Patronsuz Medya

Medya toplumu hasta ediyor

Necdet Şen - 11 Ocak 2003


Kendimizden ya da etrafımızda gözlediğimiz insanlardan biliriz, bunalım geçiren kişi dikkatini yapmakta olduğu işe odaklayamaz. Mutsuz ve karamsardır. Geleceğe ilişkin pek heves ve umut taşımaz. Sorunlarını çözmek adına atılması gereken adımların ne olduğunu bilse bile o adımları atmayı erteler durur.

Bunalım geçiren insan, hummalı bir kendine acıma ve dünyayı suçlama nöbetine tutulmuş gibidir. Çoğunlukla olumsuz ayrıntılara odaklanma, birden fazla açıklaması bulunan konularda, o açıklamaların en kötüsüne inanma eğilimindedir.

Bunalım, aklî melekelerin tutulmasıdır aslında. Zekî bir insan bile bunalım geçirirken çoğu kez aptal gibi davranır, sorunlarını çözemez, yeni sorunlar üretir.

Aynı açıklamalar toplumlar için de yapılabilir.

Toplum, tek tek bireylerden ve onların tekil duruşlarından oluşsa da, o bireylerin her birinin dışarı vurduğu eğilimlerin ortalaması göz önüne alınarak, ortak akıl ve ortak halet-i ruhiye kavramlarının varlığından söz edilebilir.

Gelişen ve ucuzlayan iletişim teknolojisi sayesinde artık hepimizin evlerinin baş köşesinde yerini alan televizyon ekranlarını, yolculuk esnasında bile kulak tozumuzda mırıltısını işittiğimiz radyoları, reklam tabelâlarını, duvarlardaki afişleri ve az sayıda enayinin toksik madde bağımlıları gibi beğenmeye beğenmeye satın aldığı gazeteleri göz önünde tutarsak, ortak akıl artık yapay olarak üretilebiliyor. Dahası, ortak akıl bir zamanların söylencelerinin yayılma hızını rafa kaldıracak kadar çabuk yayılma ve sirayet etme olanağına sahip.

Akıl havuzumuz kirleniyor

Herhalde bu teknolojik yeniliklerden önce masallar, destanlar, saz şairleri ve onların türküleri, tüccar-gezginlerin, hacıların kentten kente taşıdığı ve kulaktan kulağa yayılma hızıyla ilerleyen havadisler sayesinde kendini yenileyebilen ortak akıl, ani değişkenlikler göstermeden, daha hantal bir ilerleme çizgisi izliyor olmalıydı.

İnsanlar mutsuz olacaksa da kendi acı deneyimleriyle mutsuz oluyordu herhalde. Akşamları ateşin başında toplanıldığında, masallar hep aynı dede tarafından anlatılıyor olmalıydı.

Oysa günümüzdeki kalabalıklar kendi köşelerinde farklı kaderleri yaşarken bile, medya sayesinde aynı anda benzer duyguları paylaşabiliyor. İlyada destanındaki toplam cinayet sayısından daha fazlasını bir gecede ekranlardan kanlı canlı seyredebiliyor. Hayatımızın en iç karartıcı yorumunu yapmaya aday felâket tellâllarının resmî geçidini izliyor ekranlardan ve sütunlardan.

Televizyon yayınları dünyanın uzak köşelerinde meydana gelen kazaları kadraj içine alıp, heyecanlı bir ses tonuyla aktarırken, burnumuza kadar soktuğu yanık cesetleri seyrettiriyor ve biz sıradan insanlara felâketle yüzyüze gelmeden de korku duygusunu tattırabiliyor.

Bilincimiz bunlara "alt tarafı dizi film" ya da "üst tarafı haber bülteni" deyip geçebilir, ama daha alt katmanlarda uyuyan derin benliğimizin o kan-revan ve feryat-figan arasında huzur içinde uykuya dalabileceğini iddia edebilir miyiz?

Olağandışı olaylar her zaman biz sıradan insanlar için daha ilgi çekici bir seyirlik malzeme oluşturur. Kazalar, cinayetler, nefes nefese kovalamacalar, itişip kakışan, böğüren insanlar, cıfıt işler çevirirken gizli kameraya kaydedilenler, gizli olmayan kameranın önünde birbirini darp edenler, deprem, yangın, facia görüntüleri ve diğerleri, her normal insanın öncelikle ilgisini çekecek seyirlik bir malzemedir. Bunları seyrediyor diye hiç kimse manyaklıkla suçlanamaz.

Ama daha fazla izlenme oranı, daha fazla popülarite, daha fazla kazanç adına (ya da her neyse emeli bizlere bunları izlettirirken) hem medya starı denen ucube konu mankeni, hem de televizyoncu, gazeteci, haberci denen marazî güruh, hayatın içindeki stres ve mutsuzluk yaratan olumsuzlukları seçip, kurgulayıp ardarda göstererek, kendi menfaati uğruna içinde yaşadığı topluma karşı suç işliyor.

Halk ne istiyor?

Her zaman şu ucuz ama yalan gerekçenin ardına saklandı medya muktedirleri:

"Halk böyle istiyor".

Peki ama bu kişiler halkın ne istediği konusunda hangi bilimsel veriye sahip? Plazanın kapısından girerken, hiç birimize malum olmayan derin sır bunlara mı malum oluyor?

Palavra. Bir şey bildikleri yok. Aslında yaptıkları işin savunulacak bir yanı olmadığını biliyor ve yüzsüzlük ediyorlar.

Oranlama ve tiraj raporları, olsa olsa varılan acıklı noktayı gösterir. Halk neyi isteyip neyi istemediği konusunda ser verip sır vermiyor. Son 50 yılının yarıdan fazlası sıkıyönetim ve devlet terörü altında geçmiş olan toplumun bireyleri hemen hemen her konuda düşüncelerini ve eğilimlerini kendine saklıyor.

Zaten adına "halk" denebilecek bir istek mercii var mı, o bile kuşkulu.

Bir konuda talepte bulunabilmesi için, izleyicinin daha önce o tarz programlara maruz kalmış olması gerekir; ki bu da o programların beğenildiği anlamına gelmez. Örneğin, sokaktaki insan "her an deprem olabilir, evim barkım başıma yıkılabilir" korkusuyla yaşıyorsa, tabii ki bu konudaki her yayını endişe ve merak dolu gözlerle izleyecektir. Bu endişeyi kaşıyarak ulaşılan izlenme oranı, o yayını meşru kılar mı acaba? Yoksa içimizdeki ölüm korkusunu sorumsuzca depreştirerek bizi akut depresyona sokan yayıncı, kendisinin "başarı" diye adlandırdığı bir kepazeliği mi tırmandırmaktadır?

Hiç bir insan cinsel çağrışımlara, bağırtı-çağırtıya, tempolu müziğe, şiddete, ölüme, zalimliğe, merhamete, sevgiye, doğal afetlere, savaşa, korku ve endişe yaratan tehditkâr belirtilere karşı duyarsız kalamaz. Biz ilgilenmiyor gibi yapsak bile derin benliğimizin bileşenleri, hormonlarımız uyarılır. Hayatta kalma refleksimizi yerli yersiz kurcalayıp bizi kendine baktıran, sonra da "naapiim, bakmasaydın" diyen kişiye en hafifinden densiz denir.

Bu aslında dolaylı bir saldırganlıktır ve gazete-dergi okuyan, radyo dinleyen, televizyon seyreden herkes, bu tarz yayını yapan kimseler tarafından uygulanan örtülü bir şiddete maruz kalır. Bizimki gibi hukuksuzluğun olağanlaştığı ülkelerdeyse, bu manevî şiddet, işkence boyutuna vardırılabiliyor.

Medya tarafından darp ediliyor, mızıldanmakla yetiniyoruz.

"Her şey berbat" makamından şarkılar

Şu anda dünyanın dört bir köşesinde insanlar belki yataklarında uyuyor, belki yemek yiyor, belki ders çalışıyor, belki sohbet ediyor ya da bebeğini pışpışlıyor. Şu anda herhalde milyonlarca bebek uyku mahmuru gözlerini kırpıştırarak annesinin yüzüne bakıyor. Dünya milyarlarca yıldan beri döndüğü yörüngede paşa paşa dönmeyi sürdürüyor. Belki kentin kuytularında, ayışığında aşıklar dolanıyor. Sevişenler de vardır muhakkak; hem de onbinlerce.

Yok, ama medya çalışanı yemin etmiş, bize illâ olumsuzlukları gösterecek.

Diyelim ki, az önce bir yerde bir trafik kazası oldu, çevredeki halk koşuşup yaralıları kurtarmaya çalışıyor.

Hiç kuşkunuz olmasın, oralarda birileri cep telefonundan, bildiği bir televizyon kanalının numarasını çeviriyordur. Zaten o aramasa da gazetelerin gece muhabirleri olayı polis telsizinden duyarlar ve orada bitmeleri an meselesidir.

Kameraman yetişir olay yerine ve ne ayışığını, ne gökyüzünün havaî mavisini, ne etraftaki bebelerin ışıl ışıl gözlerini görür; olağan dünyayı çerçevenin dışında bırakır, kan revan içindeki yaralıların ve cesetlerin görüntüsünü kadraja alır, çeker, ve aynı hızla yayına yetiştirir görüntüyü.

Yayın odasında dünyanın dört bir yanından toplanmış olumsuzluk belgeleri birikmiştir zaten; hepsi ardarda kurgulanır, yayına sokulur.

Patlak gözlü, Halloween kabağı kılıklı bir herif, masasının altındaki viskiden gizli gizli fırt alarak, bağıra çağıra felâket tellâllığı yapar. Sakatlar, bunaklar, obezler, transseksüeller, seri katiller, sapıklar, psikopatlar, gözü oyulmuş, kolu kopmuş, beyni patlamış kazazedeler, tecavüze uğramış kadınlar, milyonda bir rastlanan hastalıklara yakalanmış çocuklar, Sakıp Sabancı, Fatih Ürek, Televole "motor"ları, İborotti'nin bacağından vurulan köleleri ve daha binbir ucubelik ardarda resmi geçit yapar.

Öyle bir sirk ki, bu sirke sağlam giren hasta çıkar.

"Sayın seyirciler, şurda şu öldü, burda bu çemkirdi, orda o dolandırıldı! Hayat skandaldan, faciadan, korkudan ibarettir sayın seyirciler!"

Araya bir anons girer, "haberci" viskisinden gizlice bir fırt daha çeker. Bilmektedir ki şu anda en çok izlenen televizyon kanalı budur.

Köşe yazarı gazete başlıklarına şöyle bir göz atar ve yakın gözlüğünü burnunun ucuna kaydırıp başlar nefret kusmaya:

"Her şey yozlaşıyor sayın okuyucu! Dünyada her şey berbatlaşıyor!"

Aslında masa başında gelip geçen nafile ömrüne vahlanmaktadır hazret. Mutsuzdur, bunalım geçirmektedir, stres bağışıklık sistemini felce uğratmış, her tarafından "gırç, tık" sesleri yükselmeye, kalp teklemeye, kuş ötmemeye başlamıştır. Alkolde boğulmakta, aldatmakta, aldatılmakta, insanları ve hayatı sevememektedir. Kısacası, kendi illetini herkese bulaştırmadan rahat edemeyeceğini bilmektedir.

Dünyanın (hadi Türkiye'nin diyelim) her yerinde bir sürü insan sabahleyin kalktığında dünden kalma nefretiyle ve içe atılmış yaralarıyla uyanır. Ama bunlardan çok azı gazeteci, köşe yazarı, ya da yayın editörü falandır. Ve bu (maalesef) hasta ruhlu azınlık, kendi mutsuzluğunu, sevgisizliğini, gözü dönmüşlüğünü, korkularını, ekşimiş halet-i ruhiyesini başkalarına da bulaştırma ayrıcalığına sahiptir.

İşte bunlara medya çalışanı denir. Ziyadesiyle zararlıdırlar.

Entel olmak çok kolay. Beğenme, olsun bitsin

Onlar belki akılları mutsuzluk ve karamsarlık duygusuna saplanıp kaldığı için, belki burunlarının ucunu bile göremeyecek kadar kör ve cahil oldukları için, belki diğer meslekdaşlarını dirsekleyip en öne geçebilmek için, durmaksızın garabet üretirler. Topluma yansıttıkları kötü tabloların ve negatif bilincin bir süre sonra kirlenmiş, kararmış bir ortak akıl ile kendilerine döneceğini, bu kısır döngüyü ilk başlatanın kendileri olduğunu muhtemelen hiç sorgulamazlar.

Çünkü onlar "muhalif" olmanın gazetecilik mesleğinde prim yaptığını, kötülemenin ülkeyi yönetenler üzerinde baskı kurduğunu, bu baskının "sanat dünyası" ve devlet ricali tarafından mühimsenme olarak geri döndüğünü farketmiş, bu nedenle kötüleme, kara çalma kartını medyatiklere ve mevkî makam sahiplerine karşı her zaman ellerinde tutarak, kendi şahsiyetlerinden değil ama işgal ettikleri köşelerden kaynaklanan bir önem ve kudret duygusunun bağımlısı olmuştur.

"Her şey kötüye gidiyor" tezi çoğu medya çalışanının sorgulamaksızın benimsediği sakat bir tezdir. Kendi kurduğu tuzağa yakalanan salak avcı gibi, medya çalışanı daha önce bizzat kendisi tarafından çerçeveye alınıp montajlanmış ve ortak akıl içine zerkedilmiş olan propagandaya inanır. Dünyanın birçok noktasından derlenmiş rastgele olumsuzluklardan mürekkep "kötüye giden dünya" masalına inanmıştır ve bu safsatayı her gün yeniden üretir.

Ama bu herzeyi yerken ne yazık ki hayata karşı omuzlarında taşıdığı derin sorumluluğu unutur; çünkü bu iş onun olağan işidir; sadece yapar, maaşını alır. Patronun gözüne girme yarışı kızıştıkça da, arkadan gelen her yeni kuşak bir öncekine rahmet okutacak kadar azıtır, ilkesizleşir.

Medya halka ihanet ediyor

Medya çalışanı ortak akıl havuzunu kirletme ve (isterse) temizleme olanağına sahip bir kişidir, ama kendisi akıllı mıdır?

Keşke "evet, akıllıdır" diyebilseydim. Ama, diyemiyorum.

Oralardan geliyorum, biraz tanırım o insanları.

Medya çalışanı pek fazla okumaz, oturup düşünecek vakti yoktur; haber, eğlence, iş kovalama üçgeninde kıçına neft sürülmüş gibi koşuştururken en temel insanî değerlerin üstüne basıp geçtiğini göremeyecek kadar körleştirmiştir onu bu yaşam pratiği. Dahası, mühimsenen bir işi yapıyor olmanın getirdiği bir meslekî bozulma içindedir ve uzun zamandır bu ehemmiyeti kendi ehemmiyeti sanmaya başlamıştır. Ayrıcalıklı konumu onu bir miktar çocuklaştırmıştır. Diğer insanların halinden pek anlamaz.

İçinde çalışanları cesametiyle ezen, halktan uzak, kibirli plaza binalarında çalışmakta olan sendikasız medya mensubunun gündelik yaşam rutininin onu mutsuz ve paranoyak yapmaması çok zor. Ve ne yazık ki, medya mensubunun içinde bulunduğu olumsuz koşulların ve akıl tutulmasının faturasını hepimiz ödemek zorunda kalıyoruz.

Onların yaygara ederek betimledikleri o ruh karartıcı dünya tasvirine inanmasak bile, her gittiğimiz yerde medya tarafından aklı çelinmiş, her şeyin yozlaştığına, memleketin battığına, böyle gelmiş böyle gideceğine, birey olarak ve toplum olarak elimizden hiç bir şey gelmeyeceğine, önemsiz, etkisiz bir dolgu malzemesi olduğumuza, herkesin aşağılık olduğuna inandırılmış birilerine tosluyoruz.

İnsanlar şeamet kuşları gibi dolanıyor ortalıkta. Neredeyse herkes toplumdan umudunu kesmiş durumda. Kendisini "aydın" olarak gören de görmeyen de adına "bu halk" dediği birilerinden (yani hepimizden) nefret ediyor. O nedenle de hiç bir ortaklaşa eylemin, protestonun, inisiyatifin içinde yer almıyor, hiç bir toplumsal projenin başarılı olacağına inanmıyor.

Tekil enerjilerimizden bir sinerji oluşturamıyoruz; çünkü umutsuzluk "in".

Medya çalışanı sabah işe geliyor, masasına oturuyor, gazeteleri açıyor, üzerine negativite boşalıyor. Medya çalışanı bilgisayarının başına geçiyor, kararmış ruhunu sayfalara döküyor. Medya mensubunun kararan ruhu o akşam ana haber bülteninde, en geç ertesi günkü gazetelerde gözlerimizden ruhumuza akıyor.

Medya mensubu akşam işten çıkıyor, içi kararmış bir kalabalığa tosluyor, "bak, ben dememiş miydim?" diye düşünüyor. O kalabalığın içini karartanın kendisi olduğunun farkına varamıyor nedense. Düzeni, uyuşuk halkı, iç ve dış mihrakları, trafiği, iklimi, yanmayan sokak lâmbalarını suçluyor, ama kendine toz kondurmuyor.

Talan medyası

Yok mu peki hiç olumsuzluk çevremizde?

Var. Ben de kendi adayımı açıklayayım: Medya.

Medya artık (ya da şimdilik) talan edilmekte olan bir ülkenin en büyük hırsızlarının, bu talanı daha kolay ve ayrıcalıklı yapabilmek için sahip olmak istediği (ve olduğu) birer tehdit ve şantaj aracına dönüşmüş durumda.

Deneyimli gazeteciler ve emir kulu olamayanlar ya kızağa alındı ya da medyadan kapı dışarı edildi bile. Çünkü medya patronları ekonominin musluğunu elinde bulunduranlara baskı yaparak talandan en büyük payı koparmak istiyor. Bunun için de gazeteciye değil, hempaya, borazana, kiralık kaleme ihtiyaç duyuyor.

Gazeteler ve televizyonlar gerçek haberciden ve yorumcudan arındırılmış noktaları, Genelkurmay'a, Mit'e, Tüsiad'a, BDDK'ya, Hazine'ye, Hüsam'a, Mesut'a, onların yerine gelenlere, oraya buraya, hatta IMF'e, Mossad'a, CIA'e göbekten bağımlı duruma gelmiş simsarlar tarafından işgal edilmiş durumda.

O simsarlar ki, ister genel yayın amirali olsunlar, ister sıradan tayfa, aslî görevleri işte budur: Dümeni idare etmek.

Ve bu görev bir tek kişiye değil, topyekün hepsine birden verilmiştir. Görevi kabul etmeyenlerin yeri de en fazla internette site yapmak olabilir.

Ama dikkat ederseniz, medyadan dışlandıktan sonra internete avdet edenlerin birçoğu, tekrar iş teklifi aldıklarında siteyi-miteyi boşverip eski çöplüğüne seğirtiyor. Zaten o siteler de ekseriyetle "açtırma kutuyu, söyletme kötüyü" bağlamında yapılmış örtülü şantaj siteleri oluyor.

Bağımsız habercilik, sadece işten kovulanların dilinde, işten kovuldukları akşam, Yakup'un meyhanesinde konu ediliyor. Ertesi gün unutulmak üzere.

Bu pislikleri içine sindiremeyen gazeteciler bir yerlere buharlaşıyorlar, farkedemiyoruz. Sindirebilenleri ise hepimiz yakînen tanıyoruz. Onların köşeleri, ekranları, protokolde yerleri var.

Türkiye'nin sırtındaki en acıyan kambur hangisidir, diye soracak olsaydınız, size tereddüt etmeden "medya" derdim. Çalışanlarıyla ve işsizleriyle.

Medya emekçileri, kovulduktan sonra bile o çirkefe geri dönmeyi hayal ediyor. Ve o nedenle sağda solda dolanıp karnından konuşmaktan öteye gidemiyor.

Bizzat zarar görmedikçe bu kötü gidişata kafa tutamayanlar eleştirilerinde inandırıcı olamıyorlar. Müstafî medya çalışanları, kendileri sanki sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi, topyekün çürümüş bir medya dünyasının içinde "namuslu kahraman" ve "taşlanacak şeytan" arıyor, bu yüzden komik duruma düşüyorlar.

Şunu es geçiyoruz: Sektörün iki yüzlülüğü sanki birkaç kötü ruhlu medya yöneticisinin eseriymiş gibi bakıldıkça, sistem dolaylı yoldan aklanmış olacaktır.

Oysa medya bizim ortak aklımızın sigortasıdır ve acilen onarılması gerekir. Medyadaki kokuşma giderilmedikçe, toplum olarak sorunlarımızı çözebilecek ortak enerjiyi denkleştiremeyeceğiz ve yalnızca kendimize acımakla ve komşumuzdan nefret etmekle yetineceğiz.

Çünkü biz hastayız.

Çünkü bu medya hepimizi hasta ediyor.

Çünkü bu medyanın bizatıhî kendisi ölümcül hasta.

 Düşünenlerin düşünceleri

Bugüne kadar okuduğum en sert ve en esaslı medya eleştirisi. Gazetelerde neden bir türlü barınamadığınız bu yazıyı okuyunca daha iyi anlaşılıyor.

Ben medya yöneticisi olsam size kesinlikle iş vermezdim.

Temel Ustaoğlu - 22 Ocak 2009 (02:46)

Sanırım ne demek istediğinizi anlıyorum Temel Bey. Medya yöneticilerinin kendilerini "iş üstünde" yakalama riski yüksek bir adama "iş" vermesi beklenemez tabii ki.

Zaten ben de son 30 yıl içinde herhangi bir yere "iş" başvurusunda bulunmuş değilim.

Necdettin Efendi - 22 Ocak 2009 (17:19)

Ben medyada yönetici olamazdım. Karakterim bukalemun olmaya müsait değil. Hadi diyelim bana sayısaldan para çıktı ya da bir mucize oldu da gazete kuracak kadar param oldu. Necdet Şen gibi bir üstadın kapısında yatardım, gazetemde yazar olsun diye... Çünkü holding ağalarının gazete sahibi olduğu; satılık kalemleriyle istediği gibi ülke politikasını yönlendirdiği bir ülkede yaşamak istemiyorum.

Filinta - 23 Ocak 2009 (14:38)

Medyanın toplumu yönlendirme isteği ve çabası, eğer yakından takip ederseniz çok daha net çıkıyor ortaya. Mensup olduğu grupların çıkarı doğrultusunda yayın yapıp sonra da bunu ilkeli ve toplumcu yayıncılık olarak göstermeye çalışmaları tam bir ikiyüzlülük örneği.

Alper Görmüş'ün yazısı, tam da bunu anlatıyor. Şunu görüyoruz ki halk, memleket, insanlar falan bazılarının umurunda değil. Maksat çıkarlar kimi gerektiriyorsa onu pompalamak, olmadı mı çark edip yaramaz bir çocuk gibi kabahatini unutturmaya çalışmak. Hatta daha da üste çıkmak. Pes doğrusu.

Fakat asıl "satış" bir yıl kadar sonra gazetenin birinci sayfasından gelecekti. Nisan 2000'de "Baba" seçilmezse Türkiye'nin batacağını anlatan gazete, 2 Mayıs 2001'de "Baba'dan kalma siyaset bitti" manşetiyle çıktı. Spotta da şöyle deniyordu: "Oy avcılarının yem borusu kesildi. Artık politikacı 'Kim ne verirse 5 bin lira fazlası benden' nutukları atamayacak. Hazine'nin dün yaptığı açıklamayla Türkiye'de yeni bir dönem başladı. Ve Demirel modeli politikalar tarihin karanlık sayfalarına gönderildi."

Ve bunların yanında, Demirel'in çoban kepeneği ve sopasıyla fotografı, altında şu yazıyla: "Demirel'in tarihe geçen kararları... 'Tütüne kim ne veriyorsa 5 bin lira fazlası benden...'"

Merkez medyadan 'gaz' ve 'satış' öyküleri (1) (Alper Görmüş -Taraf)

Erdem Abaka - 26 Mayıs 2010 (08:24)


Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?

 

Görüşlerinizi alalım

Ad Soyad
E Posta   (gizli kalacak)

« 8550


 

Necdet Şen

Editör'ün Önerisi

Kaynana şekerleri ve Bruce Lee

Ali Türkan

Tıpkı o filmlerdeki gibi, ölenlerin "kötü" adamlar olduğuna inandırıldığımız zaman, bizim için sorun kalmıyor. Bu da altıncı kaynana şekerinden daha zor bir denklem haline geldi benim için. Üstelik bir şeyler de fena değişti.  Devam


Ortanın solundaki paşalar

İdris Küçükömer

Bu işlem, Danıştay tarafından iptal edildi, ama ancak 1976'da onaylandı. 1960 sonrasında Yön'de yazdığı yazılarla tanındı. Ant dergisindeki yazıları ve Düzenin Yabancılaşması adlı kitabı tartışma yarattı..  Devam


Derkenar yazarının dikkat etmesi gereken bazı önemli hususlar

Büdütör

Amaç, yazdığımız yazıyı olabildiğince çok insana okutmaksa, bunun bazı püf noktaları olduğunu da hatırlatalım. Samimiyetimize binaen, tecrübeyle edindiğimiz birkaç ipucunu sizinle paylaşmak isteriz.  Devam


Son Yorumlar

Kâmuran Kızlak - Dr. OZ nam zatı şahane artık hekimliği falan aşıp... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Enver Turan - Benim anlamadığım iki nokta daha var. Mehmet Öz'un... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Necdettin Efendi - Dr. Oz örneğinde belki de sorulması gereken soru... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot

Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot

Nazmi Bilgen - Necdet Bey'in Kuraklığa çareler başlıklı yazısında bahsettiği... Yazar ve Patron


Web Gezgini

Cengiz Çandar (Radikal)


Son Yazılar

Hayat hediyesi; hayatın kendisi

Alper Uzun

O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda.  Devam


Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Ahmet Faruk Yağcı

Kişilere göre değişir ama, her konuda "orta yol"cu olmak en iyisi herhalde. Hiç ölmeyecek gibi spor ya da diyet çok da gerekli değil. En kötüsü de böyle diyet ve spor saplantısı içinde lastik yarmak ya da balataları sıyırmak.  Devam


Pilot

Kâmuran Kızlak

Aile güzel kızlarına hayırlı bir kısmet çıkmış olmasının bahtiyarlığı içinde, kızın ise aşkından neredeyse ayakları yerden kesilmiş. Ufak bir omuz vererek bu hayırlı işe vesile olan bu hakiri ise hatırlayan bile yok.  Devam


Bankacı

Deniz Türkoğlu

Evet, ilk günlerde kibirli ve küstâhtım, her şey gözüme korkunç görünüyordu, oysa hiç bir yara hemen kapanmaz. Önemli olan, yarayı kaşıya kaşıya kanatarak durmadan taze tutmaya çalışmamak.  Devam


Banka

Deniz Türkoğlu

Banka ne olabilir ki? Etraftaki para bolluğu, kendini zengin hissetmen için kullanımına sunulmuş şahane bir hipnoz. Ay sonlarında eline tutuşturulan beyaz zarfın içindeki paraya gelince, o gerçekten kim olduğunu anlamana yarayabilir.  Devam


Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Erdem Abaka

Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der.  Devam


Okul yolunda genç olmak

Hasan Demirpaz

Tek örnek kıyafet. Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da farklıyız, bambaşkayız her birimiz.  Devam


Bir sor Allah aşkına

Seyit Balkuv

Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz?  Devam


Kırık Emekli General Hayatları

Ahmet Faruk Yağcı

Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır.  Devam


Trigger Happy

Deniz Türkoğlu

Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı.  Devam


Hayat Oburu

Necdet Şen

Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum.  Devam


Avrupa'da bir seçim

Yalçın Şahin

İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur.  Devam


Kanlıca'nın yalnızları

Deniz Türkoğlu

Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk.  Devam


Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru

Hülya Yalçın

Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor.  Devam


Nişantaşı Reasürans

Nuri Yalçın

Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil.  Devam


Boşluk

Ahmet Faruk Yağcı

Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız.  Devam


Küllenmiş Zamanların Ardından

Bülent Karaköse

Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti.  Devam


Adını yitiren Mehmet

Deniz Türkoğlu

Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş.  Devam


Hayat çook garip!

Erdem Abaka

Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate.  Devam


Kokulu bir yol yazısı

Ahmet Faruk Yağcı

Etler büyük tabakta cızırdayarak geliyor. Yanında manda yoğurdu. Bu iki koku ile yoğunlaşan mutluluğumuz pirzola dilimlerinı ısırıp dişimizle kemiğinden ayırmaya çalışırken zirve yapıyor.  Devam


Eyjafjallajökull

Yalçın Şahin

Ekonomik, sosyal hatta zihinsel faaliyetlerimizin çoğu bir temel ilke üzerine kuruludur: Tekrarlanabilirlik. Bu kavramın tekerleğin icadıyla ya da ona paralel şekilde insan zihninde yer etmiş olması muhtemeldir.  Devam


Pornografi Hürriyeti

Necdet Şen

Yıllardır medyadan fersah fersah uzakta duran birisi olarak kendi bildiklerime bakınca, kesintisiz 40-50 yılını o camianın içinde geçirenlerin kimbilir neler neler bildiklerini tahmin edebiliyorum.  Devam


Salinger öldü

Deniz Türkoğlu

Salinger'in yazdıklarıyla arasında aşılmaz duvarlar vardı. O duvarlarının arkasından hiç çıkmadı. Ali öyle değildi. Onun duvarları yoktu. Sınırları, çitleri, bir kapısı bile yoktu. Kafasına esen, çat kapı, tanıdığı tanımadığı herkes Ali'ye ulaşabildi.  Devam


© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.  

 

  151 - 225 - 4223 - 4746


Web Derkenar
8 Eylül 2010 Çarşamba
Yazı Boyutu
©