Patronsuz Medya

Meydan Saati

  Deniz Türkoğlu - 12 Mayıs 2011


Taksim'de bir meydan saati vardı eskiden. Uzun bir direğin üstünde kocaman bir kumbara, kumbaranın içinde 12 rakam, akrep, bir de yelkovan. Aslında bir bankanın reklamıydı o saat, ama meydanın da, benim de, gördüğümüz ilk ve tek saatti.

Yaşım yetmiyor meydanın daha eski görünümlerini hatırlamaya, o yüzden ona ilk ve tek diyorum. O yüzden zamanı, kendi başladığım yerden başlatıyor, hatta bunu kendi zamanımı şaşırmamak adına, özellikle yapıyorum. Taksim'de bir meydan saati vardı eskiden.

Meydan zevahirinin en uzunu olduğu için mi, her şeye aykırı, her şeyle uyumsuz, her şeyden çirkin, yanal büyüyen bir meydanı sanki iki ucundan tutup yırtarcasına, diklemesine kestiği için mi, bu sebeplerin hepsi birden geçerli olduğu halde, beni en çok vuran yabancılığından mıdır bilmem, öteki sembollere nazaran onu kendime daha yakın bulmuş, daha hızlı benimsemiştim. Üstelik yalnızca ben değil, benimle birlikte başkaları da.

Halbuki Taksim'in kendine has yıllanmış alâmetifarikaları vardı. Anıt onlardan biriydi meselâ. Sular İdaresi'nin gösteri havuzu ikincisi, Kültür Sarayı üçüncüsü, Maksim Gazinosu, Gezi Parkı… Yan yana dizilmiş elmas çakımlı görüntüler zinciriydi hepsi. Baka kalırdım.

Ama Taksim dedik mi, anıtın orada bekliyorum demezdi kimse birbirine, parktayım gel demezdi, bir yere giriver sen çay söyleyene kadar ben yetişirim demezdi. Saatin altında bekliyorum derdi. Unutma, seni Taksim'deki saatin altında bekleyeceğim der, ayrılırdık. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurlara, yakıcı ayazlara, kavurucu sıcaklara rağmen, saatin altında her zaman duran, bekleyen birileri olurdu hep.

Sevgililer orada buluşmayı; dostlar, ahbaplar, bir sonraki randevularında gene onun altında beklemeyi; köpekler direğine işemeyi; severlerdi. Kalabalıkta kaybolma ihtimali olanlara sen saatin orada dur, bir yere kıpırdama denilirdi.

Sonra bir gün meydanda bir çocuk kayboldu. Adı Yusuf'tu. Yusuf'un delikanlı olmaya daha çok zamanı vardı. Gidip saatin altında durdu, beklemeye koyuldu. Kara kuru kafası kaşıntılarla oynuyordu. Geldiği memleketin palamarı çözülmüş gemilerini andıran, savruk suratlı, küçük ayaklı, canlı, güzel bir çocuktu.

Meydana giren arabaların uzun kuyruklarını, boynuzlu troleybüslerin havai tellerini, ayı oynatıcısını, hallacı, yoğurtçuyu, kalaycıyı, pirinç sarısı boya sandıklarını, onların köşelerine vuran kara kıl fırçaları, başladığı yerde dönerek biten küçük çimenliği, üstündeki papatyaları, anıta bakan demir sıraları, yaprak öbeklerinde konuşlu kuşları, pembe topuklarıyla gezinen kadınları, puslu düşüncelerle ağırlaşmış erkekleri, içe dönük ve kaynağını arayan gözlerle seyre daldı.

Göz, topladıklarını içeride gizli bir kaynakta biriktirir. Yusuf, daha o zamanlarda bile, gözlerinin bu hünerinden haberdardı. Tümüyle parıltılı, taze bir ömrün saflığıyla, kendini hiç sakınmadan, ne bulursa baktı. Meydanın bildik dünyasını, aydınlığını ve güzelliğini, görüntülerin geveze neşesini, seçmeden, dolu dizgin içine aldı.

Yusuf böyle saatlerce durdu. Topladıklarını kararlılıkla içinde tuttu. Korudu onları gülerek. Niye? İnsan çocukken kaybolduğunu bilmez ki, bulunmaktan korksun ve bulunduğunda üzerinden çıkacaklardan boş yere tedirgin olsun. Hiç de kaybolmuş bir çocuk gibi davranmadı o yüzden. Biraz telâşa düşse, biraz ağlasa, hemen bulunurdu. Ama bilmediği şeyi yapamazdı.

Sonra bir kadın geldi saatin altına. Yusuf'a şiddetli bir tokat attı. Omuzlarından tutup sarsarak sırtını defalarca direğe çarptı. Kör arayışın paniğinde iyi bir şey bulmak, tamamen tesadüftür oysa. Kadın Yusuf'u tesadüfen bulmuştu. Tesadüfleri biz insanlar yaratamayız. Yalnızca kullanır, üstelik kötüye kullanır, sonra da kıymetsiz şeyler gibi atarız. Niye?

Çevrelerini saran şefkat kalabalığı eşlik etti annenin çocuğu buluşuna. Yusuf'un koca gülüşle açılmış savruk yüzüne, içe dönük çalışkan gözlerine, acının gölgesi oturana kadar konuştular, azarladılar onu, kadın da ağladı. Ağlayan bir kadın vicdanlara hükmedebilecek kadar zayıftır. Yusuf ilk kez orada gördü bunu.

Bildiği dünyada karşılığı olmayan bir acıyla tanıştırdılar onu. Dikkat kesilip, etrafı kolaçan etti. Bu acının neye benzediğini merak etti, bulmaya çalıştı. Gözlerinin topladıklarına baktı hızlı hızlı, hiç birine benzetemedi bu yeni bulduğunu. Sonunda o da anladı, acının bu meydanın süsü olduğunu. Meydan o kadar eski, o kadar büyük, o kadar kalabalıktı ki, o zaman korktu. Anasının elinden tuttu sıkıca. Saatin altından ayrıldılar. Gittiler.

Sonra bir gün ortadan sessizce yok oluverdi o çirkin ve ucuz pas yığını. Fazla basitti. Yakışmıyordu Taksim'in dokusuna. Meydanın alnına saplanmış bir çivi gibi dokunaklıydı. Belki bir o kadar da acıtıcı. En önemlisi yabancıydı. Ama iyi bir yabancıydı, belki biraz daha kalsa, iyi bir tanıştan daha fazlası edebilirdi. Uzun süre yerine yenisini koymadılar. Bu aralar meydanda bir saat var mı, yok mu, onu da ben bilmiyorum artık.

Yorumlar

Çok güzel su gibi akıcı bir hikâyeydi. Yeni yazılarınızı dört gözle bekliyorum.

Melahat - 13 Mayıs 2011 (08:35)

Aynı saatten Kadıköy'de, şimdiki Konservatuar o zamanki hal binasının önünde de vardı. Önünden ne zaman geçersen geç, mutlaka dibinde bekleyen birini görürdün. Bazılarının elinde çiçek olurdu. (Bu eli çiçekli kişiler tabii ki genç olurdu.) Ben de bekledim mi orada, şimdi hatırlayamıyorum.

Sonra kalktı o saat. Ama orası bugün bile bekleme-buluşma yeri. Sadece biraz geriye, konservatuarın kapı girintisine kaydı beklenen yer.

Deniz ve kuşakdaşları, Taksim'de, AKM'nin tepesinde kanat çırpıp duran koca leyleği de hatırlayacaklardır. Yapı Kredi'nin leyleğini. Sıraselviler'in girişindeki çikolatacıyı. 70'li yıllarda açılan Kristal Büfe'yi ve oranın hamburgerini.

Bir de PTT'nin önünde, Taksim'de şarkısını…

Necdettin Efendi - 13 Mayıs 2011 (13:38)

Madem mevzu Taksim, asker kasaturası da (süngü) benim aklıma geldi…

O zamanki adı İntercontinental olan otel ile AKM'nin kesiştiği noktada bir süngü anıtı meydanın ortasından gökyüzüne yükselirdi… 27 Mayıs darbesini simgeliyordu.

1 Mayıs'ların Taksim'de kutlandığı yıllarda çekilen fotografların en görüneniydi.

O devirlerde DİSK dahil hiç bir örgütün aklına süngü yü söküp atmak gelmemişti… Demek ki benimsenmişti(!)

Hey gidi hey! Darbe sembolü kasatura aksesuvarlı devrim günleri!

Macit Cününoğlu - 13 Mayıs 2011 (17:21)

Zamanında Taksim meydanında böyle bir saatin olduğunu bilmek, zamanın aslında hiç bir şeyi değiştirmediğini düşündürdü bana…

Meydanın ortasına sırf reklam olsun diye devasa bir topuklu ayakkabı yerleştirildiğini gördüğümde bu reklam çılgınlığının daha hangi abartılarla gözlerimize sokulacağı hakkında kara kara düşünür olmuştum. Ama görüyorum ki bu çılgınlar her dönem bir yerlere bir şeyler saplamakta kararlılar…

Yusuf'un gözleriyle ne bulursa bakması, gördüklerini içinde toplaması, tekrar çocuk olup etrafımda neler olduğunu anlayamadan bakınma isteğimi şiddetlendirdi, zira olup biteni anlamak biz yetişkinlerin hayattaki en büyük eksikliği…

Yazılarınızın devamı dileğimle…

Deniz Suvaçoğlu - 13 Mayıs 2011 (00:07)

diYorum

Deniz Türkoğlu neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

224