Patronsuz Medya

Denizlere Söylenen Şarkı

  Deniz Türkoğlu - 13 Nisan 2012


1- Görme ve görülme üzerine:

İnsan ilk iş olarak kendini görmek ister.

Kendini, yani bu dünya üzerine gönderilmiş varlığını, mutlak ve katî bir biçimde algılayabilmeyi ister.

Aynaya baktığında kendi olması muhtemel o yansımaya inanabilmek için, o yansımanın kalıcılığına (yani bir hayalet olmadığına) güvenebilmek için; kendi gördüğünün diğerleri tarafından da görülüp görülmediğine bakar. Yansıması diğerleri tarafından görülene, onaylanana kadar da bekler.

Benim aynada gördüğümü diğerleri de görüyorsa, aynada gördüğüm onların gördüğüyle uyumluysa, öyleyse sorun yok, demek ki bir varlığım var benim der… Ve hayattaki yerine böylece yerleşebilmek, yerim burası, diğerlerinin yanı diyebilmek ister. İnsanın diğerlerinden beklediği ilk şey budur…

Ama; ya bu olmazsa? Ya bunu o veya bu sebepten yapan çıkmazsa ya daha da kötüsü, bir biçimde hayatta kalmayı başarabilmiş varlık; altını kalın kalın çizerek: herhangi bir suç işlemediği halde, gene bir sebepten, diğerlerinin gazabına uğramışsa?

Uğrayabilir; sağcıya göre solcudur, sünnîye göre alevi, çoğunluğa göre azınlıktır, seçkine göre paçoz, edepliye göre edepsiz, entele göre kara cahil ya da gözünün üstünde kaşı vardır ve bir sebepten aynanın içine kıstırılmıştır. Çıkamaz. Ona sokağa çıkmak, ağzının kenarına bir dal sigara takmak, özgürce, hergelece, canı nasıl çektiyse -yani olduğu neyse, öyle- kaldırımlar üzerinde yürümek, o veya bu sebepten yasaklanmıştır.

O, belediyenin kaldırım kenarlarına açtığı oluklardan, kirli suların, çöplerin arasına karışarak, atıkların gittiği dev künklerin içinden geçerek doğruca kanalizasyona yollanması gerekendir belki de.

Diyelim ki tamam, peki öyle olması gerektiğine karar verebilecek, aynı yeryüzünün üzerinde ama herkesle aynı düzlemde durmayan, herhangi bir yüksek yetkili makam var mıdır?

Sahiden, varlığın yararlısını zararlısından, iyisini kötüsünden, ödüllendirilmesi gerekeni cezalandırılması gerekenden paşa gönlüne göre ayıklayıp ayıran merci hangisidir?

Ayıklama paşa gönüllerin zevkine göre olmayacaksa, kriterler nelerdir? Ellerinde ahlâkın boyunu, edebin kilosunu, paçozluğun zaviyesini ölçebilen bir cetvel mi var, yoksa promil hesaplayan o zımbırtıya 75 milyon sıraya girip tek tek üfleyelim mi?

Bu insanlar kalsın, bunlar da gitsin diyebilecek güçte olanların, diğerlerinden fazla acaba ne gibi bir artısı var? Hesaplarını hangi denklemlere göre yapıyorlar ve bu kadar nakiti acaba nereye koyacaklar?

Kefenin cebi yok malûm, içinde bir nebze Allah korkusu taşıyan biri, bir gün de kendine, benim ne haddime insan malzemesinden, Mahmutpaşa basması gibi kesip biçerek helâ bezi yapmak diye sormaz mı?

2- Ara taksim:

Öfkeli çocuklardık biz. Hayatımız sorularla doluydu, cevaplar da hep yanlış çıkıyordu. Ve buna canımız fena halde yanıyordu.

Aynadaki yansımamızın diğerleri tarafından görülmediğini, onaylanmadığını biliyor, ona rağmen hayatın güzelliğini özlüyor, bizden beklenmeyecek coşkulu bir inatla, katıksız bir ruh taşkınlığıyla, her yanlışlığın önüne atıyorduk kendimizi.

Sonradan sonraya, yalnızca bizim hayatlarımıza mahsus sandığımız yanlışların, hayatın ta kendisi haline getirilmişliğini, yalnızca kendimize ait sandığımız o koyu yalnızlığın ve içimizi aydınlatan o haklı öfkenin, gök kubbenin altında insan kalmaya niyetli herkesin ciğerini aynı anda dağladığını öğrendik. Yansımalarımızın titremediğini, kaybolmadığını, yalnızca beğenilmediğini, sarsıcı delillerle tecrübe ettik.

3- Dil sorunu: Paçozum, çalışkanım, yasam…

Fakat insanın kendi varlığını görmesinden sonra, kendi sesini bulması da, bir o kadar zor. Nerede konuşacağını, nerede susacağını bilmesi… Çaresiz, bu insanın öğrenmeye mecbur olduğu, hem kendinden hem diğerlerinden beklemesi zorunlu, olmazsa olmaz ikinci şeydir…

Gelgelim, herkesin kendine radya temel, çelik kontrüksiyon, dört dörtlük bir dil inşa edebilmesi mümkün değil. Bu hayatın parsası herkese eşit dağıtılmıyor. İlk konuştuğunda rihter ölçeğiyle 9.9'luk deprem yemiş gibi yıkılacağını bildiğinden, kurnaz paçozların sesi çıkmıyor.

Asitli bir zehirden damla damla emmesi, emdiğini ağır ağır yutkunması ve midesine biriken o yanlış besinle, hücrelerinin duvarlarına kadar tıka basa dolması, ama buna dur diyemeyecek olması, var oluş biçimlerinin de en zoru olsa gerek.

Neden benim başıma geliyor bunlar, kimin yüzünden diye sormaz mı insan? Neden soramayacak olsun, kim durdurabilir ki? Konuşmuyorsa, düşünmüyor da değil ya.

Bir şeyler o denli yanlış gittiğine ve göz göre göre hayatın dışına süpürüldüğüne göre, iki çift lâf edip, hadi oradan diyemez mi?

4- Nakarat:

Dedik. Öfkeli çocuklardık biz. Yalanla dolanla aramız iyi değildi ve sahtekârlığa karşı inatçı bir direnç geliştirmiştik. O yüzden de, dedik…

Mamafih, desen de demesen de, söylediğin kadar sustuğunda da, o can ateşi hâlâ yanıyor mu içinde, sendeki ateş başkalarını da ısıtabiliyor mu, sen asıl ondan haber ver. Susmak da bir konuşma biçimidir çünkü. Önemli olan insanın kendi sesine sahip çıkabilmesi. Şairin dediği gibi:

Şiirim yakışsın da dilime, isterse yürümesin kafiyesi…

5- Denizlere Söylenen Şarkı:

Ahmet Hamdi Tanpınar, yanılmıyorsam Edebiyat Dersleri'nde, şiir susmaktır der.

Elime bu aralar iki şiir kitabı geçti. Susmaya yakın, kulağa fısıldar gibi yazılmış şiirler. Sana, bana, bize diyeceklerini bir bir tane tane demiş de, içimize hesapsız samimi bir sıcaklık yayarak ve o sıcaklık soğumadan döneceğinin sözünü vererek, yanımızdan geçip gitmiş, sanki şimdilerde denizlere şarkı söylüyor.

Ben bir şiir eleştirmeni değilim, olmayı da istemezdim. Her şiirin okuyucusunu baştan ayağa farklı bir renge boyadığını, benim mavi çıktığım bir şiirden berikinin kırmızılara düşebileceğini ve şiir eleştirmeninin de bilgi ehliyetini kaptığı gibi koşup gelerek, renklerimize otoritesiyle müdahale ettiğini, beni çıktığım yere sokmaya, ötekini düştüğü yerden kaldırmaya niyetlendiğini düşünür, öfkelenirim.

Öyle anlarda, insanları rahat bırakın, sadece bilmek yetmez, şiirin duygusuna nüfuz edebilmek de lâzım diye kendi kendime söylenirim. Bunun yolu yordamı da, az buçuk balıkla dalgıç, kuşla hezarfen, yolla yolcu, leyla'yla mecnun falan olabilmeyi, olamıyorsan hiç değilse merak etmeyi, hak, hukuk, adalet gibisinden şeylere kafa yormayı gerektirebilir.

Koca koca kanun kitaplarından, raporlardan, tutanaklardan, istatistiklerden, sözleşmelerden, kriptolardan, manşetlerden, dosyalardan, evraklardan vesaireden bahseden kim? Siz bana hayatın şiirinden haber verin.

Sayın şiir eleştirmenleri; çok biliyorsunuz anladık, fakat neden onca bilgi, bir titrek mum cimriliğinde bile ısıtamıyor içimi? Sizde bir şeyler eksik. Eleştirmekten şiir okumaya zamanınız kalmıyor belki…

Yorumlar

Deniz kardeşim diline sağlık. Senin de söylediğin gibi şiir, yazanın değil okuyanın mülküdür. Her okuyan yeniden üretir onu. O zaman bu küçük armağanı lütfen kabul et. Bu mısralar sana armağan olsun:

Dal, yaprağı sanıyor kırık kuş kanadını…

Gökhan Akçiçek - 14 Nisan 2012 (23:25)

Çok teşekkür ediyorum. Mahcup oldum, mutlu oldum, ihya oldum. Tekrar tekrar teşekkür ederim.

Deniz Türkoğlu - 15 Nisan 2012 (20:59)

diYorum

Deniz Türkoğlu neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

111