Patronsuz Medya

Kapısız odalarda üç kişilik vals

  Bülent Karaköse - 16 Mart 2014


Sonbahara yenik düşmüştü mevsim. Pencereden dışarı baktığında ağaçların yapraksız, gökyüzünün yüzü karanlık-gri, sokakların çamurlu olduğunu gördü. Sabahın mı yoksa akşamın mı karanlığındaydı gökyüzü? Anlamaya çaba harcamak anlamsızdı. Vazgeçti o uğraştan. Manzaraya daha fazla bakamadı. Berbattı…

Tayfur'un sızıp uyandığı kapısız oda soğuk, bedeni ateşler içindeydi. Mine'nin hediye ettiği ikinci el deri yeleği çıkardı üstünden. Bir bardak soğuk bira iyi gelir düşüncesiyle biraz toparlanıp bakkala gitmeye karar verdi. Hikmet Baba'nın kaldığı odanın önünden geçerken burnuna gelen esrarlı sigara dumanının keskin kokusu bakkala gitme düşüncesinden vazgeçirtmişti Tayfur'u.

Ev ortağı Hikmet Baba berjer koltuğuna kurulmuş, esrarlı sigarasını yakmış, odasının kalın kadife perdesini aralamış, bir elinde yarış bülteni, diğerinde kallavi bir sigara her zaman yaptığı gibi Tayfur'u bekliyordu. Hikmet Baba ağzına götürdüğü sigarayı dudaklarını büzüştürüp yutarcasına içine çekti. Ardı arkası kesilmeyen kuru öksürüklerinin arasında, Volga 2'nin yavrusu Sergen geçilmez, altılımda ilk ayağın en sağlam teki, ne dersin evlât? diyerek, sararmış ince parmaklarının arasında tuttuğu esrarlı sigarasını Tayfur'a uzattı.

Tayfur sigarayı alırken, akşam içtiği soğuk votkalı biraların tahrip ettiği gırtlağından çıkan çatallı sesiyle Hikmet Baba'yı yanıtsız bırakmadı: Gece dersime çalışamadım, sen ne diyorsan öyle olsun. Altılıyı sağlam kur, ortağınım Hikmet Baba! Tayfur, esrarlı sigaradan derin bir nefes çekip, lavabonun yolunu tuttu. Banyoya giden karanlık, dar, uzun koridorda yürürken Hikmet Baba'ya bu hak etmediği 'Baba' unvanını niye yakıştırdığını düşünüp durdu. Gökyüzünün karanlığına anlam veremediği gibi bu düşüncesine de bir anlam veremedi Tayfur. Yüzünde kaçınık bir tebessüm belirdi…

Aksakallı, zayıf, uzun boylu, bariton sesli, ellili yaşlarında olan Hikmet Baba, eskilerin deyimiyle feleğin çemberinden geçmiş, esrar bağımlısı, eski bir kumarbaz ve hırsızdı. Kolej mezunu ve iki dil bilmesine rağmen hayatında düzgün hiçbir iş tutmamış, yaşamını kanunsuz yollarla sürdürmüş, şansı hep yaver gittiğinden yakayı hiç ele vermemişti. İnce, narin parmaklarıyla çok güzel esrarlı sigara sarmasının dışında hayatında 'Baba'lık sıfatını hak edecek hiçbir şey yapmamıştı.

Tayfur, Hikmet Baba'yı, her ay ödemekte zorlandığı ev kirasına bir katkıda bulunması amacıyla ev sahibinden habersiz, yanına pansiyoner olarak almıştı. Hikmet Baba iyi bir pansiyonerdi. Pansiyoner olarak geldiği günden, ayrıldığı güne kadar bir gün bile kirasını geciktirmemişti. Huzurevi'nde yaşayan ablası, aldığı dul maaşını Hikmet Baba'yla paylaşıyor, Hikmet Baba da hayatını o yarım maaşla sürdürmeye çalışıyordu fakat kira, alkol, esrar, at yarışı derken ay sonunu zar zor getiriyordu…

Tayfur, çok sevdiği Caş'ın ekürisi Yavuzhan'ı kafasının içindeki yeşil çimde koşturarak gelmişti banyonun kapısına. Lavabonun musluğuna elini götürdüğünde birden aynadaki suretiyle karşı karşıya geldi. Suretinden korktu. Çok çirkin görünüyordu. Kirli sakalarının arasındaki yüzü ve dişleri sapsarı, gözlerinin altında vişne çürüğü morluklar vardı. O haline bakmaya daha fazla dayanamadı, midesi bulandı, kustu. Kusarken gece içtiklerini değil, koca bir ömrü kusuyor gibiydi. Kafasını musluğa tuttu. Tazyikli soğuk su uzun saçlarının arasından kafatasına gülle gibi düşüyor, sanki beyninin içinde kapanması olanaksız derin bir çukur açıyordu…

Bir süre sonra kendine gelip, yarış kuponunu hazırlamakla meşgul olan Hikmet Baba'nın yanına döndü. Hikmet Baba bariton sesiyle, Evlât, kuponu hazırladım. Sen de hazırsan gidip atların suyunu, arpasını verelim. Kahvaltımızı Ganyan'da yaparız. Bir de sağlam tüyo kaptık mı, altılımızı sağlama bağlarız…

O gün Hikmet Baba özenle hazırladığı kuponu sağlama bağlayabileceği bir tüyo kapamadığından altılı ganyanın ilk ayağında yarışı kaybettiler. Kaybetmeye alışkındı ikisi de. Kazanma umutlarını ertesi günlerdeki yarışlara bıraktılar…

Tayfur, etrafında onca müptezel yarışçılar olmasına rağmen, Mine'yi tanıdığı güne kadar at yarışı ilgisini hiç çekmemişti. İlgisini çektiğineyse ne yapıp edip yarış takip eden biri olup çıkmıştı kısa bir sürede. Yarınından hiçbir umudu kalmayan insanlar gibi o da elindekini avucundakini tüketinceye kadar hayatını at yarışlarına bağladı. Çok sevdiği kitaplarını, kütüphanesini, plaklarını, elektrikli sobasını, annesinden kalma Singer dikiş makinesini, çalışma masasını, gümüş tokalı kemerini kısa sürede paraya çevirerek sermaye yapmıştı at yarışlarına. Evindeki her nesne ona, yapılacak iki tekli sağlam birer altılı ya da üçlü ganyan kuponu gibi görünmeye başlamış, evin antika değerindeki birkaç eski kapısını söküp sattığından ev sahibinin ruhu bile duymamıştı…

Parasız günlerin bazı gecelerinde Hikmet Baba ev ahalisine çaktırmadan ortadan kayboluyor, ertesi sabah eli kolu dolu yiyecek ve içeceklerle geliyordu. Mine'yle Tayfur, Hikmet Baba'ya parayı nasıl bulduğunu pek sormazlardı. Çünkü akşam üstleri kurdukları çilingir sofrasına oturup, geceyi alkole buladıklarında Hikmet Baba'nın Beyoğlu'ndaki enayileri nasıl avucuna düşürüp, silkelediğinin hikâyesini anlatacağını bilirlerdi. Hikmet Baba illegal icraatlarını onlardan başka kimseyle paylaşmazdı.

O akşam kurulan akşam sofrasında yok yoktu; kızarmış tavuk, zeytinyağlı sarma, pilaki, haydari, acılı ezme… İçki kadehlerinin biri boşalıyor diğeri doluyordu. Esrarlı sigaraların biri parlıyor, diğeri sönüyordu. Alkolün, esrarlı sigaraların etkisiyle Hikmet Baba iyice gevşemiş, dili çözülmüş, bir gece önceki icraatlarını fırıldak gözleri ve kurduğu afili cümleleriyle ballandıra ballandıra anlatmaya başlamıştı:

Cakası düzgün, ensesi kalın, cüzdanı şiş bi enayiyi Kazım'ın Yeri'nde gözüme kesirdim… Tek başına içiyordu… Masasına baktım, yok yoktu… Bir arkadaşı gelip oturmasın diye içimden bildiğim bütün duaları ettim. Pişara gideceği ânı kolladım. Karpuz nihayet ayağa kalkıp, pişara gitti… Ben de derhal ocak başının sahibi Kâzım'la işaretleşip, ondan yol aldım. Mekâna ayıp olmasın diye. Eee, bu işler böyledir… Kâzım otuz yıllık arkadaşımdı. Ne de olsa benim de ona çok kıyaklarım olmuştu zamanında. Bana yol vermeyip de, kime yol verecekti? Daha fazla uzatmayayım, kaşla göz arasında lavuğun içkisine bastım ilacı… Enayi pişardan döndü. Masasına oturdu, kafayı çekmeye devam etti… Ben de avını kollayan bir şahin gibi her an ensesindeydim. Enayinin kafasının iyice matiz olmasını bekledim…

Mine Hikmet Baba'yı can kulağıyla dinlerdi. Hemen sonra o da gaza gelip, geçmişindeki dolandırıcılık hikâyelerini güzel Türkçesi, komik mimikleriyle anlatır, masada cümbüşü başlatırdı. Tayfur ise, iki üçkağıtçının anıları arasında sıkışıp, hararetli muhabbetlerinin içinde kaybolur, kafasındaki İngiliz ve Arap safkanlarıyla inzivaya çekilirdi.

Hikmet Baba yine bir gün ev ahalisine çaktırmadan ortalıktan kayboldu. Fakat ne ertesi gün, ne sonraki gün ne de diğer günler kendisinden bir haber alınamadı… Tayfur, Hikmet Baba'nın 'Babalara' geldiği konusunda hem fikirdi Mine'yle.

Bir süre sonra Mine'yle Tayfur, Hikmet Baba'nın kapısız odasında bıraktığı eşyalarını paraya dönüştürüp, anısına sağlam bir altılı kuponu yaptılar. Yarışın son ayağında koşan 'Hikmet Baba' isimli safkan Arap atını görünce, galop ve sprint derecelerine bakmaksızın tek geçtiler…

Bir boyun farkıyla sonbahara yenik düşmüştü mevsim. Pencerelerinin içine baktıklarında ağaçlarının yapraksız, gökyüzünün yüzü karanlık-gri, sokaklarının çamurlu olduğunu gördüler. Sabahın mı yoksa akşamın mı karanlığındaydı gökyüzü? Anlamaya çaba harcamaları için bir nedenleri yoktu. Vazgeçtiler o uğraştan. İç manzaralarına daha fazla bakamadılar. Her şey olduğundan daha berbattı. Tayfur'la Mine çamurlu pistteki hayata uzak-ara geçilmişti…

Yorumlar

Bizim de Seyfi abi vardı. Alkolik, esrarkeş, birahane kuşu. Gündüz bizim kahvede, akşam birahanede çalışırdı. Çok küfür öğretti bize. Biz üniversitedeyken o 40'ında falandı ama 70 gösterirdi. Bir kere onunla iddiaya girdim, o kazandı nüfus cüzdanını göstererek.

O da at hastasıydı. Kendi ninesinden çok atların ninelerini bilirdi… Bir gün geyiğine 3 arkadaş kupon yaptık. Tamamen zötten sallıyoruz. Seyfi abiye ilk ayağı danıştık. Halis (Karataş) varsa onu yazın dedi, at koşmasa da o atı sırtlar birinci yapar dedi. Allah allah dedik, bu Halis ne adammış. Yazdık. İlk ayak tuttu, at Halis'i sırtladı, birinci oldular. Diğer beş ayak yattı tabii.

Nerdeyse, yaşıyorsa umarım iyidir Seyfi abi. Kahvede bizim masa hariç diğer tayfa işsizlerden ve ölümü bekleyen ihtiyarlardan oluştuğundan sanırım, Seyfi abi bizim adisyona enteller yazardı hep. Yıllar oldu oraya gidemedim. Belki kapanmıştır. Bilmemne burada izlenir furyasında bizimkinin giriş kapısında at yarışı trt4'te izlenir yazmışlardı.

Toynağı Yaralı Adam - 16 Mart 2014 (12:12)

Ben de umarım, yaşıyordur ve iyidir Seyfi abiniz. Her ne kadar tanımasam da, selam söyleyin benden… Toynağınızın bir an önce iyileşmesi dileğiyle, acil şifalar…

Bülent Karaköse - 21 Mart 2014 (07:34)

Uzun zamandan beri bu kadar keyif almamıştım okuduklarımdan, kaleminize sağlık.

Ahmet D - 10 Mayıs 2014 (14:05)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

83