Patronsuz Medya

Yirmi soruda Necdet Şen

  Burak Eldem - Playboy, Temmuz 1989


Yaşamının en güzel sekiz yılını cezaevinde geçirdikten sonra tahliye olan genç bir kız; sekiz yıl içinde inanılmaz ölçüde değişen insanlar, deformasyona uğrayan idealler; baskı, işkence ve gözaltının ürpertici ve sinsi varlığı; dogmatizmin körelttiği kimi duyarlılıkların bu kargaşa ortamında birer birer ve kendiliğinden ortaya çıkması; dürüst, duygusal, bazen biraz patavatsız ama sevimli bir gazeteciyle yaşanan garip bir aşk.

Bütün bunlar, Cumhuriyet Gazetesi çizerlerinden Necdet Şen'in sekiz ay boyunca gazetede yayımlanıp büyük ilgi gören Bacı adlı çizgi-öyküsünün iskeletini oluşturan parçacıklar. Yaklaşık beş yıldır Hızlı Gazeteci bandını çizen Şen ile, Bacı'nın kitap olarak yayımlanmasından hemen sonra, Yayın Müdürümüz Burak Eldem görüştü.

1.

PLAYBOY: Devrimciler artık seni pek sevmiyorlar galiba, ne dersin?

ŞEN: Kendini devrimci olarak adlandıran küçük bir kesim belki sevmiyor olabilir ama geniş bir kesim seviyor. Çok doğru yaptığımı her karşılaşmamızda bana söylüyorlar. İlk zamanlarda, sözünü ettiğim dar kesimden olumsuz tepkiler aldığım doğru. Sanırım onlar, kendilerini Türk solunun tek temsilcisi gibi görme yanlışı içindeydiler ister istemez, öyküdeki kimi tanımlamaların kendilerine yönelik bir hakaret olduğunu düşündüler. Benim gibi düşünene düşünce özgürlüğü mantığında oldukları için, bu öyküyü çizmememi ya da değiştirmemi, önce nazikçe, sonra sert, daha sonra çok sert olarak söylediler. Gelen bazı mektuplar arasında şunu söyleyen bile vardı: Derhal bu konuyu değiştir, şu ana kadar çizdiklerin de Hızlı'nın gördüğü rüya olsun!

2.

PLAYBOY: Bacı yı çizmeye başlamadan önce, bir takım tepkiler alacağını hesaba katmış mıydın?

ŞEN: Hem olumlu hem de olumsuz tepkiler alacağımı biliyordum tabii. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, özellikle olumlu tepkiler, beklediğimden çok daha fazla oldu. Daha önce beni gazetedeki çizgi öykülerimden tanıyan sınırlı bir okuyucum varken, Bacı'dan sonra neredeyse sıçrama şeklinde artan okuyucu sayısına ulaştım ki, bu benim için son derece olumlu bir olay.

3.

PLAYBOY: Öyküde Bacı, yani Fazilet ile ilgili kimi ayrıntılar çok net ve çok belirgin. Bacı gibi bir sevgilin ya da kız arkadaşın oldu mu?

ŞEN: Bu öyküyü çizerken uyguladığım çalışma yöntemi şuydu: Öyküde yer alan kesimden kişilerle tek tek görüşüp, onların kimi ayrıntıları nasıl yaşadıklarını ısrarla sorguladım. Ve onlar bana çok yardımcı oldular. Sayısız insan geldi gitti bana; bazen ben onları arayıp buldum; ve uzun diyaloglar sonucu gerçekçi veriler edindim, sanıyorum. Yani bu öykü aslında kollektif bir biçimde oluşturuldu. Fazilet ile ilgili ayrıntıların canlı oluşu, sanırım bana fikrini söyleyen, yardımcı olmak isteyen insanların katkısıyla gerçekleşti. Ama hemen şunu söyleyeyim: Fazilet benim geçmişimle ilgili bir insan değil ve Bacı öyküsünde anlattığım hiç bir şeyi doğrudan doğruya ben yaşamadım. Kendi anılarımdan yola çıkarak ilginç şeyler anlatma kaygısını hiç bir zaman duymadığım için, hep başkalarının gözlemlerine değer verdim, onlara başvurdum.

4.

PLAYBOY: Bacı aslında bitmemiş bir öykü gibi duruyor. Son kareden sonra Bacı'nın bundan sonra ne yapacağına ilişkin net ipuçları bulamıyoruz. Niçin?

ŞEN: İpuçları vardı aslında, ama yalnızca 'ipuçları' vardı. Çözüm önerisi ya da reçete yoktu. Hiç bir öykümde de reçete yoktur zaten, insanlara hazır çözümler sunmaktan yana değilim. Bizim en önemli sorunlarımızdan biri, insanlarımızın düşünme tembelliği bence. Kolay, hazır, basite indirgenmiş çözümlere rağbet ederek, hiç bir araştırma yapmaksızın verileni kabullenmek eğilimi var bizde. Düşünmesini, araştırmasını gerektirmeyen klişelerle, sloganlarla insanlar hayata yaklaşıyorlar. Entel kodlamasıyla eleştirilen yarım yamalak aydın tipi de aslında bu insan yapısının çıkardığı bir şey. Bacı'nın sonunda tabii ki bir çözüm önerisi getirmeyecektim. Ben sadece, gördüğümü bir aynada yansıtmaya çalıştım.

5.

PLAYBOY: Bacı ile ilgili değerlendirmeler, en çok, öykünün cinsellik boyutuna yönelik gelişti. Oysa çok daha geniş bir perspektifi vardı öykünün, sorun devrimci bacının yatağa girmesi değildi. Sence niçin en çok bu nokta üzerinde duruldu?

ŞEN: Hani çok bilinen bir espri vardır; doktor, hastaya birtakım şekiller gösterip neyi hatırlattığını sorar, hasta da hepsine kadın diye cevap verir, çünkü hiç aklından çıkmıyordur. İşte cinsellik de bizim insanlarımızın aklından hiç çıkmıyor. O yüzden, neyi anlatırsanız anlatın, içinde cinsellik dozu ne olursa olsun, insanlar hep o cinselliği yakalıyorlar önce. Bir kadına da baktıkları zaman onun önce bacaklarını ya da göğsünü inceleme eğilimi vardır erkeklerde. Halbuki o kadının kolu da vardır, eli de vardır, saçları da vardır. Ben bunu yadırgıyorum. Türkiye'de, hatta dünyada insanların en temel sorunlarından biri cinsellik. Bacı öyküsünde ben cinselliği fazla öne çıkarmamak için uğraştığım ve seksen öncesi kuşağının seksen sonrası yaşadığı kimlik bunalımı üzerinde yoğunlaştığım halde, belli bir püriten kesim, öyküdeki cinsellik boyutu üzerinde durdu daha çok. Devrimciler bu konuları aşmıştır ya da Devrimciler böyle sorunlar yaşamaz gibi taban tabana zıt iki itirazla geldiler bana. Bu, bazılarının hâlâ cinsel konularla ilgili düşünsel sorunlarını aşamadıklarının ve ciddi açmazlar içinde olduklarının en canlı kanıtı olsa gerek.

6.

PLAYBOY: Biraz da Hızlı Gazeteci ye gelelim. Belli bir adı yok, Hızlı diyor herkes. Nasıl biri sence ''Hızlı ?

ŞEN: Erkeğin adı yok (gülüyor)! Ben Hızlı Gazeteci'yi çizmeye başladığım sırada, Jerry Lewis'i andıran, biraz şapşal bir tip yaratmıştım önce. Fakat sonra o da bir evrim geçirdi herkes gibi. Tip olmaktan karakter olmaya doğru yöneldi. Böyle olunca, artık kimi özellikleri karikatürize edilmeyen biri oldu Hızlı. İlk zamanlar benim ona yakıştırdığım Şaban adı, artık Hızlı Gazeteci'ye yakışmamaya başladı ve ben ona belki de yeni bir ad bulmak amacıyla, eski adını unutturmaya çalıştım. İşin komiği, benim adım da Hızlı'ya çıktı bu arada. Hatta Hız1ı Gazeteci'yi Necdet Şen zannedenler bile var. Hızlı Gazeteci, alışılmış bir çizgi roman kahramanı değil, her şeyden önce. İdealize edilmiş, erdemlerle donatılmış biri değil. Süpermen ya da Tommiks'ten çok farklı. Bizim gibi, kusurları olan, arayış içinde olan, sürekli sorular soran, biraz aydın olmaya çalışan biri Hızlı Gazeteci.

7.

PLAYBOY: Zaman zaman, Hızlı'yı biraz kayırıyormuşsun gibi bir hava var öykülerinde. Öyle mi gerçekten?

ŞEN: Hızlı Gazeteci'ye arka çıkıyor olabilirim tabii, çünkü ona kendi düşündüklerimi söyletiyorum. Hızlı çoğu kez benim yerime konuşuyor, benim tepkilerimi dile getiriyor. Hızlı'nın bir özelliği de açık sözlü, eleştirici ve sorgulayıcı olması. Örneğin, daha uyumlu biri olabilirdi Hızlı. Diyelim, Belgin (son maceradaki kız) ona Çek elini oradan, cıs! dediğinde Peki çekeyim deyip daha esnek taktikler kullanma yoluna gidebilirdi. Ama o zaman hikâye olmazdı. Hızlı Gazeteci her şeyi tak tak, kırıcı olmak pahasına söyleyebilen ve itiraz eden bir insan olduğu için, hikâyede sürekli bozulan ve değişen dengeler var. Her şey de bu dengeler üzerine kurulu zaten.

8.

PLAYBOY: Peki Hızlı niçin gazeteci? Başka bir meslekten de olamaz mıydı?

ŞEN: Hızlı'nın gazeteci oluşu, ilk zamanlarda şimdikinden farklı bir yaklaşımla çizgi roman hazırlamamdan kaynaklanıyor. Dediğim gibi o zamanlar Jerry Lewis gibi, sürekli hata yapan, okurları güldüren bir çizgi roman kişisiydi. Gazeteci olmasının nedeni de, gazetecilerin her an olayın içinde olabilme özelliklerinden ileri geliyordu. Bu çok fazla olanaklar sağlıyor insana, çizerken. Yani ben istersem bir uçak kaçırma öyküsünü, bir cinayeti ya da bir aşk öyküsünü rahatça anlatabiliyordum. Ama zamanla Hızlı evrim geçirip, her şeyi sorgulayan, eleştiren, araştıran bir kişilik haline gelince, gazeteci olmasının pek bir esprisi kalmadı. Bir avukat, mimar, dekoratör de olabilir Hızlı. Bu da benim öyküde hiç bir değişiklik yapmamı gerektirmez, çünkü Hızlı'nın gazeteciliği artık yalnızca bir ayrıntı, çok geri planda.

9.

PLAYBOY: Bacı'yı ve şimdi çizmekte olduğun öyküyü okuyanlar arasında bir kesim, Necdet Şen cinselliğe taktı, kadınlara çok yükleniyor gibi eleştirilerde bulunuyor. Ne diyorsun?

ŞEN: Bunu diyenler neye takmış acaba? (Gülüyor) Ben, anlatılmasını gerekli gördüğüm konuları işlemeye, bunları mümkün olduğunca incelikli biçimde sunmaya çalışıyorum. Bir çok okurumun da anlatmak istediğim şeyleri anladığını mutlulukla görüyorum. Ama dar bir kesim de olsa, bazıları anlamamakta direniyor. Nedense cinsellik konusunda yapılan bir eleştiri ya da yüzlerine tutulan bir ayna, onları çok rahatsız ediyor. Sanırım benim onlara tuttuğum aynada gördükleri görüntü hoşlarına gitmiyor. Direkt olarak kadınlara yüklenmek gibi bir taraf tutma olayı da söz konusu değil. Ben de zaman zaman duyuyorum bu şikâyeti. Ama biraz konuştuğum zaman, şikâyet eden, fikir değiştirip bana hak verdiğini söylüyor.

10.

PLAYBOY: Somut bir örnek verelim. Sözgelimi, Bacı eve geç kalmaktan korkunca, Hızlı onunla alay ediyor. Ama eve geç gitmek gibi bir seçeneği, böyle bir şansı yok Bacı'nın, ailesinden ötürü.

ŞEN: Bu kızın eve geç gitmek elinde değil. Babasından, annesinden korkar. Ama her ne hikmetse, babasıyla ya da annesiyle kıyaslanmayacak büyüklükte bir otorite olan devlete korkmadan kafa tutabilmiş. Sekiz yıl eve gitmemiş, Metris'te geçirmiş günlerini. O zaman buna nasıl cesaret etmiş? Benim asıl söylemek istediğim şu: Hızlı zaman zaman ukalâca konuşabilir, eleştiri yapabilir ama o böyle yapmasa da öykü olmaz. Eleştirenler önce öykü tekniğini öğrensinler, okudukları şey hakkında bir alt yapıya sahip olsunlar.

Ben yine de bu kesimin dar bir kesim olduğunu, büyük çoğunluğun öyküyü anladığını ve benimsediğini sanıyorum.

11.

PLAYBOY: Peki ya feministler?

ŞEN: Benim feministlerle aram iyi, ama onların benimle araları iyi mi, bilemiyorum. Ama feministlerin bana kızmasını gerektirecek bir durum olduğunu da sanmıyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, feministler arasında, çizdiğim şeylere büyük tepkiler yok. Çoğunlukla destekliyorlar. Ama eleştirenler de var tabii. Ne güzel, zaten benim de istediğim bu. Eleştiri ve tartışma platformu her zaman olsun ki bir yerlere varalım. İnsanları tartışmaya itmek, kışkırtmak amacını güdüyorum çoğu kez ve bunda da galiba başarılı oluyorum.

12.

PLAYBOY: Hızlı'yı bırakıp, Necdet Şen'e gelelim. Sosyalist misin?

ŞEN: Elhamdülillâh (gülüyor)! Seçimlerde oyumu kime verdiğimi soruyorsan, lânet olsun diye diye, ağlaya zırlaya SHP'ye verim. Oyumu boşa attığımı, çöpe attığımı bile bile SHP'ye verdim hem de. Bu da benim dramım (gülüyor). Sosyalist olma meselesine gelince, kendimi bir etiket altına koymayı, çerçevelere sıkıştırmayı sevmiyorum. Her şeyden önce bir noktayı kesinleştirelim: Eğer öykümdeki anlatım biçimimden Marksizme karşı olduğum gibi bir sonuç çıkarılıyorsa, bu yanlış bir değerlendirme olur. Benim de içinde bulunduğum, kendimi bir parçası olarak gördüğüm bir dünya görüşünü didiklemek, irdelemek, doğrularını ve yanlışlarını sorgulayabilmek gibi bir kaygı taşıyorum. Falanca siyasî görüşü mahkûm etmek ya da filânca siyasî görüşü onaylamak gibi bir tavır içine girmeyi zaten istemem. Ama şunu hemen açıklıkla söyleyeyim, sol içinde sosyal demokrasiye umut bağlayanlardan değilim. Hele hele SHP'ye umut bağlayanlardan hiç değilim. Sanıldığı gibi, seksen öncesindeki siyasal gruplaşmaların hiç birine dahil olmadım; bugün de bu bölünmelerin hiç biriyle yakınlığım yok. Herhalde şu ana dek söylediklerimden ve yaptıklarımdan kafamdakilerin ne olduğu ve hangi düşünceye yakın olduğum anlaşılmıştır.

13.

PLAYBOY: Cinselliğin önemli bir sorun olaak varlığını koruduğundan söz ettin. Seksenlerde cinsel sorunlar ne boyutta sence?

ŞEN: Seksenler, daha doğrusu 1980, birçok şeyin değişiminde önemli bir dönüm noktası oldu. Birey kavramının ortaya çıkmasına yol açtı, bireyselleşme başladı. Bireyselleşmeye koşut olarak cinsel anlamda da bir liberalleşme kaçınılmazdı, bunun önüne set çekilemez. Türkiye'de değişen ve dönüşen üretim ilişkileri var ve bunlara bağlı olarak, ailenin parçalanmasından, küçülmesinden, kentleşmeye kadar birçok değişim söz konusu. Bu durumda, günden güne artan taleplerle birlikte cinsel anlamda özgürleşme olacaktır. Cinsellik alanındaki demokratikleşme, toplumun diğer fonksiyonlarındaki değişmeden ayrı, bağımsız bir şey değil.

14.

PLAYBOY: Radikal İslâmcı kesimin etkinliğini artırması, sözünü ettiğin demokratikleşmeye ket vurabilir mi sence?

ŞEN: Olabilir tabii, bir ölçüde etki yapabilir. Ama üzerinde durduğumuz cinsel liberalleşme hareketleri, daha çok, kentli küçük burjuva kesimi tarafından yaşanıyor. Bu anlamda, ağırlıklı olarak kırsal kesimde yoğunlaşan dinci topluluklar bu ilişkilerin ve hareketin dışında zaten. Her tarafını kapkara çarşaflarla örtecek kadar muhafazakâr olan bir kadın, artık bakireliğinden bir an önce kurtulmak isteyen bir genç kızı doğal olarak asla anlayamayacaktır ama, ona olumsuz etkide bulunabilme ihtimali de zayıftır.

15.

PLAYBOY: İslamcı hareketin şemsiyesi altına girenler arasında, bir zamanlar Marksist olan kimi kentli aydınlar da var ama. Bu konuda ne düşünüyorsun?

ŞEN: İnsanlar hep sağdan sola çark edecek değil ya, kimileri de soldan sağa çark ediyor. Arayış içindeki insanlar bir yerlerde kendilerine daha yakın bir şeyler bulabilirler. Bunu ben Türkiye insanının çok renkliliğine bağlıyorum ve keşke daha fazla renkli olabilse diyorum. Öte yandan, bu değişmeler, iman etme zihniyeti ile ilişkili biraz da. Dinci bağnazlarla sol bağnazlar arasında çok önemli bir malzeme farkı var mı acaba? Ben bazı insanların zamanında MHP'li olabilecekken sol bir örgütte yer aldığını, ya da sol bir örgütte yer alabilecekken MHP saflarına geçtiğini düşünüyorum. Devrimcileri bu tanımımla karalamak istemiyorum, bu yanlış anlaşılmasın. Ama insanın yapısında bir bağnazlık malzemesi varsa, zaten o insan devrimci olamaz.

16.

PLAYBOY: Peki sen Tanrı'ya inanıyor mUsun?

ŞEN: Hayır, inanmıyorum.

17.

PLAYBOY: Müzikle aranın çok iyi olduğunu biliyoruz. Ne tür müzik dinliyorsun?

ŞEN: Rock musıkisi dinliyorum (gülüyor). Ben aslında disko hariç her türü dinleyebiliyorum; disko müziğini de son derece yapay, fabrikasyon, işkembecilerdeki plastik çiçekler gibi görüyorum. En çok ilgi gösterdiğim tür rock. Daha daralan bir tercih yapmam gerekirse de en çok senfonik rock'ı, özellikle bu türün yaratıcısı Moody Blues'u çok seviyorum. Aklıma ilk gelenler, Jethro Tull, eski Pink Floyd, King Crimson.

18.

PLAYBOY: Yaptığın işle çok yakın ilişkileri olan sanat alanlarıyla, özellikle sinema ile aran nasıl?

ŞEN: Hem çizgi romancı olarak sinema ile çok yakın hissediyorum kendimi, hem de sinema bir tutku benim için. Öyle ki, günün birinde bir film yönetecekmişim, hem de kendi yazdığım bir filmi yönetecekmişim gibi bir beklenti var içimde. Bu nedenle, film seyrederken olağanüstü dikkatle izliyorum her ayrıntıyı. Mizansen nasıl, kurgu nasıl, sekanslar nasıl ayarlanmış, oyuncu yönetimi nasıl, hepsine azami dikkat ediyorum. Sinema bence yüzyılın en önemli ve en güçlü sanat alanlarından biri. Ama bir kaygım da var sinema ile ilgili: Zamanla sinema Spielberg ve onu izleyenlerin yaptığı gibi bir çocuklara masal anlatma aracı haline gelebilir. Sinemanın çok renkliliği içinde bu eğilimleri normal karşılasam da geleceğin sinemasına damga vurmalarından korkuyorum açıkçası.

19.

PLAYBOY: Şu anda Türkiye'de beş büyük mizah dergisi var yenilerle birlikte ve mizah dergilerinin toplam tirajı da artmış durumda. Çizerlerin geleceği hakkında ne düşünüyorsun?

ŞEN: Toplam tirajın artması, yeni dergilerin çıkması çok güzel bir şey. Ama ben yeni mizah dergisiyle bir zamanların anaç dergisi arasında dozu abartılı bir söz düellosunun sürdürülmesini de çocukça buluyorum. Fraksiyon ayrılığı gibi Hıbırcı ve Gırgırcı okur kitlelerinin oluşacağını da hiç sanmıyorum. Herkes her dergiyi okuyor ve okusun bence zaten. Yine de, bu kapışma, tartışma ortamı Türkiye'ye yeni dergiler ve yeni okuyucular, yeni çizerler kazandırıyorsa ne mutlu.

20.

PLAYBOY: Önemsediğin, beğendiğin çizerler arasında bir tercih yapabilir misin?

ŞEN: İsim vermek çok güç tabii, çünkü bir sürü isim saymam gerek. Ben şimdiden, ismini saymadıklarımdan özür dileyerek bir kaç arkadaşı sayayım: Gırgır ekolü ile birlikte ortaya çıkmış arkadaşlar arasında Suat Gönülay'ı, İlban Ertem'i çok başarılı buluyorum. Bunlar çizgi romancı özellikle. Daha geniş bir perspektifte bakarsak, eski ustalardan Turhan Selçuk 'u çok başarılı bulurum ve dünya çizgi romanı içinde saygıdeğer bir yere sahip olduğunu düşünürüm. Suat Yalaz'ı çok beğenirim… Aslında birkaç cümleyle toparlamak gerekirse, Türkiye, çizerler için çok verimli bir ortam ve müthiş bir potansiyel var. Ancak, çizerlerin üretimlerinin nitelikli olabilmesi ve çizer sayısının artması için, emeğinin karşılığı olan bir ücret alabilmesi, geçimini çizerek sağlayabilmesi gerek insanların. Bu da genellikle bir dergide gruplaşıp, bir yazı işleri müdürü ya da yayın yönetmeninin koruması altına girerek mümkün olabiliyor. Gırgır'ın, çizerlerin artmasında önemli bir katkısı oldu meselâ. İlansız, reklamsız, yalnızca tiraja ve okura güvenerek de kazanılabileceğini herkese gösterdi Gırgır ve bunun çok küçük bir bölümünü de olsa, çizerlerine verdi. Kazancın o küçük kısmı bile çizerlere yansıtılınca Babıali'de çok şey değişti, giderek geçinebilecek kadar kazanan çizerler yetişti.

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

103