Patronsuz Medya

Kamu Defterinden Kopan Yaprak

  Gökhan Akçiçek - 5 Ağustos 2018


Aşk denilen o ulvi duygunun özünde, insan kalbinin hissedeceği, incelik ve sevinç pırıltılarının rengine boyanmış; parıldayan, sönen ve tekrar ışıldayan binlerce yıldızın cevheri de saklı olabilir. Her tercih insanidir ve açılıp kapanan tüm parantezlerin serencamını yarının sesine kolayca ekleyebilir. İnsan seçimlerinin mahkûmudur. Seçenekler, yedeğinde -bir miktar da olsa- burukluk taşırlar.

'Öyküsü' olan edebiyat insanlarını daima önemsedim, değerli buldum. İlk aklıma gelenler: Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Ziya Osman Saba, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Sait Faik, Kemalettin Kâmi Kamu, Sezai Karakoç…

Peki, benim öyküm var mı? Sanki yok gibi… Verili kültürün sınırlarını pek ihlâl etmeyen, içinde doğduğu sağ ideolojinin kutsallarına, ait olduğu milletin inanç ve moral değerlerine önem veren birinin, orijinal bir öyküsü olabilir mi?

Ekmeğini devlet kapısından nasiplenmek, ilk üç kitabını Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı Yayınları'ndan neşretmek; ilk edebiyat ödülünü Milli Eğitim Bakanlığı'ndan almak, sanırım berrak ve imrenilesi bir hikâye oluşturamıyor…

Hikâyesi olan her yazın emekçisinin ortak özelliği, bir kopuşun heveskârı olmalarıdır. Kadere, dayatılan ve dağıtılan her cinsten unvana ve role pek itibar etmemeleri, hayatın doğal akışına set çekmeleri; dahası dünyanın tekerine çomak sokmalarıdır. Ayrıca nerede olursa olsun her türden otoriteye, buyurganlığa, sömürüye ve zulme pirim vermemeleridir. Vazgeçmeyi, ertelemeyi bir sevgiliye veda eder gibi, nerede ise ibadet kıvamında görmeleri, onları diğerlerinden kolayca ayırabiliyor. Kimlerden mi? Tabii ki hikâyesi olmayanlardan!

Hâlbuki bir öyküyü oluşturabilecek durumların kıyısına gelmediğim de iddia edilemez. Anlatsam inanmaz, belki de sıradan bulmanızı kolaylaştıran, elle tutulur, gözle görülür sebepleriniz de olabilir. Mümkündür… Beni yakından tanısanız rahatlıkla ve şipşak bir öyküm olması gerektiğini düşünür, böylece göğsüme o övünç madalyasını ipek bir dokunuşla iliştirirdiniz.

Kemalettin Kamu'nun (1901-1948) gadre uğradığı pek söylenemez. Hatta vefatından sonra hakkında oluşturulan dört dosyanın kitap halinde çıkması, kıratındaki şairler arasında onu, bir değil bir kaç adım öne çıkarmıştır. Bu anlamda çağdaşlarına göre şanslı da sayılabilir Kamu. Ziya Osman Saba, 'bütün saadetler mümkündür' dediğinde masum bir dileği, sözlüğün içinden alıp gün yüzüne çıkarmayı safça umut etmişti. Ama yaşamın kendi gerçeği böylesi tertemiz niyetleri, muhatabının kimliğine bakmaksızın tarumar ediyor. Tıpkı Kemalettin Kâmi Kamu da olduğu gibi!

Kamu'yu, 'hikâyesi olan' şair ve yazarlar arasına katan belirgin gerçek, bir aştan tersyüz edilmenin derin kanamasını, orada bırakmayıp bir ömre yaymasıdır. Beni Kamu'ya bağlayan, o naif tenezzül etmeme hissidir. Sonuçları bakımından bir yıkımın işaret fişeğidir de. Şair, belki hayatı boyunca otorite ile birlikte hareket etmiş, zamanının fırsat sayılacak üst düzey bürokratik görevlerine mahzar olmuş, çoğu şair ve yazarın bir istikbal kapısı gördüğü milletvekilliği üç dönem ona, altın bir tepside sunulmuş olabilir. Fakat sözlüsünün ondan izinsiz bir davete gitmeye hazırlanması, her şeyin sonu olmuştur. Bu zemin kaymasının nedeni, biraz da müdanasız 'o esmer kız'dır. Şairin, ona (sözlüsüne) yazdığı -baloya gitmemesi gerektiğini bildiren- mektubundaki incelik ve asalet, en katı kalbi bile yumuşatması beklenirdi. Lâkin mektuba yanıt verilmediği gibi, aşk evinin kapısı şairin yüzüne sertçe kapatılmıştır.

Hikâye zaten bundan sonra hüzünlü bir sona doğru kıvrılıyor. Anılan mektubun metnini tabii ki paylaşacağım. Asıl önemlisi o andan itibaren aşktan bertaraf edilmiş bir kalbin, yaşama karşı, örneğine az rastlanan bir inzivayı inatla sürdürme gayreti olmuştur. Dönemin şartları içinde değerlendirdiğimizde Kamu'yu diğer şairlerden daha öne çıkaran olgu, şiiri değil, biraz da üstlendiği görevlerde gösterdiği başarısı, şansı ve bana göre ise 'öyküdür'.

Kamu, kedileri ve çocukları çok sever… Uçağa binmekten korkar. Hatta bir keresinde Nurullah Ataç'ı da uçak yolculuğundan vazgeçirmeye çalışır. Aynı sohbete katılan Yahya Kemal, bir ara tarih bilmenin öneminden bahseder. Kamu ise, dünün değil bugünün değerli olduğunu söyler. Edirne milletvekili Mehmet Enginün'ün aktardığına göre: Yahya Kemal, tarih bilmenin iyiliklerini söylüyor. Kemalettin de dünü bırakıp bugünle uğraşalım demektedir. Tartışma sonuçsuz kalır ve Yahya Kemal, Ataç'ın da hak verdiği anlaşılan şu cümleyi sarf eder: böyledir bunlar (…) tarihi de kabul etmezler tayyareyi de.

Payitahtın sırtını döndüğü Anadolu, Atatürk ve arkadaşlarına kucak açmıştır. Bunu, yüzyıllar boyu ihmal edilmiş muhatap alınmama duygusunun, yeniden tanzimi de sayabiliriz. O neslin -imparatorluğa vedanın ve cumhuriyetin kuruluş yıllarının- sanatçılarının, kültür insanlarının, asker, bürokrat ve devlet görevlilerin karakteristik özelliği, adanmışlıktır. Aşka, ülkeye, cumhuriyete ve bir değerler bütününe adanmışlık… Kimi insan vatanını sevmek meşguliyetinden beşerî bir aşkı büyütmeye ve var etmeye zaman bulamayabiliyor. Böylesine fedakâr ruhları her milletin tarihinde ve coğrafyasında rahatlıkla görebiliyoruz.

Döneminin önemli görevlerinde bulunması, mütareke günlerinin şiire olan ihtiyacı Kamu'yu bilinir kılmıştır. İçten, lirik ve sade tavrı da tanınmasında etkili bir faktördür. Şiirleri o günlerde okul kitaplarına alınmış, bestelenmiş ve duvarlara asılmıştır:

Ne aşkım ne emelim
Yaralanmış bir elim
Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde.

Tanpınar bu mısralar için; Ne kadar alıştığımız bir dil ve ne munis bir güzellik, diyor ve ilâve ediyor: Şair bir daha bu beytin kuvvetine erişemez. Gerçekten Kamu, bu mısraları aşamamıştır. Turgut Uyar ise; Kemalettin Kâmi Kamu, yeteneği boşa gitmiş bir şairdir. Daha iyi söylemek gerekirse, kendisine, yaradılışına uygun olmayan bir döneme rastlamış bir şairdir. İncedir, kırık gönüllüdür, incinmelerin ve gurbetin şairidir… Ne var ki, bir savaş dönemine rastlamıştır yaşamı… Savaşın büyüklüğünü ve garipliğini sezer, gösterişli olmayan bir kahramanlığı, ince bir içlenmeyle, bir acıyla aktarır der.

Kemallettin Kamu, soyadı kanunu çıktığında Paris'tedir. Abisi Hüsnü ile soyadı üzerine ortak bir karara varamazlar. Ağabeyi -Uluğ- soyadını alır. Şairin, Bingöl Çobanları şiirinden olsa gerek önce Bingöl sonrasında ise Bingöl'ü değiştirerek Kamu soyadını aldığı tahmin edilmektedir. Çünkü o dönemde yazılan şiir antolojilerinde şairin adı Kemalettin Kâmi Bingöl, diye geçmektedir. Fakat -Kamu- soyadını almasında içinde yaşadığı millete ait olduğu duygusunu perçinlemenin yanı sıra, çok gerçekçi olmasa da benim aklıma başka bir ihtimal daha geliyor. Acaba, -o esmer- kızın adı Kâmuran mıydı? Benimkisi sadece masum bir tahmin sayılır. Edebiyat tarihçilerine bu manada haklı bir görev düşüyor.

Kemalettin Kamu, Bayburt'ta doğan Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açsa da başarısı ve azmi ile İstanbul Erkek Muallim Okulunu bitirmiş, Ankara'da Matbuat Umum Müdürlüğünde göreve başlamış ve yüksek tahsilini de bilâhare Fransa'da tamamlamıştır. Mavi gözlü, sarışın, terbiyeli bu genç, Ankara'da görevli iken 1924'de 'gelinlik çağında bir kıza tutulur'. Üç yıl kızı uzaktan takip eder, evinin civarında umutsuzca dolaşır. Esmer bir kızdır. Bakışları hülyalı, sessiz ve vakurdur. Kamu, dünürcü gönderir ve kızın ailesi: Kemalettin gibi genç bir şaire kızımızı memnuniyetle veririz demiştir. Hatta söz kesilmiş, nişan hazırlıklarına da başlanılmıştır.

Fakat araya giren garip bir hadise şairinin 'öyküsünü' başlatıverir. Söz kesildikten sonra kızın akrabası bir genç, dans etmemek şartı ile annesinden kızını baloya götürme müsaadesi alır. Bu imtiyazı da şairin duyacağı bir yerde 'kazanılmış bir zafer gibi' anlatır. Kamu, hemen sözlüsüne bir mektup yazarak bu kararından vazgeçirmeye çalışır. Yanına, çalıştığı kurumdaki odacıyı alır ve kızın kapısına varırlar. Odacı kapının ziline dokunur ve mektubu muhatabına uzatır:

Ankara 25 Şubat 1926

Hanımefendi, dans etmemek şartiyle baloya gitmek için annenizden müsaade istihsal etmişsiniz (izin almışsınız). Bunu kazanılmış bir muvaffakiyet (başarı) gibi anlattılar. Bu kararınızın izaha lüzum görmediğim mahzurlarına ehemmiyetle (önemle) dikkatinizi celbederim (çekerim). Yeni bir hayatın fena bir hatıra ile zehirlenmesini istemediğim içindir ki size ilk defa hitap etmeye kendimde cür'et buldum. Bunun son bir rica olmamasını ve kati (kesin) kararınızı verirken biraz daha düşünmenizi temenni ederim. Maamafih (bununla birlikte) sizi kalbinizle baş başa bıraktıktan sonra isterseniz 'güle güle gidiniz' diyebilirim.

Hürmetlerimin kabulü ve affımın ricasile.

Kemalettin Kâmi

Şairimiz ve odacısı, cevabı beklerken evin kapısı büyük bir gürültüyle yüzlerine kapanır. Şairimiz o dakikada müthiş bir sarsıntı geçirir. Yol ayrımı böylece başlar. Bu akış hüzünlü bir finale doğru ağır ağır ama kararlı adımlarla ilerler. Şairin içli ve ince sezişi, pürüzsüz güzel Türkçesi, zarif ve ahenkli üslubu ilk kez o an ürperir. Hoyrat bir rüzgâr, esip örselediği o bahçeden eteklerini toplayıp geçmiş, veda mendilini de uzak bir ağacın en yüksek dalına götürüp asmıştır. 25 yaşında iken yaşanan bu olaydan sonra Kamu, perişan bir şekilde evine döner, mavi gözlerinin ışığı, akşamın alaca karanlığında sokakların tenhalığına karışır. Şair kararını verir: Bir daha hiç bir kızı sevmeyecek ve evlenmeyecektir…

Edip Cansever: Bir karanfil pencereyi deler / Bir kapı kendiliğinden kapanır der. Rüzgâr sert esmiş, dal kırılmıştır. Kamu, süvarisi sırtından düşmüş bir at gibi, bozkırın ortasında tek başınadır. Nereye gitse gözlerine oturan bir bulut, sesine başka ayarlar veren bir ıssızlık yapışıp kalmıştır adeta. Mavi rengin, koyulaşa koyulaşa lâciverte dönüşmesinin eli kulağındadır artık.

Aradan geçen 22 yıl sonra, Kamu, üçüncü dönem –altıncı ve yedinci devre Rize, sekizinci devre ise Erzurum- milletvekili olarak meclistedir. Uzun süredir mide rahatsızlığı çekmekte ve perhizine de dikkat etmektedir. 6 Mart 1948 Cumartesi günü, Ankara'da öğrenim gören gençlerin hazırladığı Erzurum Gecesi etkinliğinin organizasyonu ile ilgilenen Kamu, akşam saat 18. 00'de Ulus semtinde kaldığı Evkaf apartmanındaki odasına yorgun döner. Geceye katılacaklar ile odasından birkaç görüşme daha yapar, hizmetlisinden bir kahve ister. Saat: 18. 30' da odacı kahveyi getirip çalışma masasının üzerine koyar ve odadan çekilir. Üç saat sonra telefonlara cevap vermemesi üzerine bazı arkadaşları Evkaf apartmanına gelir ve Kamu'nun dairesine çıkarlar. Kahve içilmemiştir. Kamu, kalp krizi geçirmiş ve yerde cansız yatmaktadır.

Meğer yıllarca mide rahatsızlığı sanılan o ağrılar, aslında kalbinden gelmekte imiş. Yanlış tedavi uygulanması değerli şairi 47 yaşında aramızdan almış, kendi sonunu önceden hissetmiş gibi bizleri bir şiirinin dizelerine götürmüştür:

Gözlerimde parıltısı bir bakır tasın,
Kulaklarım komşuların ayak sesinde;
Varsın yine bir yudum su veren olmasın,
Başucumda biri bana 'su yok' desin de!

Murathan Mungan, bir şiirin dizesinde ben sende bütün aşklarımı temize çektim der. Belki de temize çekilen her aşkın gücü, Kamu'nun maziye emanet ettiği sevgisi de onarıyor, yeniden tazeliyordur. Kim bilir!

Oysa Küçük İskender'in, bu dizeye itirazı vardır:

Aşk'a yerleşen bu 'sahiplenme', karşınızdakini yönlendirmek olarak alınmamalı asla: Bu sahiplenme, karşınızdakinin yarattığı büyüyü koruma güdüsüdür yalnızca. Bazen o kişinin varlığı, yanınızda olması bile etkilemez sizi. Siz, öyle birini bulup sevmiş olmanın güzelliğini sevmeye başlamışsınızdır. Aşk, sevmek fiiliyle değil, özlemek fiiliyle ilintilidir çünkü. Gelmesini istemek, onunla bir şeyler yapmayı istemek, onunla dünyayı fethi istemek… Böylesi isteklerden doğan özlemle de onu sevmek. Arabeskten değil, olgunlaşmaktan bahis açıyorum. Popülist bir mantıkla, tüketime açık, 'durmadan temize çekilebilecek' bir şey midir aşk?

Evet, sevmek fiili şairlerin elinde ucu kanayan bir kelimeye de dönüşüyor kimi kez.

Yorumlar

Burada tutunamayan bazı tiplerin hikâyeleri var. Hepsi de kıymetli insanlar gibi. Bu siteyi on senden fazladır takip ediyorum. Başta Necdet Şen'in yazdıkları öncelikliydi. Değişti sonra, Necdet hoca yazmamaya başladı pek. Tamamen mi çekti kendini, zaten ezelden bir çekmişliği var, patronsuz medyadan da mı çekti? Ali Türkan gitti, acaba o da mı diyorum bazen. Unutmadan Ali hocanın yazıları da şahaneydi. Özlüyorum. Hiç tanışmadık, hiç yüz yüze olmadık, içime dert oldu, dert oldu çünkü Tekirdağ'ın Saray ilçesindeymiş sonlarda. Öyle duydum. Yakındım, bir çayını içmeyi çok isterdim. Senin de isterim Necdet abi. El etek çekmenin, tamah etmemenin, minnet etmemenin ve tabii ki bunun doğal sonucu hep kaybetmenin güzide örneği can abim. Sen şimdi bunu görüp bana da ziktir çekersin bilirim ama sen de bil ki, çektiğin ziktir benim için ziktir değildir. Yazının sonunda temize çekmekten bahsedildi. Küçük İskender buna karşı çıkmış. İyi etmiş. Kendisine şifalar diliyorum.

Barış Tütüncü - 7 Ağustos 2018 (00:40)

Hah diyordum ki, yazı hakkım bitti az önce. Senin bana çektiğin ziktir, Murathan Mungan'ın temize çektiği aşklarından kıymetlidir.

Barış Tütüncü - 7 Ağustos 2018 (00:42)

diYorum

Gökhan Akçiçek neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

66