Patronsuz Medya

İki Kokoz, Bir Takoz

  Bülent Karaköse - 29 Haziran 2015


Kışa kötü yakalanmışlardı…

Kara Tahir dumanlı kafasıyla çalıştığı taksiye kaza yaptırdığından ehliyetini üçüncü kez trafiğe kaptırmış, taksi şoförlüğü defterini süresiz kapatmıştı. Zeynep'se mesai yaptığı cafe-bar'da uygunsuz saatlerde alkolü fazla kaçırdığından barmaid'lik işinden kovulmuştu.

Zeynep alkolle olan problemini çözemediğinden iş kovalayamıyor, Kara Tahir'le sabahtan akşama sızıncaya kadar televizyonun karşısında ucuz şaraplarla demlenip, haşlanmış patates ve yumurtaya talim ediyordu. İkisinin de suratı alkolden patlıcan moruna dönmüş, haftalardır su yüzü görmeyen bedenleriyse ekşimiş şarap gibi kokmaya başlamıştı…

Faturası ödenmediğinden kesilmeye yüz tutmuş su, elektrik, ev telefonu ve üç aydır veremedikleri bakkal borcu, ev kirası vb gibi dünyevî sorunlar ikisini de bunaltmış, bir yere kıpırdayamıyorlardı… Evdeki değerli bir kaç eşyayı satıp, nakde çevirmişlerdi ama kısa zamanda o paralar da suyunu çekmişti…

Zeynep kanına karıştırdığı alkol dışında, burnunun dibindeki Kara Tahir'in içtiği esrarlı sigara dumanından da kafası iyice tütsülenmiş, oturduğu koltukta içi geçmişti ki, evin bülbül gibi şakıyan kapı ziline kulak verip, göz kapaklarından birini umarsızca araladı. Tahir'in, ne zaman geleceği belli olmayan Tanrı misafirlerine alışkındı. Kendini biraz toparlayıp, iki büklüm yattığı koltuktan gerinip esneyerek doğruldu. Tahir ise günlerdir eline yapışmış televizyon kumandasıyla kısa süreliğine vedalaşıp, uzandığı çekyattan kedi çevikliğiyle sıçradı. Balkon kapısının önünde duran içi yağmur suyu dolu leğenin üstünden bir oğlak gibi sekerek, pencereyi açtı. Tanrı misafirinin Şener olduğunu gördüğünde gözlerine inanamadı. İşsiz kaldığı günden beri üç beş *gogocu arkadaşından başka geleni gideni yoktu son haftalarda.

Tahir'in, balkon penceresinden Şener'e, Vaaay, Abim Şener! Abim az biraz bekle, kapı otomatiği yok, anahtarı sallayayım aşağıya! diyen sesinde sevinç olsa da, bir o kadar da şaşkınlık gizliydi. Anahtarı bulmak telâşıyla ellerini pantolonunun, gömleğinin ceplerinde gezdirirken,Şener'in gece vakti niye geldiğini düşünmeden edemedi.

Özel bir dağıtım şirketinde müdür yardımcısı olarak çalışan Şener'in bir iki istisna dışında yolu hiç düşmemişti Kara Tahir'in fakirhanesine. Ne işi olurdu ki? Adresini bilen, yolunun üstündeki diğerleri gibi kafası esmiş gelmişti işte alkol sever abisi Şener.

Tahir'in şaşkınlıkla harcayacak daha fazla zamanı yoktu. Misafirini içeri aldığında öğrenirdi elbet.

Üzerindeki giysilerde bulamadığı anahtarı, odanın içinde dört dönüp, aramaya koyuldu.

Kara Tahir, gelen tanrı misafirinin kim olduğunu kendisine sorma fırsatı vermeden ve neşesini gizlemeden, meraklı -yarı baygın- gözlerle bakan Zeynep'e söyledi:

- Morukcuum, yaşadık! Çok sevdiğim değerli bir Abim geldi! Hemen kümesin kapısını açmamız lâzım, nerede şu kümesin sokak zımbırtısı?

Kara Tahir'in tanıdıklarıyla ilgili kurduğu kısa cümleler Zeynep'le aralarında sanki birer parola gibiydi. Eve gelen bir tanıdığını övgü dolu sözcüklerle karşılıyorsa, o zat ı muhteremin söğüşlenecek angut biri olduğunu Zeynep 'şıp' diye çakozluyordu artık…

Bu arada, Kara Tahir'in 'morukcuğu' bir tek Zeynep değildi. Ağız alışkanlığından olsa gerek, Tahir istisnalar dışında herkese isminden çok, 'morukcum ya da moruk' diye seslenirdi. (Bilginize…)

Aradığı sokak kapısı anahtarını odanın içinde de bulamadı. Gecenin bir yarısı randevusuz gelen misafirini ahmakıslatan altında daha fazla bekletmemek için ahşap merdivenleri terliksiz üçer beşer inerek, sokak kapısını açmaya gitti Tahir. Alkolden ve sigara dumanından sersemlemiş kafasıyla kendine ve ortalığa biraz çekidüzen verme gereği duyan Zeynep'se, tıka basa dolu küllükleri boşaltıp, ayaklarına dolanan boş şarap şişelerini, bira kutularını toplamaya koyuldu.

Meraklısı değildi ama Tahir'in gece gelen misafirlerinin hiç birini neredeyse tam ayık görmemişti Zeynep. Bu geceki misafirin de diğerlerinden fazla bir farkı yoktu; koca kafasının tersi yönüne gidip gelen cüssesinden *piizman olduğunu kestirmek hiç de zor değildi Zeynep için. Üstelik *mazot almaya devam edeceği, getirdiği iki torba dolusu bira, bir şişe yetmişlik rakı, çerez ve meyvelerden belliydi. (Öhö! Amcam sağlam gelmiş!)

Tahir, oda kapısının eşiğine varıncaya kadar kırk altı merdiven basamağını kolundaki torbalarla soluk soluğa tırmanmış olan Şener'in yükünü, geç de olsa hafifletmeyi akıl etti. Şener'in ellerinden nevale yüklü torbaları alırken, Ne diye zahmet ettin Abim? diye söylenerek kırk mumluk ampulün aydınlattığı loş oturma odasına geçti. Torbadaki içkileri, çerezleri, meyveleri çıkarıp, sehpanın üzerine özenle yerleştirdiğinde, kapının eşiğinde kıçından soluyan Şener'i, kurduğu en cilâlı sözcüklerle Zeynep'e tanıştırdı:

- Morukcum bak, bu Ağabeylerimin en güzeli Şener Abim… Şener, dünyanın en güzel Abisidir!

Zeynep'le Şener tokalaşmadılar. Başlarını öne arkaya sallayıp, tanışmış olmalarından duydukları memnuniyeti, yüzlerindeki sahte tebessümle birbirlerine gösterdiler…

Yıllar önce okumaya geldiği bu koca şehirde birçokları gibi Zeynep de toyluğu, hovardalığı ve uçarılığı yüzünden taklaya gelen genç insanlardandı. Okuldaki devamsızlığından ve yatırmadığı harç paraları yüzünden öğrencilik kaydı silinmiş, okuyup bir baltaya sap olma hayali, hayatının bulanık derin sularına gömülmüştü. Bu yüzden, ailesiyle arası zaman içinde açılması ve onlardan düzenli gelen öğrenci harçlığının kesilmiş olması Zeynep'i bir hayli zor durumlara sokmuştu…

O günlerde kalabilecek bir yeri yoktu Zeynep'in. Kız arkadaşıyla tuvalette uygunsuz bir durumda hademeye yakalandıklarından yurttan da atılmıştı.

Zeynep bir tanıdığı vasıtasıyla Tahir''in fakirhanesine birkaç günlüğüne misafir olarak gelmiş, evin demirbaşlarından *Üflenti Cavit'le ilk orada karşılaşmıştı.

İlk görüşte Zeynep'e meftun olmuştu Üflenti Cavit. Zeynep, Cavit'in duyduğu temiz hislere karşılık vermiş,kısa süre sonra Kara Tahir'in şahitliğinde kendi aralarında sözlenmişlerdi…

Cavit'le evlenip, evinin kadını olmak gibi hayaller kurmuştu Zeynep. Ancak Üflenti Cavit eniştesini boktan bir mevzu yüzünden şişleyip hapise girince, Zeynep'in hayalleri bir kez daha hayatının derin bulanık sularına gömülmüştü…

Tahir kadim dostu Üflenti Cavit hapse düştükten sonra Zeynep'i yalnız bırakmamıştı. Yıllardır yüzünü görmediği kız kardeşinden midir ya da Üflenti Cavit'e olan gönül borcundan mıdır bilinmez, Zeynep'i kardeşi gibi sahiplenip, evininin kapısını sınırsızca açmıştı. Zeynep, Tahir'le yaklaşık dokuz aydır aynı çatı altında, fakat ayrı odalarda sıra dışı bir yaşamı paylaşıyordu…

Zeynep'e karşı koruyucu ve çok iyiydi Tahir. Ancak, ham maddesi tuvalet kâğıdıyla aynı olan ve adına 'para' denen o efsunlu nesneyi bulmak için şu bok dünyada anasını allayıp pullayıp on beşlik kız diye satan gözü karalardandı…

Tahir taksicilik yaptığı zamanlarda üç Avustralyalı, iki İspanyol, beş Hollandalı turiste (burada turistlerin hangi milletten olmalarının ne önemi var, ben de bilmiyorum.) *kubar yerine üç yüz gram Hint kınası kakalamış, Zeynep de onun bu dümen işini kotarabilmesi için yarım yamalak İngilizcesiyle katkıda bulunmuştu. Zaman zaman Tahir'in uygunsuz işlerinde yardımcı olmaya devam ediyordu Zeynep. Tahir havadan indirdiği paraları, yaşadıkları evin genel giderlerine harcıyor, Zeynep'in cebine harçlık koymayı ihmal etmiyordu…

Evin ışıksız girişindeki askılığa eteği çamurlu ıslak trençkotunu asmaya çalışan ve ayakta durmakta bir hayli zorlanan Şener'e, ıssız karanlık bir sokağın ortasında gözüne ilişmiş iki yüzlük banknotmuş gibi bakmaktan kendini alamadı Tahir…

Şener yalpalayarak odaya girdi. İsteksizce ortalığı düzeltip toplamaya devam etmekte olan Zeynep'le göz göze geldi. Biraz mahçup ve mıymıntı bir sesle selâm verip, kendisine gösterilen koltuğa doğru yöneldi. Zeynep, Şener'in koltuğa yerleşmeden, homurtuyla karışık ayakta söylediği şu sözlere pek aldırış etmedi:

- Bacım, umarım, gecenin bu saatinde rahatsız etmemişimdir sizleri… Tahir kardeşim beni bilir, kolay kolay kimseye gidip gelmem. Tahir'le olan dostluğumuzun samimiyetine güvenerek bu vakit düştüm buralara… Özür dilerim…

Sehpanın yanında ayakta, paslı kör bir bıçakla elmaları dilimleye koyulan Tahir, Şener'in sözlerini havada bırakmadı:

- Ne iyi ettin de geldin Şener Abim! Başımızın üstünde yerin vardır her zaman! Hoş geldin, safa getirdin. Burası senin de evin sayılır… Elmadan buyurmaz mısın? Armut da var…

Ne elmayı ne de armutu görecek gözü vardı Şener'in. Astarı yırtık, kumaşı eprimiş kirli sarı koltuğa yerleştiğinde sıkıntılı, mutsuz hali sarkık dudaklarından okunuyordu. Boğazını bir çift el gibi boğarcasına sıkan kravatını boynundan gevşetip çıkartmadan önce, gömleğinin yaka cebinden sigara paketini çıkarttı.

Şener ev ahalisine sigarasından ikrama yeltendiği sırada, Tahir her zamanki tez canlılığını elden bırakmadı. Ani bir hareketle yerinden fırlayıp, Dur Abim, dur! Boş içmeyelim şu zıkkımı, al burada dolusu var. diyerek tabakasından esrarlı bir sigara uzattı…

Tahir son birkaç aydır *torba yapmıyordu, ama içimliği *zulasından hiç eksik olmazdı. Bir zamanlar taksi şoförlüğüyle birlikte yaptığı torba işi çok para kazandırmasa da, hatırı sayılır bir çevre kazandırmıştı Tahir'e. O yüzden epeyce tanıdığı vardı bu dipsiz puslu şehirde; gencinden ihtiyarına, gitarcısından davulcusuna, pezevenginden orospusuna, memurundan postallısına, müdüründen amirine, yazarından çizerine… Tanımadığı yoktu. Hani, tanıdık yelpazesi bir hayli renkli ve genişti Kara Tahir'in…

Şener ince işçilikle sarılmış esrarlı sigarayı Tahir'den alırken biraz şaşkındı. Elinde tuttuğu sigarayı soluk yüzündeki sarkık dudaklarına götürmeden, Bilirsin Tahir kardeşim, bu zıkkımın nasıl içileceğini bilmem, içene de mani olmam. Hayatımda hiç ağzıma sürmedim, ama bu gece kör kuyularda merdivensizim. Tanrı günah yazsa da, ne bok olsa içerim bu mübarek Ay'da. diyerek hem efkârlı olduğunu dillendirdi, hem de içinde bulundukları kutsal ayı hatırlattı Tahir'e.

Aylardan Ramazan'dı.

Tahir sanki bazı şeylerin idrakine yeni varıyormuş gibi bir kaşını çatıp, diğerini yukarı kaldırdı. Şener'i sadece içindeki efkâr sürüklememişti fakirhanesine. Acaba mübarek Ramazan ayının da mı parmağı vardı bu işte? Son birkaç yıldır memleketin yönetimine gelen muhafazakâr dinci hükümetin doğrudan bir yaptırımı olmasa da, bu kutsal ayda içki satan birçok bayii, meyhane ve bar sahipleri göt korkularından kilit vuruyorlardı dükkânlarına. Geçen yılki Ramazan'da alkollü olduğu için yediği dayağın izleri duruyor mu diyerek, çaktırmadan Şener'in yüzüne baktı Tahir. Şener'i ne zor kurtarmıştı yobazların ellerinden. Az kalsın kendi de gidiyordu göt altına…

Tahir, takıldığı bar ve meyhanelerden tanısa da Şener'i, bir zamanlar çalıştığı taksisinin kravatı sağlam en yağlı gece müşterilerindendi. Haftada birkaç gece Şener'in bar çıkışı saatini kollar, evine bırakırdı. Bahşişi bol tuttuğundan, aralarında su sızmaz sır çıkmaz bir dostluk geliştirmişlerdi o gecelerde. Bekârlık zamanlarında Şener, çok sarhoş olduğunda evine gitmeyip Tahir'de kalmışlığı bile vardı. Ancak daha önce, dostluklarını duman altına hiç almamışlardı…

Kara Tahir'in güzel Abisi (!) Şener gevşemişti. Öyle gevşemişti ki, yaşadığı sıkıntılarını kusmadan önce, içtiği esrarlı sigaraya övgüler bile düzmeye başlamıştı:

- Ah benim takoz kafam ah! İşte şimdi yerine geldi… Daha önce niye denememişim bu zıkkımı?

Şener esrarlı sigaranın müptezeli olacağının sinyalini vermiş, böylelikle de Tahir'in keyfi iyice yerine gelmişti. Artık, Şener'in bu gece apansız niye geldiğini merak etmiyor, sormasının manasız olduğunu düşünüyordu. Tahir için hayat, her zaman sürprizlerle doluydu.

Keyfi yerine gelen, afiyetteki her mahlûkat gibi, Şener'i de ona gönderen tanrısına tüm içtenliğiyle dua kabilinden bir şeyler mırıldandı:

- Yarabbiii, sen büyüksün, şükürler olsun sana, eüzibillah vallah billâh!

Kara Tahir, bardağının dibindeki içkisini kafasına dikmeden ortaya anlamsız gevrek bir kahkaha savurdu. Kara kaşlarını kaldırıp, kan çanağına dönmüş gözlerini iyice açarak Şener'e, biraz daha gevşemesine yarayacak ağdalı birkaç da söz püskürttü elma dilimi dolusu ağzıyla:

- Güzel abim, kendine daha çook gelirsin. Demek ki kısmet bu geceyeymiş. Rahatına bak. Bu zıkkımın daha arkası var. Haydi, şerefinize içiyorum.

Zeynep'le Şener şeref sözcüğünün anlamı üzerine düşünen birer filozof heykeli görüntüsü verdiklerinden, iştirak etmediler Tahir'e.

Az önce takoz kafasının yerine geldiğini söyleyen Şener, oturduğu yerden gözlerini sehpanın üzerinde ekmek kırıntıları taşıyan karıncalara sabitlemiş, Zeynep, düşünen filozof heykeli görüntüsünden kurtulamamış, Tahir ise, kıyması bol esrarlı bir sigara daha sarmaya koyulmuştu…

Şener'in ağzını bıçak açmıyordu. İlk kez içtiği esrarlı sigaradan, dut yemiş bülbüle dönmüştü. Şakaklarından soğuk terler boşalıyordu. Beş on dakika daha, sehpanın üzerindeki ekmek kırıntıları taşıyan karıncaların hummalı çalışmalarını izlemekten kendini alamadı.

Sıvası dökük, nemli çatlak tavandan yerdeki leğene belirli aralıklarla akan yağmur damlalarının melodik ama bir o kadar da sinir bozucu … Şıp… Şıp… Şıp… sesleri sükûneti bozsa da, sıkıcı insan sessizliğiyle dolan odanın havalandırma işini Zeynep üstlendi. Zeynep, düşünen filozof heykeli görüntüsünden biraz sıyrılıp, tiz sesinin esintisini Şener'e ulaştırdı:

- Rakınıza su alır mısınız?

Bu gece Zeynep'le Tahir dünyevî sorunlarının bir kısmını çözebilmek için, hikmetinden sual olunmayan Yüce Tanrı'nın misafiri olarak gelen Şener'le fazla ilgilenmeleri gerekecekti.

Kara Tahir, Şener Abisine olan ilgisini sadece özenle sardığı ikinci esrarlı sigarayı vererek değil, yaşam tecrübesine ait lâkırdılarla da göstermeye çalıştı:

- Şener Abim, işinden atılmadıysan, kredi borçlarıyla boğuşmuyorsan, kapkaça uğramadıysan, evine haciz gelmediyse boş veeer… Balıkesir Bandırma, öp anasını aldırmaaa… Hii hoo ha haaa! Hadi, içelim! (Kara Tahir bu kez 'şerefinize' demedi, dikkatinizi çekerim.)

Şener gözlerini sabitlediği yerden çekmeden, karıncalaşmış sarkık dudaklarını oynatmayı başardı:

- Derdimi anlatmaya nereden başlayayım Tahir kardeşim ve bacım? Derdim çok büyük çoook! Başınızı ağrıtmayayım…

Kara Tahir:

- Anlat Abicim, sen anlat. Başımız niye ağrısın? Başımız ağrırsa Aspirin içeriz, geçer ağrısı anasını satayım… Sen anlat. Derdini anlatmayan, derman bulamaz, di mi ama? (Çok doğru.)

Şener'in nereden anlatmaya başlayacağı, esrardan ve alkolden kafası iyice kalınlaşmış Kara Tahir'in hiç umurunda değildi. Bunu Zeynep de iyi biliyordu. Zeynep ayrıca, kader birlikteliği yaptığı gözü kara kadehdaşı Kara Tahir'in kucağına apansız düşen bîçare Şener'i nasıl ayıklayacağını da iyi biliyordu. Tahir bu gece, cüzdanını koklamak için Şener'i alkolden ve esrardan iyice manyak edecek, sonraki günlerde ise onu *mastor yapıp, bir süre yolacaktı… Diğer işlerinde olduğu gibi bu işte de Tahir bir görev verirse, yapmaya her an hazırdı Zeynep. Parasızlık aylardır ikisini de canından bezdirmişti.

Şener, sosyal hayatının en kıyısında yaşayan ve zararsız olduğunu düşündüğü gariban iki yabancı insana derdini anlatmayıp da kime anlatacaktı. Hem ne kaybedecekti anlatırsa… Yedi yıllık evliliği bıçak sırtındaydı artık… Bitti bitiyordu… Belli mi olurdu, belki derdine bir derman bulunurdu gece vakti…

Susuz rakısından bir iki fırt daha çektikten sonra kısılan gözlerinden akan yaşları gizleme gereğini bile duymadan derdini anlatmaya koyulmuştu Şener:

- Hatırlarsan sana daha önce, yedi yıldır karımla çocuksuz ama mutlu bir evlilik yaşadığımdan bahsetmiştim Tahir kardeşim… İşte o güzel mutlu evliliğim çatırdamaya başladı boktan bir olay yüzünden…

- Yapma be Şener abi! Vah, vah! Sahi mi söylüyorsun?

- Evet kardeşim, aynen öyle… Bu olayda suçlu olan benim, karım Nalân'ın hiç bir suçu yok… Niye yalan söyleyeyim, karım sonuna kadar haklı…

Kara Tahir, kül tablasında soğumaya bırakılan esrarlı sigarayı gözleriyle işaret edip Şener'e nazikâne bir uyarıda bulundu.

- Abi, lâfını unutma, sıra sende… Vur da, bu tarafa gelsin.

Nazikâne uyarıdan sözleri bölünse de, pek aldırış etmedi Şener. Kafası, olduğundan daha da güzelleşmiş, içini dökmeye kesenkes karar vermişti. Esrarlı sigaradan derin bir nefes çektikten sonra, yaşadığı acı hikâyesini daha da ayrıntılı anlatmaya devam etti:

- Karım Nalân geçen ay ablasını ziyaret için on beş günlüğüne Fransa'ya gitti. Ben de bu durumu küçük bir fırsat bilip, şair yazar birkaç dostumu eve misafir ettim… Malum, içkili, şiirli, şarkılı türkülü bir geceydi… Geç saatlere kadar içtik, eğlendik. Kafalarımız nal gibi olmuştu. Gece, Memed Ali puştunun dışında, diğer arkadaşlar evlerine dağılmışlardı. Memed Ali, benim ilk gençlik yıllarımdan beri tanıdığım iyi bir şair arkadaşımdı ama… Ama…

Şener anlatısına burada küçük bir es verip,gözlerinin ışığı iyice sönmüş Zeynep'e döndü. Ne kadar zarif bir erkek olduğunu gösterircesine, Kusura bakma bacım. Affına sığınırım. Amiyane bir tabir olacak ama… diyerek konuşmasını sürdürdü:

- … Ama ibnenin tekidir. Gençliğimizden beri gözünün bende olduğunu itiraf etti Mehmed Ali. Ağladı zırladı, namussuz oğlu namussuz, o gece nasıl kanıma girdi, hâlâ anlamış değilim… Bir tek kanıma girse gene iyi, yatak odama da girdi… Tanrı şahidimdir, Mehmet Ali bana sırnaşsa da, kötü bir şey yapmadık vallahi. Sadece elimizde kadehler, don atlet sabaha doğru sızmışız yatakta…

Kara Tahir kara gözlerini bir an tavandaki yağmur suyu sızdıran çatlağa dikip, Ah, ahh! Ben olsam öyle bir skerdim ki o ipneyi, hem de oracıkta. diye iç geçirirken, Zeynep'in horlamasıyla dikkati dağıldı. Bu sefer Zeynep tam takla olmuştu. Şener'in hazin hikâyesinin sonunu dinleyemeden, iki büklüm oturduğu koltukta başını omzuna düşürüp, yarı açık gözleriyle sızmış, uyuyordu. Tahir bir ara kalkıp, Zeynep'in üzerine battaniye örtüp, tekrar sandalyedeki yerine geçti. Şener etrafında olup bitenlerden bîhaber, dilinin bağını iyice çözmüş, soluksuz anlatıyordu:

- … Akşama doğru, yanımda uyuyan Memed Ali'yi uyandırmaya çalışıyordum. Birden yatak odası kapısını aralayan Nalân'ın, Kocacım, sürpriiiz ben geldiim! çığlığıyla dona kaldım. Tabi Nalân da öyle… Nalân'ın küçük sürprizlerine alışıktım, fakat onun dönüşünü bu kadar erken beklemiyordum. Nalân'ı, Memed Ali'yle bir şey yapmadığıma ikna ettiysem de, yatak odamızın kutsiyetini ihlâl ettiğimden beni asla af etmeyeceğini hıçkırıklara boğularak söyledi. Sonrasını anlatmama gerek yok Tahir kardeşim…

Gerçekten de talihsiz Şener, hazin hikâyesinin sonrasını Kara Tahir'e anlatmasının hiç bir gereği, hatta bir manası yoktu. Sonrası malûmdu. Nalân depresyona girmiş, bir an önce boşanmak istiyordu. Şener ise boşanma fikrini henüz kabullenebilmiş, sindirebilmiş değildi. Bu yüzden işini boşlamış, kendini iyice içkiye vermişti…

Şener çökük omuzlarının ortaya çıkardığı kamburuyla oturduğu koltuğa büzüşmüş, içten içe ağlayıp duruyor, Kara Tahir'in, suratına suratına üfürdüğü esrarlı sigara dumanı gözlerini yaşartıp, zihnini iyice bulanıklaştırıyordu…

Gece ilerlemiş, Ramazan davulcusu tokmağını davuluna hoyratça vurup, ahaliyi sahura kaldırmak için mâniler okumaya başlamıştı.

Yağmurun hızını arttırdığını, tavandaki çatlaktan damlayan suların hızından anladı Tahir. Odanın ortasındaki leğenin dolum kapasitesini zorlaması Tahir'i telâşlandırdı. İki eliyle kavradığı su dolu leğeni boşaltmak için lavaboya götürmeye yeltenmişti ki, Şener'in horlamasıyla hareketsiz kaldı. Beklediği an nihayet gelmiş, Şener sızmıştı…

Tahir içi su dolu leğeni usulca aldığı yere bıraktı. İyice sızdığına emin olmak için Şener'in omzunu hafifçe dürtüp, sonra sertçe sarstı. Şener'de 'tık' yoktu. Her zaman işini sağlama almayı ilke edinen Tahir, sözlü olarak da Şener'e yoklamasını çekti: Abicim kalk, burada yatma, çekyatı açayım, orada kıvrıl! Şener'de yine 'tık' yoktu…

Gün ışırken temiz bir iş çıkarmıştı Kara Tahir. Tereyağından kıl çeker gibi Şener'in kıç cebinden cüzdanını çekmiş, boşaltmıştı içini. Biraz vicdanlı olmasa, koltukta sızmış kıçından bîhaber Şener'in böbreklerinden birini de söküp alacaktı, ama şimdilik cüzdanını boşaltmakla yetindi. Kara Tahir sadece vicdanlı olduğunu değil, akıllı olduğunu da gösterdi kendine; bir kaç yüz dolar ile birkaç yüz avroyu aldıktan sonra cüzdanı aldığı yere koydu. Pantolonun ön cebindeki ufak TL'lere elini sürmedi. Çünkü işe gidebileceği üç beş Türk Lirası bırakmalıydı Şener'in ceplerinde…

Tahir yastığın içine zula etmeden elindeki bir tomar parayla göz teması kurdu. Ardından kafasıyla, matematik profesörlerine taş çıkartacak hızlı bir hesap yapıp, iç sesiyle düşünmeye koyuldu: Elektrik, su, kira, bakkal borcu tamamdır. Artanıyla da on beş gün idare ederiz şerefsizim…

Öğlene doğru, şiddetli ağrıyan başıyla sızdığı koltuktan uyanmıştı, ama gözlerini henüz açamıyordu Şener. Yumuk gözleriyle nerede ve kimlerle olduğunu anımsamaya çalıştı. Gözlerini açmadan anımsaması çok zordu…

Alkolden, esrardan ve sabaha kadar döktüğü gözyaşlarından şişen gözlerini elleriyle ovuşturarak açma çabası boşa gitmedi. Şiş gözleri açılmıştı. Kendini ve hayatını sorgularcasına etrafına bakındı, ancak kendine yönelttiği, Neredeyim ben? sorusunun arkasını getiremedi. Gözleriyle karısı Nalân'ı arar gibi oldu. Karşısındaki tekli koltukta kollarını bacaklarının arasında yerleştirmiş, eciş bücüş uyuyan Zeynep'i Nalân'a benzetir gibi olduysa da, yanılsama yaşadığını kısa sürede fark etti. Yoktu Nalân. Yanı başındaki çekyatta ise Tahir'i gördü. O da uyuyordu. Ne tuhaftı şu Tahir, dünya yansa umuru değildi. Oturduğu koltuktan biraz doğrulup, görme alanını genişletti. Gördüğü manzara kendi gerçekliğiyle çelişkiler gösteriyordu. Kocaman bir dağıtım şirketinin müdür yardımcısı Şener Çelenk'in olması gereken yer burası mıydı? Sehpanın üzerindeki içi sigara izmariti dolu küllükleri, tütün kırıntılarını, karıncaları, boş bardakları, şişeleri, meyve tabaklarını, başının etrafında uçuşan karasinekleri ve odanın ortasında içi yağmur suyu dolu leğeni gördüğünde içini bir titreme aldı. Yüzünü buruşturdu. İçinde şiddetli bir kusma isteği uyandı.

Kusamadı.

Gözlerini kapatmak istediyse de, karşısında duran duvar saatinin yelkovan ve akrebi müsaade etmedi Şener'e. Saat 13. 30'du. İşine yine çok gecikmişti. Nalân'la yaşadığı talihsizlikten, yüklendiği aşırı alkolden işine vaktinde gidemiyordu son günlerde. Akşam boynundan çıkardığı kravatı aramak için çok çaba harcamadı. Ayağına dolanmıştı. Karısı Nalân'ın geçen ay evlilik yıldönümünde hediye ettiği kravattı bu. İçinin derinliklerinde gençlik yıllarından kalma şairaneliği biraz kıpırdar gibi olduysa da, duygusu yüksek bu anlarına mısralar yakıştıracak ne vakti vardı, ne de takati… Bütün enerjisini, evi bir an önce terk etmek için harcamayı uygun gördü.

Odadaki çekyatta tilki uykusuna yatan Tahir, açılan kapının 'çıt' sesine gözlerinden birini araladı. Şener'in kapıdan çıktığını gördüğünde, büsbütün gevşemişti bütün kasları. Yattığı yerden doğruldu. Yatmadan önce hazırladığı son esrarlı sigarayı sehpanın üzerindeki tabakasından alıp, yaktı. Acaba Şener cüzdanının boşaldığını ne zaman fark edecekti, üfürdüğü dumanlar arasında bunu düşündü. Her an tetikte olması gereğini biliyordu. Uzak bir ihtimaldi ama Şener evin zilini çalıp, Soydunuz beni ulan, paralarımı verin! deyip çıngar çıkartabilirdi sokağın ortasında.

Kara Tahir kafasının içindeki bu kara düşüncelerle boğuşurken, evin bülbül efektli öten kapı ziline göz kapaklarından birini umarsızca araladı Zeynep. Tahir'in, ne zaman geleceği belli olmayan Tanrı misafirlerine alışkındı. Kendini biraz toparlayıp, iki büklüm yattığı koltuktan gerinip esneyerek doğruldu. Tahir'se ürkütülmüş, eli ayağına karışmış ne yapacağını bilmez bir kedi gibiydi. Parmaklarının arasındaki sigaradan sert derin bir nefes daha çekti. Pencereden kimin geldiğine bakmak için biraz cesaretini toplasa da, balkon kapısının önünde duran içi yağmur suyu dolu leğenin üstünden ürkek bir oğlak gibi sekerek, pencereyi açtı.

Korkusu, endişesi boşa çıkmıştı. Gelen kapkaççı arkadaşlarından Kadri'ydi. Açtıktan sonra kapıyı kapatmasını tembihleyerek, Kadri'ye sokak kapısı anahtarını attı. Tahir pencereyi kapatıp içeri girerken, Zeynep'e bakıp derin bir nefes aldı.

Zeynep bu kez Tahir'e, gelenin kim olduğunu soran -meraklı yarı baygın- gözleriyle bakmadı.

Merdivenleri üçer beşer tırmanmış, benzi soluk Kapkaççı Kadri'yi kapının eşiğinde bekletmeden içeri alırken, üstündeki kan lekelerinin ve gözlerindeki korku dolu telâşının nedenini sormadan edemedi Tahir:

- Hayırdır oğlum, nedir bu telâşın, üstündeki kan lekeleri de ne iş?

Kadri titreyen sesiyle önce bir bardak su istedi Tahir'den, sonra arka sokakta işlediği icraatı ayrıntısıyla anlattı:

- Sorma abi, arka sokakta cüzdanını kaptığım trençkotlu pezevenk direnmeseydi deşmeyecektim billâhi. Üstelik bi işe de yaramadı yaptığım icraat. Lavuğun cüzdanı boş çıktı. Adam mort olduysa boku yedim ben abi…

- Zarbolar seni benim evde enselerse, biz de boku yeriz Kadri kardeş…

Kapkaççı Kadri'nin deştiği trençkotlu pezevengin Şener Çelik olduğundan hiç bir şüphesi yoktu Kara Tahir'in. Sevinse miydi üzülse miydi? Kafası karışmıştı biraz, ama fazla umursamadı. Onun tek umursadığı şey Kadri'nin bir an önce evi terk etmesiydi.

Kıvrak zekâsı Tahir' i yalnız bırakmadı. Uygun kelimeleri bularak, ardı arkasına sıralayıp yolcu etti Kadri'yi. Kapkaççı Kadri'nin odanın tabanına bulaştırdığı çamurlu ayak izlerini leğene dolmuş yağmur suyuyla yıkayarak çekyatına gidip derin bir uykuya daldı.

* * *

*Tersoya düşmek: Parasızlık.
*Gogocu: Esrarkeş…
*Piizman: İçkisever, içkici.
*Üflenti: Keş
*Mazot: İçki.
*Torba Yapmak: Esrar satmak.
*Zula: Gizli yer.
*Kubar: Toz esrar.
*Mastor: Esrar bağımlısı.

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

117