Patronsuz Medya

Mecliste neden yemin edilir?

  Durmuş Düşünür - 15 Kasım 2012


Hazırlop klişelerle düşünmenin insana sağladığı konfor azımsanacak bir şey değildir. Kestirmeden akıllı yapar ki, tadından yenmez.

Hele bir de her kapıyı açan mucizevi bir maymuncuk kıymetindeki komplo teorileriyle de azıcık tatlandırdın mı, polemik ve kralı gelse arka üstü oturtma konusunda bileği bükülemeyen bir süper kahramana dönüştürür insanı.

Örneğin, tevazuundan olsa gerek, kendisini bunak diye adlandıran bilge bir memleket evlâdının kaleminden çıkan şu cümlelere takıldım kaldım:

Meclis açıldığı gün kürsüye çıkarak anayasaya bağlı kalacaklarına namusları ve şerefleri üzerine and içen vekillerin, anayasayı değiştirmek için böyle canla-başla çalışmaları, namus ve şeref üzerine edilen yeminlerin de hiç bir anlamı, değeri olmadığını gösteriyor.

Öylesine derin bir felsefe var ki satır aralarında, düşün düşün çıkamazsın içinden. Düşmanın şifresini çözmüş: Milletvekili olup meclise giriyor ve gizli bir amacı var, bir şeyleri değiştirecek.

Fakat ben, yüzeyselliğimden olsa gerek, bunda (okunan yemin metninde ve daha sonra yapılıp edilende) çelişkili bir durum göremiyorum. Değiştirmeyeceğim demiyor ki, bağlı kalacağım diyor. Kalıyor da. İlk fırsatta yenisini yapacak, ona da bağlı kalacak. Namuslu ve şerefli bir şekilde.

Şunu da hatırlatmak isterim; yemin eden kişinin yemin ettiği konuda dürüst olmadığı sonucuna varmak, o yeminin değersiz olduğunu değil, o kişiye inan/a/madığınızı gösterir. Bu yemin değersiz demekle, kendinizi ondan daha yukarıya koyar, yargıç pozisyonuna bürünürsünüz, ki bu da olsa olsa kişinin zihninizdeki bir marangoz hatasına dalâlet eder.

Yemin, bir çeşit manevî kredi kartıdır. Kişi onu ibraz eder, manevî kredi satın alır.

Seçmenden değil, Devlet otoritesinden.

Yorumlar

Yeminin türü, neyin üzerine edildiği, kişiyi nasıl bir yük altına soktuğu konuları, bence esasen yemin eden kişinin hissiyatı ile, kendi ahlâkî anlayışı ile ilgili.

Dışarıdan bakan üçüncü şahısların ben o yemini saymam, onun üzerine değil bunun üzerine yemin et demesi, yemin edenin hissiyatı ya da ahlâkî sağlamlığı üzerinde etkili olmayacağı gibi, sadece o üçüncü şahsın kendisini rahat hissetmesinden başka bir şeye yaramaz.

Ettiği yemine bağlı kalmamayı kafaya koyan insan neyin üzerine yemin ederse etsin, neye yarar ki?

Mustafa Muammer Elöz - 15 Kasım 2012 (17:41)

Yemin, idam fermanı karşılığında edilmiyor, bozulabilir. Bozulması istisnadır ama imkânsız değildir. Tarihimizde ne yeminler bozulmuştur, ohhoo… Dolmabahçe'de yazıya dökülenler, Misâk-ı Millî'ler, 'bilâkaydüşart'lı yönetim biçimleri filân… Cüneyt Arkın bile bu gelenekten uzak kalamamış, bir filminde 'yeminini bozduğunu' bağıra bağıra ilân etmiştir; milletvekili ne ola ki?

Zaten namus ve şeref üzerine edilmiyor mu bu yemin? Herkeste miskal-i zerre farksız aynı değildir her halde. Özal, vatandaşın ikrarı geçerlidir; aksi ispat edilene kadar demişti. Dini literatürde de yemin bozulunca kefaret ödenir deniyorsa, bu açık bir kapı olduğunu gösterir. Sadece niyeti bozuklara: önce kefareti ödeyip sonra bozmayın ama diyor. (Bu ciddi bir şer'i hükümdür.)

Biz yemine inanmak durumundayız. Gerçek şudur, yalandan EX de olunmuyor.

Ali Sedat Çetinkoz - 15 Kasım 2012 (23:52)

Biz yemine inanmak durumundayız. İşte tam da budur, üçüncü şahıslara düşen. Gerisi, - bozduydu, bozmadıydı, kefareti vardı vs - yemini edenle ilgili.

Yukarıdaki yorumlardan birinde belirtildiği gibi, yemin eden kişinin yemin ettiği konuda dürüst olmadığı sonucuna varmamız, o yeminin değersiz olduğunu değil, bizim o kişiye inan(a)madığımızı gösterir.

Yemin eden kişi kendi mukaddesatı, namusu, şerefi, inancı üzerine yemin ediyor. Bana ne benim mukaddesatım üzerine yemin etmedi, saymam! demek anlamsız. Edilen yemine inanmak zorundayız.

Mustafa Muammer Elöz - 16 Kasım 2012 (09:00)

Türkiye Cumhuriyeti milletvekilleri sadece anayasaya değil Atatürk ilkelerine de bağlı kalacaklarına yemin ettiler;

Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.

Ve TC anayasasının ilk maddeleri:

MADDE 1: Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.

MADDE 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

MADDE 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı İstiklal Marşı dır. Başkenti Ankara'dır.

MADDE 4. - Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Elbette bu dört maddeyi yürürlükten kaldırmadan TC'yi yıkamayacaklar, ama yasaların ve anayasa hükümlerinin AKP'yi bağlamadığını da geçen on yıllık iktidar sürecindeki hukuk uygulamalarından anladık, hak, hukuk, adalet vb yasalar ve anayasa bizim gibi sıradan fanileri bağlar, AKP hükümetini asla bağlamaz. AKP hiç bir yasayla bağlı değildir, güçlü olanlar her istediğini yapabilir.

Bence üç maddeli bir anayasa bize yeter, şöyle ki:

MADDE 1: Güçlü ve varsıl olan haklıdır.
MADDE 2: Başkanımızın sözü kanundur.
MADDE 3. Anayasa ve yasalar başkanı ve hükümeti bağlamaz.

Başkanlık sistemi getirecekler fakat senato yok!

Bunak Moruk - 16 Kasım 2012 (14:17)

Sayın Moruk, bir akranınız ve kafadarınız olarak söze karışmak vacip oldu.

Önce, acil geçmiş olsun dileklerimi kabul ediniz. Bunaklık zor zanaattır, bilirim, akıl gider gider gelir. Nitekim, sizinki de kısa bir tahrir müddetince -hafazanallah- birkaç kez gitmiş gelmiş.

Şöyle ki;

Memleketi yönetmek, yanlış giden bir şeyleri düzeltmek için, piştovu, tantunu, iç savaşı falan bir yana bırakıp, legal siyaseti ön şart olarak alıyorsak, bunun yolu parlamentodan geçer, değil mi güzel kardeşim?

Diyelim ki ben seçildim geldim ve fakat bu anayasada yazılı olan Atatürk milliyetçiliği veya laik veya İstiklal Marşı gibi bazı kalemleri yanlış buluyor -ne yanlışı, düpedüz zulüm olarak görüyor- ve değiştirmek istiyorum, bunun için de zaten yarışıp kazanıp parlamentoya giriyorum.

E, ne olacak şimdi? Beni yapmak istediklerimin tersini yapacağıma yemin ettiren bir Anayasa ile elim kolum bağlansın mı? Ya yalan yere yemin edeceğim ya da davamdan vazgeçeceğim. Bunu mu istiyorsunuz? Normalde halkın yapması gereken anayasa asla yapılamasın, ilâ nihaye darbeci generallerinkine talim edip susalım mı istiyorsunuz?

Siz bana devrimden, tantundan, isyandan, iç savaştan… Yahut hileden, takiyyeden başka bir açık kapı bırakmıyorsunuz ki kuzum.

Hele bir de Madde 1: Güçlü ve varsıl olan haklıdır. gibi ironisi kendinden menkul bir önermeyle başlayan gırgır anayasa taslağı yapmışsınız ki, sahiden gırgır, hatta evlere şenlik. Öyle ya, bugüne kadar ülkemiz insanca, hakça bir düzenin hüküm sürdüğü sosyalist bir halk cemahiriyesiydi, AKP geldi, varsıl diktatörlüğüne dönüştü… Peeeh! Peeeh! Peeeh!

Acilen yoğurt yeyin azizim, sonra bir şeybulans çağrın, dosdoğru Acil'e… Zira algılarınız bulanmış, şeşi beş görüyorsunuz, akıl gidip geliyor. Aşırı dozda Sözcü gazetesine ya da Türk Solu dergisine maruz kalmış ve zehirlenmiş olabilirsiniz.

Aman ha! İhmale gelmez; daha yaşarken beyin ölümünüz gerçekleşebilir.

İnsan Sabrı Çatlayangil - 16 Kasım 2012 (15:25)

Saygıdeğer Bunak Moruk, yaptığınızı beğendiniz mi? Teklif ettiğiniz 3 maddelik anayasayla, benim de anılarımı deşip, yok yere hüzünlendirdiniz; gözlerim yine çapaklandı.

Bu bahsettiği anayasa hayal değildir, bilfiil yaşandı ve bitmedi. Bir 80 yıl filân vardır, Güney Amerika ülkelerinden biriydi, yaşlandım, hafızam yanıltabilir Patagonia mıydı Banana Republic miydi…

İşte orada uygulanmıştı. Başkan önce Meclisi kendi seçer, sonra da kendini o Meclis'e seçtirirdi. İçişleri, Dışişleri, Adalet, Milli Eğitim, Savunma direkt ona bağlıydı ve sözü kanundu. Aaah, ne güzel günlerdi onlar; seçim ne zaman olacak diye hiç bir endişe taşımazdık.

Pardon, taşımazlarmış, o Cumhuriyetlerde… Kendime neden pay çıkardım ki şimdi?

Ali Sedat Çetinkoz - 18 Kasım 2012 (16:25)

diYorum

Durmuş Düşünür neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

111