Patronsuz Medya

Sembolizme Dokunup, Sürrealizmin Sınırlarında Dolaşan Ressam:

Adanalı Maruf

  Bülent Karaköse - 26 Ağustos 2015


Sembolizme Dokunup, Sürrealizmin Sınırlarında Dolaşan Ressam, Adanalı Maruf, 2013 yılının Haziran ayında İstanbul Yeminli Mali Müşavirler Odası Sanat Galerisi'nde açtığı son serginin mütevazı davetiyesinin arka kapağına Hintli şair- yazar Rajasekhara'nın 'Yoksulluğun Sığınağı' isimli şiirini koymuş, son dizesini hiç bozmadan küçük bir ekleme yaparak, şiirin ironisini sağlamlaştırmış, daha da renklendirmişti:

Devletlim, buyurmuşsun, yoksulluk kanun dışı olmuş bizim ülkede;
ama haberin olsun, buyrukta kanun dışı ettiğin şu yoksulluk
ortalıkta kalınca Maruf'un Atölyesi'ne sığındı…

Ressam Maruf Tanboğa daha çocuk yaşlarda iken tanışıp gönlünü kaptırdığı resim sanatıyla ilgili hiç bir eğitim almamış, kendi kendini yetiştirmişti. Gençliğinde türlü işlerde çalışarak geçimini sağlasa da resim, Maruf'un yegâne tutkusu,yegâne geçimi olmuştu.

Hiç bir zaman onu rahata kavuşturacak paralar kazandırmadı tutkuyla bağlandığı sanat, ancak günü kurtarmasına yetti, bir de gönlü zengin dostlar bulmasına Maruf'un…

İstiklal Caddesi'nin arka sokağındaki atölyesinde ve meyhane masalarında ürettiği naif resimlerini, parasızlığını ti'ye almaktan yorulup bıktığında sergiler, satardı. Her ne kadar kendisi 'üç kişisel sergi açtım' dese de, biz onun resimlerini Beyoğlu'nda gittiğimiz birçok Cafe- Bar'ın ve meyhanenin duvarlarında özenle sergilendiğini görüp mutlu olur, 'Adanalı Ressam Maruf ağabeyimiz buradan da geçmiş' demekten kendimizi alamazdık.

Çoğunlukla kuru pastel boyalar kullandığı resimlerinde hep aynı hüzün ve aynı işleyiş vardı; al yanaklı tek gözlü melankolik güzel kızlar, kırık testiler, kapı kilitleri, anahtarlar ve barışın sembolü olan ak güvercinler… Maruf'un ak güvercinleri sanki barışı unutmamamızı, her zaman hatırlamamızı kulaklarımıza fısıldarmış gibi dururlardı resimlerinde, ama neredeyse imzasının yerine geçen, çizdiği hüzünlü tek gözlü güzel kızların gizini kimse çözememiş, anlayamamıştı.

Meyhanede her gördüğünde illâ ki bir duble rakı ısmarlayan sevenlerinden biri bir gün sormuş Ressam Maruf'a, Ağabey, bu senin hatunlar neden hep tek gözlü, nedir bunun sırrı? diye. Maruf, Yeğenim, söylersem sır olmaktan çıkar, behemehâl senin için bir gün iki gözlü kadın çizeceğim'' deyip, gitmiş. Verdiği sözü unutmamış, üç - dört ay sonra çizdiği 'iki gözlü kadın' resmini götürüp, meraklı seveninin doğum gününde hediye etmiş.

Kadirşinaslığı bildiği kadar, mizahın yapıcı onarıcı gücünü de bilenlerdendi Ressam Maruf. Öyle ki, kendine has oluşturduğu mizahını muzip kişiliğiyle harmanlayıp gündelik hayat pratiğinde de uygulamaktan çekinmezdi.

Galata Köprüsü altında tanıştığımın ikinci günü, müdavimi olduğumuz salaş meyhaneye elinde bir süpürge ve faraşla gelmişti Maruf. Masasına oturup içkisini söylemeden önce, meyhane sahibinin, garsonlarının ve onu tanıyanların şaşkın bakışları ve gülüşleri arasında oturacağı alanı süpürmeye başlamıştı. Meyhane sahibi yanına gelip niçin süpürdüğünü sorduğunda Maruf, Akşama Adana'dan misafirlerim gelecek. Oturup içtiğim yeri pis görmesinler diyerek, meyhane sahibine meyhanesinin pek temiz olmadığının imasında bulunmuştu. Tabii ki, Adana'dan geleni gideni olmamıştı Maruf'un, ama daha sonraki akşamlarında ne zaman meyhanenin kapısında görünse, garsonlar ellerinde faraş ve süpürge, Ressam Maruf'un oturacağı alanı süpürüp, temizlemeye başlarlardı…

Köprü altında başlayan tanışlığımız, Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki salaş barlarında da sürdü. Yirmi beş yılı aşkın dostluğumuzda bir sürü iyi kötü anımız var Maruf'la. Onları bu satırlara sığdırmam mümkün değil elbette. Ama belleğimde yer etmiş, unutmadığım, hatırladıkça hâlâ tebessüm ettiğim anılardan biri de, ev sahibesi ile yaptığı kısa konuşmasıdır.

Bir gün Cihangir'deki ev-atölyesine ziyaretine gitmiştim Maruf'un. Maruf nicedir ödeyemediği elektrik faturası yüzünden saati sökülmüş, karanlıkta oturuyordu. Durumunu bana tam izah etmeye başlamıştı ki, kapısının ağzından veryansın eden ev sahibesinin sesi Maruf'un sesini bastırmıştı:

- Elektrik faturalarını niçin ödemiyorsun da haftalardır karanlıkta oturuyorsun be adam?

Maruf bu, sessiz kalır mı? Her zamanki hazır cevaplılığı ile şöyle demişti kızgın ev sahibesine:

- Ne zaman istersem o zaman öderim. Ayrıca farz edin ki, ben kör bir kiracınızım. Benim karanlıkta oturmaya hakkım yok mu yahu?

1943 yılında Adana'da bir pamuk tarlasında dünyaya gelmişti Maruf. Pamuk gibi saf ve temiz bir yüreği olmasını ben buna bağlardım hep. Onu gördüğünde selâmlaşan, sohbet eden dostlarının yüzünde her zaman bir tebessüm bırakırdı.

'Sağa sola sataşma. Kimseyle kavga etme. Akıllı ol. Parmaklarını prize sokma…' Bizleri güldüren, diline pelesenk, kulaklarımıza küpe ettiği uyarı mahiyetindeki bu sözcükleri, onu tanıyıp da bilmeyenimiz yoktu.

Adanalı Ressam Maruf'u en iyi gözlemleyenlerden biri de, onun karikatürcü dostlarından Semih Poroy'du:

Tanıdığımdan bu yana Maruf dostumu hep iyi şeyler yaparken görürüm. Cafe-Bar'ın kuytusunda arkadaşlarıyla satranç oynar, İstiklal Caddesi'nde, yan sokaklarında sakince dolaşır. Atölyesine kapanır resim yapar. Bazen birilerini dövmeyi kurar. (Gerçekten dövülecek adamlardır.) İçki içer. Ahbaplarına tasarılarından söz açar. Adana'yı anlatır. Cep telefonu ile mesajlar gönderir; tanıdıklarının anneler, babalar gününü kutlar. Onlara Sevgililer Günü'nü anımsatır. Meyhanelerde de resimler yaptığı olur. Bazen arkadaşlarına bazı resimlerini armağan eder. Beyoğlu çevresindeki bazı barlarda, meyhanelerde resimleri asılıdır. 19. yüzyıl sonu Paris ressamlarını anımsatır. Davranışları ile anımsatır. Yoksa resimleri kendine özgüdür.

Bir ara gözlerinden rahatsızdı. İstediği gibi resim yapamıyordu. Sıkıntısının, bu sıkıntının yüzüne şaşkınlık olarak yansımasının tanığıyım. Ne zaman gözleri aydınlandı, iyileşti; yüzü yeniden güldü. Gördüğü için değil, yeniden resim yapabileceği için seviniyordu.

Maruf meyhaneye girer. Garson koşar, onu bir masaya oturtur. Sonra sorar:

- Hoş geldin Maruf Abi, nasılsın?

Maruf yanıtlar:

- Dur bakalım, daha nasıl olduğumuzu bilmiyoruz. Hele sen rakıyı getir, sonra nasıl olduğumuzu anlayacağız.

Ben Maruf ustanın nasıl olduğunu bildiğimi sanıyorum.

İyi şeyler yapan iyi bir adamdır.

İyi şeyler yapan iyi bir adamın çevresinde iyi insanların olmaması mümkün müdür? Elbette değildir.

Eski köy öğretmeni Mali Müşavir Abdullah Ergüven, kış günü parasını ödeyemediği için kaldığı otelden atılan Ressam Maruf'a, Beyoğlu Hasnun Galip Sokak'taki muhasebe bürosunun üst katında bir oda tahsis etmiş, kış gününde sokaklarda soğuktan donmaktan kurtarmıştı.

Kısa sürede resim atölyesine çevirdiği odada dolu dolu on iki yıl geçirdi Mâruf. Ellerini boş bıraktığını kimse görmedi. Resim çizmediği zamanlar, topladığı odun parçalarına figürler oyup, küçük heykeller de üretti.

Ressam Mâruf'un çevresinde bir tek 'iyi insan' Abdullah Ergüven değildi elbette. Şair-Avukat Aydın Toraman, her zaman sanatçı dostu olmuş Veli Bar'ın sahibesi Sevinç Hanım, Gazeteci Celal Başlangıç, Kemancı Zeki, Neva Gökhan, Nevizâde'deki Ney'le Mey'le'nin sahibi Taner Balaban da elverdiğince Ressam Maruf'a karşılıksız desteklerini vermiş, Maruf'un yakınındaki iyi insanlardan sadece birkaçıydılar.

'Variyetli bir insan olmamak sanatçının yazgısı mıdır, yoksa sanatçının doğasına mı aykırıdır variyetli olmak?' Sanırım yüzyıllardır cevabı aranıp da bir türlü bulunamayan bir sorudur bu. Soru kendi cevabını arayadursun, ülkemizde çoğumuzun bildiği bir gerçek vardır; hangi sanat dalıyla uğraşırsa uğraşsın, o sanatçı 'yandaş' değilse maddî sıkıntıyı, manevî yokluğu ve hatta yoksulluğu tadacaktır.

Ülke idarecilerinin sanatın, bir toplumun ilerlemesindeki önemini ve vazgeçilmezliğinin bilincinde olmadığını düşünmek, önsezilerimizin körelmiş olduğunu gösterir. Yönetici egemen güçler ayrıca, gelişmiş ileri bir toplumun sorgulama, eleştirme yeteneğini elinde tutan bir toplum olduğunun da bilincindedir; ama onların böyle bir topluma ihtiyaçları yoktur; işlerine gelmez, çıkarlarına ters düşer. Bu yüzdendir ki, iktidarlarını 'sürekli' kılabilmek için hayata geçirmeye ve topluma sıvamaya çalıştıkları çürük sanat politikaları sanat üreticisinin de elini kolunu bağlar, onu sıkıntıya sokar. Ancak o Egemenler, sanatçıyı ayakta tutan, sanatın yaşamsal gücünü hiç bir zaman bilmez, kavrayamazlar.

Ressam Maruf ülkemizin resim piyasasında nâma'rûf bir ressam olsa da, bizim için o Picasso, Dali, Van Gogh kadar değerliydi. Kar gibi beyaz sakalı, başında beresi, boynunda fuları, kolunun altında kâğıtları ile hayata karşı mağrur duruşunu hiç bir zaman bozmadı. O ne çizerse çizsin, onu meyhane köşelerinde, bar sandalyelerinin üzerinde rakısını yudumlayıp, bir yandan da önündeki kâğıtlara bir şeyler karaladığını görmek sevenlerini mutlu etti hep. Umutsuzluğu kapısından def edeli çok olmuştu. Sanatsever üç beş dostunun varlığı ve desteğiyle resimleri daha renkli, kendisi hayata daha bağlıydı. Kırk beş yıllık bağımlılığına rağmen sigarayı bırakması, hayata bağlılığının en güzel göstergesiydi.

Bilindiği üzere 'her ölüm erkendir', Maruf'unki de öyle… Yetmiş bir yaşında iken aramızdan ayrılalı bir yıl oldu Beyoğlu'nun renklerinden Adanalı Ressam Maruf Tanboğa. Boyalarını, fırçalarını, kâğıtlarını, sevenlerini bırakıp gittiğinde aylardan bahardı. Ona Ağabey, gitmek için niçin bu güzelim ayı seçtin? diye sorabilseydik, eminim Maruf, Kışın karda çamurda cenazeme gelmeniz size eziyet olur; belki de kışı bahane edip gelmezsiniz. Daha rahat gelesiniz diye, ölmek için baharı seçtim diye muzipçe cevaplar, bize yine tebessüm ettirirdi…

Hiç merak edenini görmedim, niye yalan söyleyeyim ben de sormamıştım hiç, ama yaptığımız bir sohbette resimlerini sembolizme dokunup, sürrealizmin sınırlarında dolaşmak olarak tanımlamıştı Maruf. Ben de onunla yaşadığım bazı güzel anılara dokundum, onun zorlu sanat yaşamının sınırlarının sadece bir bölümünde dolanıp, özlem giderdim.

Yakışacağını düşünerek yazımı, sevgili ağabeyim Ressam Maruf'un, belleğimde her dem taze tuttuğum ironik bir şiiri ile noktalamak istiyorum:

dilencilere verdiğin sadaka kadar
ilham verseydin eğer
yeşil gölgeli hazin resimler yapar
dudullu'da satar
ümraniye'de ev tutar
ne güzel geçinemeyip
giderdik
kolkola
karakollara…

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

259