakıyor. Herhalde atlayacak. Hayır bunu yapmıyor, kendini değil, düşleriyle dolu bavulu suya bırakıyor.

Leyla artık bu aşka son verecektir; kendisini seven tıp öğrencisine bunu söylüyor. 'Bu aşkı bitiriyorum. Son kez senden bir yardım istiyorum. Bu bir şart. Sonrası seninim.' diyor. Delikanlının kulağına o şart fısıldanıyor. Acaba ne söyledi, nasıl bir şart koştu? Kulağa söyleniyor bu, duymuyoruz.

Tıp öğrencisi, nihayet kendinden bekleneni yapıyor. Doktorun muayenesine kadar gidip haddini bildiriyor: 'Ne hakla, gencecik bir kızı kullanıp sonra bir kenara atabilirsin' diyor. Doktorun savunması çok renksiz: 'Ona söyledim, bu böyle gitmez diye. Benden günah gitti.' Delikanlının hıncı artıyor. Bizim de tabii ki.

Leyla, evde, uzandığı koltukta, aşkının üzerini çizmekle uğraştığını hissettiren bir çaba içindeyken televizyonda son dakika haberi geçiyor. Doktor, Leyla'nın sevdiği adam, hastasını dövmüştür. Dövülen kadın, kendisine uzatılmış mikrofonlara haykırıyor: 'Onu bitireceğim. Artık o bir doktor olarak anılmayacak. Meslek hayatı bitti onun.' Arkadan doktorun polisler tarafından yaka paça götürülürkenki görüntüleri yayınlanıyor. Bu gelişme Leyla'ya şunu söyletiyor: 'Onu kimseye yedirmem, o benim.'

Bu kadar olmaz yani. Bir haber daha. Doktoru bitireceğini söyleyip onu dava eden kadın, evde ölü bulunuyor. Bir kavga sonrasında kalp krizinden öldüğü anlaşılıyor. İlginç bulunuyor bu ölüm. Acaba kadını ölüme götüren kavganın diğer tarafı kim?

Leyla'nın evine gelen polislerin soruşturmasından Leyla'dan şüphelenildiği izlenimini ediniyoruz. Leyla'nın yüzünde bir darbe izi var, ama yine çok rahat! 'Evet doktoru tanırım, ama bütün gece evdeydim. Şahidim kız arkadaşım. Burdaydık. Yüzümdeki iz de, merdivenden düştüm, ordan kaldı' diyor.

Kız arkadaşı tabii ki şaşkındır, çünkü daha şimdi gelmiştir bu eve. 'O kadınla sen kavga ettin, değil mi?' diyor. Leyla hâlâ çok rahat: 'Korkma, hırsızlık süsü verdim olaya. Kadının evinden getirdiğim şeylere bakar mısın?'

Anlıyoruz ki, Leyla gerçekten çok seviyor. Çok ne demek, adeta aşkı gözünü kör etmiş. Çok seviyor ve sevdiğini başkasına kaptırmak da istemiyor ama, doktorun avukat olan eşi bu durumda eşine sahip çıkmak için ona geri dönüyor. Eşi götürülürken boynuna sarılıp; 'Hayır' diyor, 'sen katil olamazsın. Savunmanı ben yapacağım.'

Leyla, doktoru bir kadının hıncından kurtarmışken ve de eşi çoktan hesaptan düşmüşken, beklemediği bu gelişmeye katlanamıyor. Eve gelip, gaz ocağının kapaklarını açıp uzanıyor. Eve yayılan gazdan nasiplenmek için.

Perde iki

Bir uğultu, bir hız bizi geriye getiriyor. Zaman yeniden başa dönüyor. Aynı hikâyenin başına dönmüş bulunuyoruz. Yine aynı gül bahçesi, yine aynı ademkızı. Karşımızda yine Leyla var; hikâyenin başındaki bahçede, sevdiği adam için bir gül alıyor.

Paketlenmiş gülü alıp sevinen doktor da karşımıza çıkıyor. Ama bu sefer gülün sevinciyle bir kapıdan içeri giriyor. Hem gülü almış hem de güle iliştirilmiş yazıyı okumuştur. 'Kalbim her zaman senindir' diyen biriyle birlikte olduğu için mutludur. Kendisini bekleyen hastası, bir ademoğlunun yüzünde güller açtıran gülün kim tarafından gönderildiğinin merakıyla soruyor: 'Kimden?' Doktor, 'Eşimden. Doğum günüm de.' diyor. Hastası buna inanıyor, ama gelsin de bunu bize anlatsın. İnanmıyoruz tabii ki.

İşte yine o yemekli toplantı. Leyla, tıp öğrencisi, doktor, bildiğimiz herkes orda.

Doktor az sonra merdivenden yukarı çıkıp lavaboya giriyor. Leyla da onu izliyor. Doktorun yanıbaşındaki lavaboda oyalanıyor, ama doktor oralı değil, Leyla'yı görmezlikten geliyor. Eli kâğıt peçeteye gidiyor, çekiyor peçete gelmiyor. Leyla yardım ediyor. Teşekkür ediyor doktor. Leyla'nın gözleri doktora kilitlenmiş durumda. Doktorun sorusu bizi şaşırtıyor: 'Yoksa tanışıyor muyuz?' Leyla, 'Ben karşınızdaki evde çocuk bakıcılığı yapıyorum. Bir keresinde bana gül vermiştiniz.' diyor. 'O zaman' diyor doktor, 'ara sıra bize de uğrayın, biliyorsunuz eşim hamile, ona yardımcı olursunuz.' Kapıdan birlikte çıkarlarken, doktor, 'sonra görüşürüz.' diyor.

Çok şaşırıyoruz. Leyla'ya odaklanarak baktığımızdan, neler düşünmemiştik ki! O aşk, o yapılanlar, o beklenti, o hayal kırıklığı. Her şey pul pul dökülüyor. Meğer doktor ne Leyla'nın, ne de kendisine olan aşkının farkındadır. Derin bir platonik aşkla doktora bağlıdır Leyla; bütün o hediyeler kafasındaki aşkın, hülyanın uzantısıymış.

Yemekli toplantıdan sonra Leyla'yı götüren aracın direksiyonundaki doktormuş, ama Leyla'ya gitmiyormuş, evleri karşılıklı olduğu için giderken onu da bırakmak istemiş. Öyle bir hülya ki, Leyla bile bile havaalanında beklemiş. Floransa gezisi, Leyla'nın bir düşüymüş sadece. Doktor havaalanına zaten gidemezmiş, gidemezmiş çünkü, kimden geldiği belli olmayan ve eşini kendisinden ayıran hediyelerden bıkan doktor, Leyla'nın alıp gönderdiği uçak bileti paketini açmadan çöpe atmış.

Tıp öğrencisinin odasına kadar gelip, 'gencecik bir kızı nasıl olur da kullanıp bir kenara bırakırsın?' deyişine cevaben yaptığı savunmayı da, işi bir türlü öğrenemeyen ve sonunda kovduğu sekreterini düşünerek yapmış. Delikanlının, işine son verdiği sekreterinin sevgilisi olduğunu sanmış.

Doktorun eşinin düşük yapmasına da, Leyla sebep olmuş. Kız arkadaşının işyerine ait o motosikletin bir tarafının kırık bir şekilde geri dönmesi de bu yüzdenmiş. Motosikletle gidip kadına çarpmış, çarpmanın tesiriyle kadın çocuğunu düşürmüş.

Leyla'nın tıp öğrencisinin kulağına fısıldadığı ve doktora göndermeyi düşündüğü son hediye neymiş, biliyor musunuz? Bu kız gerçekten deli! İçinden demir bir ok geçen gerçek bir kalp. Evet, gerçek bir kalp! Tıp öğrencisi, kim bilir bunu nereden temin etmiştir. Son hediye doktoru deli edince, hediyelerin sahibi diye şüphelendiği kadın hastasına şiddet uygulamıştır. O kadını ölüme götüren dövme olayının iç yüzü buymuş.

Perde üç

Doktorun, dövdüğü kadının bir kavga sonrasında kriz geçirip ölünce, eşine, 'evet biliyordum, oydu bütün hediyelerin sebebi' demesi, yukarıdaki bilgilerden hâlâ habersiz olduğunu gösteriyor. Eşiyle yeniden mutlu olduğu o akşam, evlerinin önünde siren seslerinin geldiğini duyuyorlar. Pencereden baktıklarında, Leyla'nın çalıştığı eve bir ambulansın yanaştığını görüyorlar. Leyla intihar girişiminde bulunmuştur. Gaz ocağından eve yayılan gazdan epeyce nasiplendiğinden şuurunu kaybetmiştir.

Doktoru, yardıma koşarken görüyoruz. Leyla'nın ellerinden tutup, ağızdan sûni teneffüs yapıyor. Bir iki üç. Çaba sonuçsuz kalıyor. Doktor çok üzgün, gözlerinin önünde birisi ölüme düşüyor. Tekrar deniyor. Leyla bu sefer gözlerini açıyor. Doktorla göz göze geliyor, elleri sevdiği adamın elleri arasındadır. Evet, Leyla gerçekten hayata dönmüştür. Hem de sevdiği adamın yardımıyla.

Leyla, doktorun hastası olarak hastanede bulunuyor. Sevinçlidir, çünkü doktor kendisiyle ilgilenmekte, sevdiği adamı soluklayabilmekte. Bir görüşmede ağzından bir şey kaçırıyor. Bu daha önce hediyelerine iliştirdiği bir cümledir: 'Kalbim her zaman senindir.' Doktor şüpheleniyor, 'acaba' diyor.

Gecenin bir vakti, kendisine gönderilen hediyelerden biri olan anahtarı, Leyla'nın bakıcılık yaptığı evin kapısında deniyor. Anahtar, tık deyip yuvaya yerleşiyor. Açılan kapı doktoru içeri taşıyor. Evin her tarafı doktorla ilgilidir; gönderilen hediyelerin parçaları, dahası duvara çizilmiş ve bir örneği kendisine gönderilmiş portresi. Evet, gizli hayranı ortaya çıkmıştır: Leyla.

Doktor düşündüğünü hemen uyguluyor. Leyla hastaneden çıkarılıyor, ama bu doktora pahalıya mal oluyor. Leyla'nın kafasında patlayan ölümcül darbesi, doktoru hastanelik ediyor. Leyla yargılanamıyor, çünkü o bir akıl hastasıdır: Erotomanyak (neyse bu). Leyla, yaptıklarından dolayı pişmanlık duymuyor; herkesin bir aşk düşlediğini, kendisinin ise sadece bunu gerçekleştirmeye kalkıştığını söylüyor.

Neyse ki doktor, kısa bir tedavi sonrasında iyileşip evine dönüyor. Leyla da, tedavi edilemeyen aşkıyla yaşamakta kararlı bir şekilde hastaneden ayrılıyor.

Son söz değil

Şimdi anladık mı, bilgilerimizin ne çok eksiklikler taşıdığını?

Birinci perdedeki bilgilerle yetinip konuşsak, doktora neler demeyiz ki! En azından tıp öğrencisi delikanlı gibi davranır, elimiz uzansa, gidip boğazına sarılırız.

Mesela ben. Birinci perdede, doktor için neler neler düşündüm; Leyla'ya ne çok yandım. 'Böyle bir aşka ilgisiz kalınır mı hiç!' deyip durdum. Ama ikinci perde açılınca; hikâyenin başına dönüp doktorun yanına oturunca. Her karede doktordan bir daha özür diledim. Şok halindeydim. Az bildiğim için başkasını 'kötü' ettiğim bütün insanlık durumları kalbime üşüşüyor, vicdanımı sıkıştırıyordu.

Sizce de hayat, biraz bu üç perdelik hikâyeye benzemiyor mu? Haklarında daha fazla bilgi edindiğiniz kişi ve durumlar için önceden söylediğiniz 'son söz'lerinizden dolayı sonradan pişmanlık duyduğunuz olmamış mı?

Evet, sevgili insan kardeşlerim! Biraz sakinleşip sabredelim, diyorum. Ve Leyla'ya da hemen kötü söz etmeyin. Çünkü hiç bir şey, bildiğimiz gibi değil. Aşk da öyle. Aşk, sıcak odada kıvrıldığı yerde derin bir uykuya yatan hoş bir kediye benzemiyor; bazen de (yoksa çoğu zaman mı?), gözleri açık, dayanılmaz bir açlık duygusuyla, farenin üzerine atlayıp bir hayatı sonlandıran hırçın bir kedi oluyor. Deli, delice, delirten bir şeydir aşk; içine oturduğu insanı, isteğinden başka her şeye körleştiriyor. İnsana ölümü göze aldırıyor, öldürtebiliyor.

Aşk üzerine düşünen kimileri aşkı sarmaşığa benzetmiş; aşk için üç şeyden bahsetmişler: Aşık, maşuk ve aşk. 'Aşık maşukuna yoğunlaştığında; bir sarmaşığın ağacı sarması gibi, aşk da aşığa sarılır. Nasıl ki, sarmaşık sarıldığı ağacın özünü emip kurutuyorsa, maşuka duyulan aşk da, aşıkı öyle yer bitirir.' demişler.

Bunu belirttim ki, sevgili insan kardeşlerim, Leyla'ya öldürücü darbeyi vurmayasınız. Leyla'nın aşkından şüphe duyabilir misiniz? Görmediniz mi kızcağızı, nasıl da aşkı için ölüme yürüdüğünü, can havliyle farenin üzerine atlayan kedi gibi şuna buna saldırdığını.

Aşk bu, bütünüyle bir açlık halidir o; dayanılması zor açlığın gür dalgalarının önünde savrulmaktır. Bu dip dalgaları dindirmek adına 'başkası'nı 'yem' olarak kullanıyoruz. Aşkla bağlandığımız ve ona dönüştüğümüz maşuku, açlığımızın boşluğuna oturtup orayı doldurmak istiyoruz.

Leyla farklı bir şey yapmıyor; doktordan, kendisini yutacak gibi olan iç boşluğuna gelip oturmasını istemiş, 'gel doldur boşluğumu!' demiştir. İstemekle kalmamış, can havliyle bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Leyla kötü bir kız değil, o bir kurbandır. Aşkın kurbanı.

Yorumlar

Hikaye gerçekten güzelmiş, okurken sanki yaşadım hikâyeyi. Gerçekten etkileyici, filmi de izlemek isterim. Bu arada Leyla'yı onaylamıyorum ben, karşısındaki evli bir insan. Kendisine saygısı yoksa bile onun evliliğine saygısı olması lâzımdı ama hiç şaşırmadım böye davrandığına. Sonuçta delidir, ne yapsa yeridir demişler.

Aslanpayı - 28 Kasım 2009 (13:33)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

105